Yazılar posta kutuna gelsin mi?

laf salatası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laf salatası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Neyse

Ruh halim karışık dönemlerdeyim.
Beni tam olarak neyin etkilediğinden de emin değilim, okuyamamak? Bak o benim dengemi bozdu. Yaratıcılığıma zerre katkısı olduğuna inanmıyorum, bu sabahki sabah sayfalarında yazara ağzıma ne gelirse yazdım. Kısıtlanmış olmak hoşuma gitmedi. Önceki yazıdaki böğürmelerimde son derece samimiyim, sözlerimin de arkasındayım. Hani bir şey olur, okuyamazsın, olur yani, işler yoğundur, hastasındır, canın istemez, malum bizim gündem bazen bizi epey silkeliyor, ama böyle bu hafta okumak yok koşulunu sevmedim. Rutinimin bozulması bana yeni kapılar açmadı, beni daha da gerdi ve kilitledi.

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Bütün yazını yazlıkta geçiren biri olmak

Metro markette dolanırken Crocs’ları gördük. İlker daha önce bana almak istemişti. Deniz terliğine ihtiyacım var biliyor. Piyasaya göre epey ucuz ama yine de elim varmadı. Dedim ki, hepi topu hafta sonları giyiyorum, şimdi dünya kadar para vermeye ne gerek var, bütün yazımı yazlıkta geçiren biri olsaydım ama, mutlaka alırdım.

Bir anda “bütün yazımı yazlıkta geçiren biri olmak” kulağıma müthiş iyi geldi. Sanki asla gerçek olamayacak bir düş gibi. Düşünsene her hafta sonu haldur huldur gittiğin evde en az iki üç ay yaşayacaksın. Evet yav yaşayacaksın!

28 Temmuz 2016 Perşembe

Özel okul ücretleri, hayat şartları vs...

Geçen akşam iş çıkışı İlker geldi, Arca yazlıktayken eve gidesimiz yok. O bit kadar boyuyla nasıl da dolduruyor evi, o yokken duvarlar üzerimize geliyor sanki.
Biraz Forum’da dolandık. Mothercare’de indirim varmış, adet olduğu üzere indirimden seneye giyebileceği bir şeyler var mı diye bakındık. Her şey bana pahalı geldi. Hem de indirimde! E, biz geçen yıla kadar en azından indirimde buradan alışveriş yapabiliyorduk? Ne ara bu kadar pahalı gelmeye başladı?
İlker'e demiştim ama, daha hafta başı maliyet çalışmaları yaparken üç yıl önceki projenin dosyalarını buldum, o vakitler dolar 1,80’miş, notlarımda görünce şok oldum, diye… Nasıl enflasyon yok? Mümkün mü olmaması? Kur artışı elbet her ürüne yansıyacak.
Neyse, elimiz boş çıktık dükkandan. Karnımızı da IKEA’dan ucuz yollu doyurup çay içmeye Zeynep’lere uğradık. Güller de geldi, balkonda muhabbetin dibi… Çaylar bitti, biralara devam edildi… Laf döndü dolaştı hayat şartlarına geldi.

19 Temmuz 2016 Salı

Uruguay mı Yunanistan mı?

Felaket gündemi bizim gibi henüz çok içinde yaşamayan (allah da yaşatmasın) fakat her anını iliklerine kadar hissedenler için hep aynı döngüde seyrediyor.

Rutin hayat  => Bir bomba, bir eylem haberi, ölen yüzlerce insan haberi  =>  Her biri ile, her birinin ailesiyle ölmek ama ölmeyi başaramadığı için kendini suçlamak  =>  Binlerce satır haber, analiz okumak  =>  Sosyal medyadaki ağır söylemlere maruz kalmak =>  Hiçbir şeye konsantre olamamak  =>  Çocuğunun gözlerinin içine bakıp “hayatıma devam etmeliyim” demek ve bir dizi içsel kişisel önlem çabasına girmek (kitap okumak, alakasız komedi filmleri izlemek…) =>  Hayatı sıradan rutinine çekmeye çalışmak  =>  Rutin hayata dönmek (tabii her olayda biraz daha eksilerek, biraz daha ruhumuzu yitirerek…)

Darbe girişimi, halkın galeyana getirilmesi ve peşi sıra yaşananlardan sonra da benzer bir döngüye gireceğimi düşünüyordum.

Ancak olmadı.

29 Haziran 2016 Çarşamba

Kabus

Kabus gibi bir gündü. Sabahına keyifli uyanmış olmam, başıma gelen her kötü şeyi daha da felaket hissettiriyordu. Öyle işte, en neşeli anlarımız, hızlıca en incinebilir anlarımıza dönüşebiliyor.

