24 Şubat 2024 Cumartesi

Bir ergenle yaşamak

Fırına gitmek için çıkarken kulaklıklarımı almamışım, mecburen şehrin müziğini dinledim. Sabah kuşları hava sıcaklığı beş derece civarında ötmeye başlıyorlar. Bir de bütün geceki yağmurun kokusu vardı havada. Bu kokuyu her aldığımda gülümsüyorum, bizim oğlana adını verdiği için. 

Arca ismini ilk duyduğumda çok hoşuma gitmişti, anlamının Türkçede “temiz” olmasından ziyade eski Rumcada “yağmurdan sonraki toprak kokusu” olmasından etkilenmiştim.


Neyse işte ufaktan gözlerim doluvermiş yürürken. Ne de olsa bugün analığımın on beşinci yılını kutluyoruz. Kutlamalar çerçevesinde ergen beyimiz pain au chocolat sipariş ettiler de, ana yüreği dayanamadım sabahın köründe fırına yollandım. 


Kutlamalar zaten yemek çerçevesinde dönüp duruyor. Bizim oğlan asla party animal değil, yıllar var ki doğum günü partisi yapmıyoruz, en son Belçika’ya taşınmadan önce bütün sülaleyi çağırdığımız bir parti vermiştik. Ondan sonra taşınmaya karar verdiğimiz için mi acaba Arca’da parti travma oldu? Ya da belki de anne babasıyla güzel yemekler ve pasta ile kutlamayı tercih ediyordur. Yani umarım…


Bak işte bunları düşünürken de gözlerim doldu. Analık fena. 


Bugün on beş yaşını bitirecek bir ergen var bizim evde.


Ergen velet şahane bir deneyim, herkese tavsiye ederim. Hoş, etmesem ne olacak, illa ki bu zevk tadılacak.


Dumur diyaloglar tam gaz devam;

Y: Arca beni sinir ediyorsun!

A: Asla! Bence sen, sinir olmayı seçiyorsun.


Çok didiştiğimiz oluyor ama, bakma, çok eğleniyoruz. Gerçekten çok komik bir çocuk Arca. Doğum günü hediye listesinde iki tane parfüm var mesela ki ben buna da şükür diyorum. Benden fazla parfümü var. Ici Paris parfümeri zincirinde çalışanlar Arca’yı tanıyor, neden? Çünkü sürekli parfüm numunesi topluyor. Sadece kendisi değil, bizi de arkadaşlarını da bu organizasyona dahil ediyor. İsimler elimizde parfüm numunesi topluyoruz. En beğendiğini seçebilmek için yoğun araştırmalara giriyor, cepleri parfüm tester kağıtlarıyla dolu. Asla şaka yapmıyorum.


Bir akşam bizi odasına davet etti, parfüm seçecekmişiz. Bütün gün o dükkan senin bu dükkan benim gezmiş, tester toplamış, üstlerine isimlerini yazmış, alt notaları üst notaları ne haltsa kategorize etmiş, bize danışacakmış. Kahve kavanozunu da aldık yanımıza, iki yetişkin bir ergen ha boyna kokluyoruz. Neden sonra, “abi n’apıyoruz biz ya” diye aydım. Millet ailece film izler, ne bileyim, kutu oyunu filan oynar biz ailece bizim oğlana parfüm seçiyoruz. Buyrunuz o akşamdan bir hatıra.




Sadece parfüm değil, kokoşluğun her türlüsü bizimkinde. Mesela mutfağa gidecek, yolda tuvalete uğrayıp aynada saçlarına ve kaslarına bakıyor. Zaten sürekli Hulk vaziyetinde dolaşıyor. Günde iki defa duş alıyor, ter kokusuna asla müsade etmiyor, terlerse günde iki kat kıyafet değiştiriyor.


Saçları dökülüyormuş, acilen doktora gidilmeliymiş, bir ilaç versinmiş. Oğlum baban da kel, senin de muhtemelen akibetin bu olacak, çok da şeetme diyorum, gözlerini kısıp bakıyor, artık içinden genlerine nasıl sövüyorsa…


Ayna demişken, bizim odaya çöreklendi, boy aynası varmış. Odadan sepetliyoruz, çıkıyor evden asansörü çağırıyor, aynasından kendine bakmak için. Yılbaşı hediyesi olarak odasına boy aynası aldık, kurtulduk. 


Sadece saç, kas filan olsa neyse, benim her türlü kişisel bakım malzememe ortak. Serumlar, maskeler, gülsuyu, deodorant paylaşımları sıradanlaştı, velet benim gua sha taşıma da ortak! İzmir’e gittiğimde mesajlar atıyor, neredeymiş gua sha yoksa yanımda mı götürmüşüm? Neymiş efendim, gece yüzü şişmiş ödemden, sabah düzeltmeliymiş. 




Bunları arkadaşlara anlatınca teşhisi koyuyorlar, kız var diyorlar, kesin birinden hoşlanıyor. Dürtüyorum arada, var mı lan birileri diyorum, yok diyor, olursa söylerim diyor. Yerim. Gerçekten Arca ergen filan ama kafa hala bıdık oğlan. Sadece Playstation, futbol, antrenman, futbolcular, maçlar, öküz gibi yemek, kişisel bakım, parfüm ve polisiye romanlar okumak dışında pek bir şeylerle ilgilenmiyor. Kızlarla hele hiç! Biz bunun babasını bilmesek… Neyse bakalım. 


Bugün on beşini bitiriyor bu göbekteki velet. 



Hem bu kadar hızlı geçmesi bu yılların, hem de yüzyıl kadar uzaktaymış gibi doğduğu gün… İnanılır gibi değil. 


