Yazılar posta kutuna gelsin mi?

15 Mart 2017 Çarşamba

"Challenge Accepted!" => Belçika

Nereden başlasam, nasıl anlatsam?
Aslında klasik Yeliz olarak toz ve bulut evresinden başlamalıyım ama bu defa sondan başlayayım.

Belçika'ya yerleşiyoruz.

Çalışma izni ve diğer her şeyin belli bir süreçte ilerleyeceğini düşünürsek, sanırım birkaç ay daha buralardayız ama sonra çekirdek ailemiz için yeni mücadele başlıyor, bir challenge ve "Challenge Accepted!"

8 Mart 2017 Çarşamba

Kadın.

AVM ve çarşı gezmeyi sevmediğim için bütün alışverişini internetten yapan bir insan olarak bu işin kitabını yazarım, hiç tevazu gösteremeyeceğim. 

Tabii alışveriş yaptığım sitelerin reklamları, kampanyaları mailbox’ımı istila ediyor. Bu da işin kötü tarafı.  Özellikle son bir haftadır, konu aynı. Kadınlar Günü. Yılbaşı bitti, Sevgililer Günü bitti, sıra kadınlara geldi. 

Sadece mail adresime gelen duyurulardan birkaç örnek:

2 Mart 2017 Perşembe

Değişik

Ehliyetler değişiyormuş, biz de İlker'le değiştirelim dedik, sabah sağlık kontrolüne gittik. 
Öncesinde aramızda konuşuyoruz.
İlker iğneden tırsar soruyor: "kan testi yaparlar mı?" 
Ben daha rahatım ama benim de başka soru işaretlerim var: "yok ya bir damlacık alır grubuna bakarlar. Bence renk körlüğü muayenesi yaparlar. Hani yirmi sene evvel ehliyet alırken yapmışlardı, bir de dizine filan vururlar, refleks bakıyorlardı ya. Ay sağ dizim hala bereli, öbürüne vur diyeyim..." 

24 Şubat 2017 Cuma

Çocuk

Kış olmasa bahar bu kadar sevilir mi?
Baharın geleceğini bilmesen kış çekilir mi?

20 Şubat 2017 Pazartesi

Dumur diyalog #164

İ: A Arca senin doğum günün yaklaşıyor ben sana daha hediye almadım?
A: A üzülme babam, akşamüstü geçerken alırsın.

---------------------------------

8 Şubat 2017 Çarşamba

Kadınlığı konuşmak ayıp değil

Bizim ortaokul ve lisenin kampüsünde bir mağaza vardı. Okul kıyafetleri, çorap gibi ihtiyaçlar ile tekli hijyenik pedler satılırdı. Tabii o zamanlar pedler Elif’in dediği gibi çocuk bezi kalınlığındaydı, ayrıca şimdiki gibi tek tek paketli değildi. Onlu paketin içinden tek tek çıkarılan pedler özenle katlanıp hediye paketiyle paketlenip öyle satılırdı (kanımca o kadar ellenmeye pek hijyenikliği de kalmıyordu ya neyse...).

Ben olsam ben de!

Çocukken sorulan açık ara en iğrenç soru: “anneni mi daha çok seviyosun babanı mı”

Biz de Arca’ya pislik olsun diye bazen soruyoruz, cevap hep aynı: İkisini de!

En çok sevdiği insanları sayarken anne-baba ilk sırada sonra diğerleri geliyor.

7 Şubat 2017 Salı

Okuma notları - Ocak

Yılın ilk günü evdeki herkesten önce kalktım. Kanepede uzanmış, yılbaşı hediyelerimize bakarken, Tufan’ın “sende kesin yoktur eminim, onun için aldım, çok heyecanlı kitap” diyerek hediye ettiği Kelebek’i okumaya başlamıştım. Gerçek bir hikaye, bir kürek mahkumunun özgürlüğe kaçışını anlatıyor. Gerçek olması çok etkiliyor insanı. Bizimkiler uyanıp da İlker’in Reina saldırısını haber verdiği saate kadar onlarca sayfayı okumuştum bile. Akıcı, hızlı okunan bir kitap. Özellikle kafa boşaltmak ihtiyacı duyulduğunda, keyifle okunur:)



6 Şubat 2017 Pazartesi

Keyfim kaçınca...

Geçen gün o vize dalgasına keyfim fena kaçtı. İşler istediğin gibi gitmeyince hani, böyle bıkkınlık hali gelir ya üzerine, öyle işte. Acilen neşelenmem lazım yoksa benim nemrutluğum hiç çekilmez ve maalesef katlanarak artar. Derhal blogu açtım, Diyalog etiketine tıkladım, allah seni inandırsın, bütün neşem yerine geldi. Tavsiye derim.

Sonra aklıma geldi, keyfim kaçınca neşelenme listesi yaptım kendime, bak o liste bile müthiş neşelendiriyor insanı.

3 Şubat 2017 Cuma

Challenge'da son soru: 2017'de olmasını istediğin bir şey

"Dünya barışı" diyeyim de küfürü yiyeyim mi?

Tamam demiyorum, en son 2016'ya girerken cümlemize barış huzur dilemiştim, sonrası malumunuz.