Sabah neşeliydim çünkü güzel rüyalar görmüştüm. Anneannemin bize bıraktığı bir çuval altını paylaşıyorduk, nasıl da gerçekti, Allah hayra çıkarsın diyerek yola çıktım. Ofiste de keyifsiz değildim, işlerimi planladığım gibi yoluna koyabilirsem güzel bir dokuz günlük tatil ayarlaması bile yapmıştım, motivasyon tavan. Arca ile konuştum, yazlığa gelirken orgunu getirmemi istiyordu. Hay hay... Bir de listeye ipad ekleyebilir miydim? Eyvallah...

23 Haziran 2016 Perşembe

Kaybolmak ve bulmak üzerine

Bir ara doktor olmak istiyordum, kan tutan, küçük bir kesikte bayılan biri için ilginç bir seçim. Ama sanırım bizim yazlığın yakınındaki üniversite yaz kampına gelenlere duyduğum derin hayranlıktı buna sebep. Annem boğulma tehlikesi atlattığında tıp öğrencileri yardım etmişti. Allahım ne kadar önemliydiler gözümde. Bir de sanırım ablamın arkadaşlarından tıp okuyanları gözüme kestirmiştim. Hiç bilmiyorum. Tıp fakültesine girmek için fen lisesi okuyayım bari dedim. Allahtan o dönem doktorluğun bana uzak olduğunu fark ettim.

16 Haziran 2016 Perşembe

Tüm ihtiyacımız biraz neşe

Bizi büyüten her ne ise, onun peşine düşmeliyiz. Boğazına çökmeli ve bizden aldığını geri vermesini sağlamalıyız. Masumiyet değil, saflık değil, başka bir şey bizden aldığı.

Bizi büyüten her ne ise, elimizden aldığı neşemiz. Bundan sebep hep kendimize döndüğümüzde onu arıyoruz. Neşemizi, coşkumuzu bıraktığımız ıssız köşeleri nafile bir çabayla kazıyoruz. Tırnaklarımızı paralasıya kazmak bize çocukluğumuzdaki neşeyi getirmiyor. Ve hiçbir şey, tam da o çocukluğumuzdaki kaygısız keyfi vermiyor artık.

Çünkü…

31 Mayıs 2016 Salı

Çocuklarımızı koşullu mu seviyoruz?

Arca’nın okulu Özgür Bolat’ın seminerini duyurduğunda İlker’e "mutlaka gitmeliyiz" dedim. Kendisini tanımıyordu ama ben kocamın bu adamdan hoşlanacağına emindim. Özgür Bolat, yazılarını takip ettiğim, bizimki gibi eğitime zerre önem verilmeyen bir ülkede bir şeyler yapmaya çalışan, bence değerli bir eğitimci. Hatta bizim kitap kulübünün ortaya çıkış öyküsünün tetikçisidir kendisi. Bir kitap kulübü kuracağını, bir yazısı aracılığı ile duyurduğunda, Özlem “hadi biz de” demişti, iyi ki demiş. Bak üç yıl bitti bile…

Neyse bizim konumuz seminer ve Özgür Bolat. Dediğim gibi ben bütün yazılarını okuduğum için seminerin birçok cümlesini kendisiyle birlikte mırıldandım. Fakat İlker için çok iyi oldu, ona oku desen, okumazdı ama şahane bir toparlama oldu seminer. Ve tam tahmin ettiğim gibi Özgür Bolat’ı da çok sevdi.

24 Mayıs 2016 Salı

Huzur

Yağmurun sesine uyandık. Beni tek kişilik yatağa atmışlardı, battaniyeye rağmen üşümüşüm, girdim aralarına. Baba oğul yorganın altını ısıtmışlar. Gelişime uyandı cüce. Doğruldu. Zar zor açtığı gözleriyle pencereden dışarı baktı, yağmur. Iıh dedi, girdi koynuma. Ne kadar geçti bilmiyorum, fırtına, gök gürültüsüne ve yağmurun sesine karıştı, uyumuşuz yeniden.

Arca’nın okulu Cuma da tatil edilince bir günlük izin aldım. Teknenin bakımını yapmak isteyen muhtereme yoldaş olalım dedik, yazlığa yollandık. İlk gün bahardı, ikinci gün yaz. Hatta Arca'yı zor tuttuk, Ilıca sahilinde donla denize girecekti.

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Tatlı su direnişçiliği

Muhteremin slim fit dönemlerine ait az yıpranmış gömleklerini yatağın altında bir poşetin içinde muhafaza ediyorduk. Slim fit dönemi çok uzun sürmediği için (:P) gerçekten de yepyeniydi hepsi. Ama biraz buruşmuş biraz da toz kokmuş. Yıkandı, ütülenecek. Fark ettim ki, bazılarını ilk defa ütülüyorum. Demek o kısa dönem evde ütüleri bana bırakmayan Ümit abla ile Nadire abla arasına bir zamana denk gelmiş.

