18 Şubat 2016 Perşembe

Hal gidişat

Ülkenin durumu malum. Hani o ülkeden ne yapıp edip gitmeli diyenler var ya, ben onlara hiç kızmıyorum, onları yadırgamıyor, yargılamıyorum. Devletin hemen hiçbir kurumuna güvenmiyorsan, oyuna sahip çıkmaya mecbursan, en basitinden, sabah çıkıp ancak bomba patlamazsa evine dönebileceğini düşünüyorsan, ülken herkese kafa tutuyor, her komşunla kavgalıysa, huzur ortamın yoksa, ne kadar kabuğuna çekilebilirsin? Hafta başı iki gün İstanbul’daydım, orada büyük resmi daha iyi görüyorsun. Çıkış yolu bulamadığımız noktada kendi işimize bakalım, güvenli zırhımızın içinde yaşayıp gidelim noktasına geldik. Çünkü başka şansımız yok, bizden daha büyük bir şeyler var ve biz kendimizi korumak istiyorsak en azından ruh sağlığımızı, sınır çekmeliyiz. Şimdilik o kadar.

Kendime bazen çok kızıyorum. İyi okullarda okumuşuz ama vizyon sahibi olamamışız, diyorum. Üniversiteden sonra yurtdışında okumak için çabalayan birçok arkadaşımı tiyatro seyreder gibi seyrettim. Çok net hatırlıyorum. Onlara da altın tabakta sunulmadı ki fırsatlar, ellerinden geleni yaptılar. Ben bunu bile yapmadım. Tembellikten, belki özgüvensizlikten ama bence en çok vizyonsuzluktan. Olurdu olmazdı bilemem, ama denemedim bile. Neyse en azından geç de olsa farkındayız artık, bundan sebep oğlanı yurtdışında öğrenimini devam ettirebilme şansı hangi okuldaysa ona verdik:) Olur olmaz bilemem, ona kalmış, biz elimizden geleni yapalım da… 

Bizim oğlan demişken kendisine gıcığım! Dedim ya hafta başı İstanbul’daydım diye, Salı akşamı döndüm, bir Meksika dalgası, bir tezahürat? Yok! Anca babası olacak o muhteremle top tepsin! Tesadüf o ki, İlker de iki geceliğine evde olmayacaktı, o akşam yemeği yedik, çıktı. Allah seninkinde bir surat bir tafra. Bitmedi. Ben bu  - çok affedersin - ite sürpriz olsun diye işten erken çıktım, servisten aldım, kendisiyle top bile oynadım (bu arada benim de içimde bir Messi varmış, haberim yokmuş:P) gel gör ki babası yok diye bastı yaygarayı. Tepem attı, İlkeri aradım, “bu” dedim “bu yer cücesi ben yokken de böyle ağlıyor mu? Anamı özledim diyor mu?” Hayır, dedi, hayırmış, anasını özlemezmiş. Pis!

Galiba biraz da bu üçümüzün bir arada olamaması durumuna sinirleniyor. Bir baba ile, bir anne ile. İyi de öyle denk geliyor bu aralar. Benim kitap kulübüm oluyor ya da seyahatim babaya paslanıyor, onun PES oynama gecesi oluyor mesela, ya da balığa gidiyor, bana paslanıyor. Henüz yedi yaşını bitirmemiş bir çocuk olarak ebeveynlerin yalnız zaman geçirme fikrini içselleştirebilmiş değil.

Halbuki bu bir ihtiyaç, hatta olması gereken bir şey. Özellikle de bizim gibi yirmi yılı devirdiyseniz. Biz de gençken edi ile büdü gibiydik. Aman her şeyi birlikte yapalım, aman hiç ayrılmayalım. Hayat öyle değil işte. Hayat birbirini bicik bicik yapış yapış sevmekle geçmiyor. Geçenlerde okuduğum bir şey kaldı aklımda, “aşk bir olmak, sevgi birey olmak”… Bunun gibi bir şey. Birey olmalı evli çiftler, hayat arkadaşı olmalı. Çok donuk, çok da soğuk, tutkudan uzak geliyor kulağa, yaşlı insanlara özgü bir ifade gibi geliyor ama aslında çok özlü bir ifade.

Hayatını paylaşıyorsan, işlerini de, çocuğunu da, sorumluluklarını da paylaşıyor olman lazım. Hayat tek başına kolay değil, hayat arkadaşının olması zorlukları yaşanır kılıyor. Edi-büdülüklerimiz ise hala var. Bak mesela İlker geçen kuracağı firmanın logosundaki yazı karakterini çalışıyordu, benim de uykum geldi, yattım. Sabaha onlarca seçeneği yirmiye filan indirmişti. Bana da sordu, biraz daha indirip üç tanesi arasından seçim yapacağız. Üçe indirdim. Bana gece kendisinin üç seçeneğini gösterdi başka bir dosyada. Evet doğru tahmin aynı üçünü seçmişti o da:) 

Bence de ilginç, belki artık benzer şeylere yönelmeye başladık, belki de ben bilinç altımda bir yerlerde İlker’in sevebileceğini düşündüğüm şeyleri seçtim. Hangisi bilmiyorum, sonuçta ikisinin de sebebi birlikte büyümüş olmamız bence… Ya bir de gece uyuyakalma olayı çok sakat. Bak akşam kitap okurken uyuyakalmışım, boynum kolum tutulmuş, muhterem olsa sabahın beşine kadar uyuşuk uyuşuk kalır mıydım? Gelir, beni düzeltir, kitabımın arasına da bulabildiği ilk ayracı (TV kumandası, krem tüpü, telefon, başka bir kitap... yaratıcılıkta sınır tanımaz) sıkıştırıp ışığı kapatırdı. 

Hmm evet Arca haklı galiba, galiba ben de özledim. Ben de özledim ben de, resmin var şu an elimde puhahahah…


3 yorum:

  1. İlk paragraflarınızla ilgili aynı şeyi düşünüyorum. Bu bir kaçış değil tamamen bir tercih. Ve iyi bir tercih olurdu.

    YanıtlaSil
  2. birey olmak bence de lazim. O sevmemekten degil ki, bilakis sevdigin icin birbirine firsat tanimaktan. bilmiyorum, taa ingilterede iki basimiza olmamiza ragmen yine de tek tek zaman gecirmeyi ikimiz de seviyoruz. Iyi geliyor. hem iste sonra tam son paragraftaki gibi ozlemesi de ayri guzel oluyor :) Bari iliski seklimiz benzemeseydi yeliz :))))

    YanıtlaSil