23 Şubat 2024 Cuma

Atomik alışkanlıklar

 Okurken Pixies’den “Where is my mind” çalsın kafanızda, çünkü benim kafa öyle

küçük alışkanlıklardan ibaret yaşamlarımız. Küçük tesadüfler ve gülümseten küçük anlar var ya oradan yakalıyorsun. 

Her akşamın küçük rutini, yemeğe otururken çay demlemek. Sonra da ne yapıyorsak, televizyon mu, sosyal medya mı bir şeyler okumak mı fark etmez, elimizde çay bardaklarımız, öylece yayılıyoruz, bir demliğin dibini görüyoruz. 

Yorgunluğa çaydan başka şifa düşünemiyorum. 

Ama bu akşam… Yemekten sonra çay mı demlesem yoksa direkt papatya çayı yapıversem diye ikileme düştüm. Zira İlker ve Arca yemekten sonra arkadaşlara gidip maç izleyeceklerdi, koca demlik çayı tek başıma mı devirecektim? Hiç içimden gelmedi. Ama yemek sonrası yorgunluk iyice çökünce, yok dedim demleyeceğim, ne olacaksa olsun.

Demledim, mis gibi. Bardak dolabını açtım ve iki bardak iki tabak çıkardım, ikisine de çayları koydum, işte burda Pixies canlar basıyor yaygarayı “where is my mind” 

19 Şubat 2024 Pazartesi

Blog içerik listesinden yapay zeka endişesine (Bölüm 2)

 Nerede kalmıştık? Yapay zeka ve korkutan gelecek. (Bölüm 1 için tık lütfen)

Blog içeriği listesinden buraya nasıl geldik hiç bilmiyorum. Ama umuyorum benim yazarken keyif aldığım kadar okuyanlar da okumaktan keyif alıyordur. Belirtmeme gerek yoktur sanıyorum, bu iki yazı içerik listemde yoktu bile!


ChatGPT’nin ilk çıktığı zamanlar yürüyüş yaparken dinlediğim Özgür Mumcu ve Eray Özer’le yeni haller podcasti (Yapay Zeka) beni epey korkutmuştu. Bana çok uzak sandığım gelecek, burnumun dibindeydi ve bilmezlikten gelen o korku keyfimi kaçırmıştı. Lakin yine de bize daha uğramaz diye teselli ediyordum kendimi. Ta ki, önceki postta bahsettiğim örneklere kadar. Evet ekip arkadaşlarım kullanıyordu, evet hayatımızın içindeydi. Ne kadar detay verirsek o kadar doğru bir data veriyordu bize, bizim verdiğimiz datalar ne oluyordu? Kimse bilmiyordu. 


O büyük veri bulutunun içinde bize ait her şey yok muydu? Bu kadar bilebilen, öğrenebilen bir zeka varken insana ne gerek vardı?


Bugün işlerimizi kolaylaştıran bu teknoloji, yarın işlerimizi yapacaksa, bize ne gerek vardı?


Zaman içerisinde yok olan sektörlere, tedavülden kalkan mesleklere tanık olduk. Makinalar işleri devraldıkça, meslekler dönüştü, yeni iş alanları ortaya çıktı. 


The Intern filmini bilirsiniz, Robert De Niro ve Anne Hathaway başrollerde yetmişlik bir stajyer ve onu genç patronunu oynar. Patronun ofis binası yıllar önce telefon rehberi yapan bir fabrika ve stajyer de orada kırk yıl çalışmış. Filmin odaklandığı jenerasyon farkı konusunun yanı sıra en güzel mesaj, işlerin dönüştüğü, hızlıca akıp giden iş hayatının değişimleri içinde baki olan tek şeyin bizi insan yapan özelliklerin değerini hiç kaybetmemesiydi bence. 


Bugün gelinen noktada yapay zeka hızlı, mükemmel, vs olabilir ama insani dokunuşlara sahip olabilir mi? Şimdilik hayır, şimdilik.


Peki biz ne yapabiliriz? Öncelikle öğrenebiliriz, anlayabiliriz, merak ve öğrenme hevesi ile yapay zekayı anlamakla başlayabiliriz. 


Ve kendimizi sürekli geliştirebiliriz, analitik ve yaratıcı düşünme yeteneklerimizi artırmanın yollarını bulabiliriz. Zira bir robotun kusursuz ve hızlı yapabileceği bir üretim bandında hala insan çalıştırma ısrarı bugün ne kadar komikse, gelecekte bir yapay zekanın verebileceği operasyonel işi üstümüze almak da o kadar saçma olacak. 


İflah olmaz iyimserliğimle, üzerimizden operasyonel iş hamaliyesini alarak bize daha fazla yaratıcı düşünme vakti vereceğini ummak istiyorum. Bizi insan yapan özellikleri nereye kadar öğretebiliriz?


Acaba bir yapay zeka bu blog yazısını yazsaydı, böyle mi yazardı, yazardı da okuyan “blog içerikleri listesinden” “yapay zeka endişesi”ne evrilen götü başı başka blog yazısı bulabilir miydi? Bu şapşik insan dokunuşu değil mi bize iyi gelen? 


Peki hadi ben daldan dala blog yazan, küçük okur çemberiyle paylaşan bir blog yazarıyım. Ama bizi bu çemberde birleştiren şey, ortak yanlarımız, farklılıklarımız ama hepsinden önemlisi yaşanmışlıklarımız değil mi? 


Bilgi her yerde, peki ya tecrübe? Intern filmine dönecek olursak, oradaki en kıymetli insani dokunuş, tecrübe ve yürekten liderlik idi. Bizi birbirimizden uzaklaştıran teknoloji ise de, birbirimize yaklaştıran tecrübelerimiz.