Hey gidi zengin günlerimiz diyecek oldum İlker’e, bak şu gömleği ütülemek nasip olmamış bile. Şikayet etmiyorum, zira muhteremle birlikte ev işlerini iyi kotarıyoruz bence, hatta kendimizle gurur duyuyorum. Lakin yaşam tarzımızda ciddi bir sadeleşme yoluna girdiğimizi de fark ediyorum.

Bu fakirleşmemizden ziyade algı ve seçimlerle alakalı biraz da. 
Biraz da farkındalıklarımızın duruşumuza etkisi... 

20 Nisan 2016 Çarşamba

Etkili bir silah: Muhterem

Bizim evde çok tehlikeli bir şahıs var: muhterem.
Kocam diye demiyorum, bir sesi var…
Tamam, baştan başlıyorum, toplaşın anlatacağım.

Geçtiğimiz günlerde, “dünya liderine :P” terörist diyen bir grup protestocuyu ABD sokaklarında PHUSFMSDKAFM şeklinde bastırmaya çalışan korumalar, bir tür geri püskürtme silahını sahada mı deniyorlar diye şüphe ederken, benim muhteremin sesinin de benzer bir silaha dönüşebileceği geldi aklıma.

Hayır, benim muhterem öküz değil, böğürmüyor, onun silahı daha etkili.

19 Nisan 2016 Salı

Hafta sonu, kitap fuarı ve başka şeyler

Senelerdir (10 seneden fazla oldu) blog yazarım, yorum kısmı denetimsizdir, gelişine sallayabilirsin yani. 
Şimdiye kadar küfür de yazıldı, laf da edildi yorumlarda, Allah biliyor ya bir tarafıma sallamadım, cevap yazmaya tenezzül bile etmedim. 
Düne kadar. Dün maillerimi açtım bir baktım bloga yorum gelmiş, seneler evvelki bir yazıya. 
Bana kendince had bildiriyor. Beni ettiğim laf konusunda terbiye edecek aklı sıra. 
Hayatımda ilk kez çemkirdim. Oh be.

14 Nisan 2016 Perşembe

Farkındalığın da farkında olmak

Blogda arama kısmı var, sağ sütunda, “farkındalık” kelimesini arattığınızda onlarca defa tanımlamış, cümle içinde kullanmış, güya içselleştirmişim bu kelimeyi. Günlük yaşamımda da kullanıyorum, yani “blogda neysem yaşamda da oyum” mesajını alınız lütfen.

Derhal birkaç örnek sunuyorum, aralarında çok eğlenceli yazılar varmış, yazdığımı bile unutmuşum, epey eğlendim okurken:) (“siz de okuyun!” mesajını alınız lütfen:P)

Burada analık mertebesinden tanım yapmışım;

Burada farkındalığa çok pis sövmüşüm:

Burada da ahkam kesmişim:

Ve daha onlarca defa yazmışım ama sorun şu ki; ben bu kelimeyi tam anlamamışım.

5 Nisan 2016 Salı

Hangi nesil daha şanslı?

“On bir yaşımda elimde tahta bavul, ayağımda lastik ayakkabılarla İstanbul’a okumaya gittim, sene 1956…”

Babamı tanıyan herkes, hayatında en az bir defa bu cümleyi kendisinden duymuştur. Ben, defalarca… Ve sadece bu cümleyi değil, Beyoğlu’na takım elbisesiz çıkılmayan günleri, İnönü Stadında kaşar ekmek satarak maçları izlediğini de çok defalar dinledim. Hayatta en sevdiğim anılar, sanırım babamın İstanbul anılarıdır. "Eski zamanlar ne güzelmiş" dedirtir.

18 Mart 2016 Cuma

“Ben başıma gelen şeylerin sonucu değilim, ben, olmayı seçtiğim kişiyim.”

Hiç tanımadığımız ve belki de hiç yollarımızın kesişmeyeceği insanlarla ortak yanlarımızın olması çok ürkütücü değil mi?
Tornadan çıkmış gibiyiz.

Otuz yaş civarı plaza insanları hakkındaki gözlemlerini çok isabetli aktaran bir blog yazısını ortak paydaya alan o kadar çok insan vardı ki… Ben de dahil olmak üzere, birbirimizde bulduğumuz benzerliği yakınlığa dönüştürdük ama herkes o kadar yakın hissetti ki, kimse benzerliğin bu kadar üzerinde durmadı.

Gerilim filmlerini aratmayacak ürkütücülüğüyle hepimizin aynı olduğu gerçeği,  suratımıza tokat gibi çarparken, el yordamıyla kurduğumuz hayallerin bile birbirinin benzeri olmasına ne demeli?

Ne ara hayal gücümüzü elimizden aldılar acaba? Yaratıcılığımızı ne zaman yok ettiler ki, girdabın içinden çıkma çabalarımız bile bir örnek?

3 Mart 2016 Perşembe

Bok mu yiyelim?!

Haftada bir pazara gitmezsem kendimi eksik hissediyorum. İlla gideceğim, tanıdık tezgahlardan hem alışveriş yapacağım hem sohbet edeceğim satıcılarla. Geçenlerde bizim Üçkuyular pazarının son günleriymiş diye yerel bir gazetede okuyunca soluğu Göztepeli patates soğancı abide aldım. Nasıl ki Göztepenin oyuncularını biliyor, maçlarını portatif radyosundan takip ediyor, bizim mahallenin insanı, bu olayı da bilse bilse o bilir dedim. Yanılmamışım. Biliyormuş. Yanılmışım daha onlara çık diyen yokmuş. Belediye başkanı ulaştırma bakanıyla konuşup birkaç alternatif yerden birini ayarlayacakmış bizim pazara. O Binali bizim hayrımıza pek bir şey yapmaz ya – defalardır seçmiyoruz o da haklı bir yerde – neyse… umudumuzu yitirmedik. 

2 Mart 2016 Çarşamba

Yaşlanmak

Bir gün “estetik ameliyata gidiyorum” ya da “botox yaptırmaya karar verdim” gibi cümleler duyarsanız benden, bu yazıyı koyun önüme, ciddiyim.

Benim yüzümde, özellikle de göz çevremde çok fazla kırışıklık var. Yaşıtlarımdan daha fazla. Eh ben çok gülümseyen, mimiklerini çok kullanan birisiyim. Sonra açık tenliyim ve cildim kuru. Yani benim göz çevrem kırışmayacak da seninki mi kırışacak? Yok, vallahi bırakmam!

Kozmetiğe çok para harcamadım (harcayamadım) ama cildimi de nemsiz bırakmadım Allah için. Zaten yakın çevremden son on senedir uyarı alıp duruyorum, “cildin çok kırışacak, çok çabuk yaşlanacaksın…” İyi de ne yapayım? Genetik olsun, mimik olsun hep aleyhime çalışıyor, şerefsizler! 

1 Mart 2016 Salı

Tohum

İğne oyalarının, saten yorganların yanı sıra eskiden köy yerinde kızların çeyizlerine tohum koyarlarmış, ya da çiçek soğanı. Annemin çeyizinden kalma zıpçıktılarınhikayesini anlatmıştım. O tohumlardan tohumlar üretilir, yüzlerce yıl boyunca sürdürülebilir bir gıda temini sağlanırmış.

“Mış” diyorum çünkü artık böyle bir şey yok!

21 Şubat 2016 Pazar

Sevdiğin işi yapmak çözüm mü?

Birkaç yıl önceydi, çocuktan sonra iş hayatını bırakan tanıdığımın hobisi olan el sanatlarını iyice ilerlettiğini ve artık işi haline getirdiğini İlker’e anlatıyordum. Ne güzel, diyordum, ne şanslı, hobisini işi haline getirdi. İlker benimle aynı fikirde değildi. Hobini işe dönüştürmenin artık onu hobi olmaktan çıkaran bir bedeli olduğunu söyledi. İş iştir, hobi hobidir. Hobin işe dönüşürse artık hobin olduğu zamanlardaki kadar sevemeyebilirsin, çünkü artık parasal bir çıkar işin içine girmiştir. Yani uzun lafın kısası, özgünlüğün gider. Dememişti ama böyle demek istemişti. 

Muhteremin kesin sınırlarını seviyorum. Ama o gün, hayallere dalmış olduğumdan mıdır, tanıdığım adına heyecan duyduğumdan mıdır bilinmez, bu düşüncesini sevmemiştim.

“Sevdiğin işi yaparsan, ömür boyu çalışmak zorunda kalmazsın” dayatmasının tam tersi bir düşünce.

19 Şubat 2016 Cuma

geldiği gibi

Akşam Arca uyuduktan sonra kahve yaptım, İlker kendisi için kaydettiğim Poyraz Karayel dizisini izlerken ben de Napoli Romanları serisinin üçüncüsünü okuyordum. Televizyon açıkken bile okunabilen kitapları seviyorum.

Elena’nın var olma çabasını okumak beni kendi gerçeğimle yüzleştirdi. Birinin annesi ve birinin eşi olmak için mi okuyor, kendimizi yetiştiriyorduk? Neden hiçbir erkek birinin babası ve birinin eşi olmuyordu da bu birinin bir şeysi olma sorgulamasını biz yükleniyorduk?