2 Şubat 2017 Perşembe

Beni Türk dizilerine emanet edin.

Uzun zamandır Türk dizi piyasasına çok haksızlık ediyormuşum. Ona buna bok atıp, en kalitelilerini bile haksız yere yerle yeksan ediyormuşum, allah beni nasıl biliyorsa öyle yapsın!

Ezelden beridir ve evet tam da Ezel’den beridir izlemiyordum. Kah izlemeye kasıyor, dayanamıyor, kah köşe bucak kaçıyor, uzaklaşıyordum.

Türk dizilerini, Huxley distopyasından türetilmiş, korkunç birer manipülasyon ekipmanı olarak bellemiştim. Öyle korkuyordum ki o ekranın kölesi olmaktan, alaycılık ve aşağılama savunma mekanizmam haline gelmişti. Edebiyatın bile beni kurtaramayacağını anladığımda çareyi boş yere yabancı dizilerde hatta defalarca izlediğim Hollywood filmlerinde aradım.

Oradaydı, bir kumanda mesafesindeydi haz.
Ve hedonizmin çağrısına daha fazla kulak tıkayamadım.

1 Şubat 2017 Çarşamba

#16 bir şey çiz ve bize göster, eyvallah

Annem müthiş resim yapar. Evde tabloları var. O derece yani!

Ben resme olan kabiliyetsizliğimi babamdan aldığımı düşünürdüm, öyle avunurdum. Kısa boylu oluşumu da babamdan almamış mıydım? Pek ala yeteneksizlik de ondan geçmiş olabilirdi.

Yanılmışım. Meğer babam da çok güzel resimler çiziyormuş. Arca ile birlikte kaldıklarında çizdikleri resimlerden sergi açabilirsin, cidden başarılı.

31 Ocak 2017 Salı

#14 ve #15

#14 : keşke arkadaşım olsa dediğin ünlü kim?

İki gündür bunu düşünüyorum. Hiç bulamadım. Pek ünlü de bilmiyorum ondan mı acep?

29 Ocak 2017 Pazar

On yıl sonra nerede, nasıl yaşamak?

Geçenlerde anlatmıştım, hani İlker'in telefonda, biz şimdi on sene sonra filan gelsek, şehirden uzakta yaşasak, sıkılır mıyız? diye sorduğunu ve benim de hiç tereddüt etmeden "sabit gelirim olsa, on sene beklemem bugün bile yaşarım, hiç de sıkılmam, çok eğleniriz ne diyorsun" diye cevap verdiğimi.

On yıl sonrası için şimdilik iki olasılık üzerine hayaller kuruyorum. Biri yukarıda anlattığım gibi, muhteremle sayfiyede kocamak! Hatta bak şöyle bir hayal, tek katlı, asgari konforda bahçeli ev, bahçesinin ciddi bir bölümü bostan olacak, - evde bir saksı kaktüsü bile öldürebilirim ama bahçe olayından az buçuk anlarım - mümkünse denize de yakın olsun bir zahmet, hava iyi oldu mu balığa çıkalım muhteremle, kötü oldu mu, evde film seyredelim, ben okurken veya yazarken o maç izlesin filan...

28 Ocak 2017 Cumartesi

#12 : 10 yıl içinde hayatında neler değişti?

Neler olmadı ki?

On yıl önce İstanbul'dan İzmir'e taşındık. Evlendiğimizde çok severek taşındığımız Bakırköy'deki o eski apartmanın birinci katındaki sıcak evimizi boşaltıp toplanıp geldik İzmir'e. Ailelerimiz ve çocukluk arkadaşlarımızla sarmalandık, İstanbul'u hiç aramadık. Zaten nesini arayacaktık? Trafiğini mi, yalnızlığımızı mı, iki yakamızı bir araya getiremeyişimizi mi? Ben zaten on yıldır ayda iki defa gidiyorum ve İzmir'e her dönüşümde derin bir nefes alıyorum, çok şükür...

27 Ocak 2017 Cuma

Challenge #10 ve #11

Hiç unutmak istemediğin anın nedir diye sorulmuş.

Arca ile çok kahkaha attığımız bir an var mesela, baş başa bisikletle sahile indiğimiz, güneş batarken denize girdiğimiz karanlık sularda yüzdüğümüz o gün, Arca'nın gözlerindeki "ilk defa yapıyorum çok eğlenceli" bakışını gördüğüm an. İlklerini birlikte yapmaya bayılıyorum. İki tekerlekli bisiklete adam akıllı binmeyi öğrettiğimde de vardı o bakış. Babasıyla ilk kalamarını yakaladığında da... Bir çocuğun gözlerindeki o ilk defa başarma anı... Onu hiç unutmak istemiyorum, o bakış hayatta tutan, bir işe yaradığını, önemli olduğunu hissettiren bakış.

25 Ocak 2017 Çarşamba

#9: Göç etmek zorunda kalsan hangi ülke?

Gündeme girmek istemezdim ama madem soru geldi, samimiyetle söyleyebilirim:
Göç etmek zorunda kalacağız zaten. Zira bu ülkede kimin uğruna değerlerimi, düşüncelerimi savunacağım ve direneceğim bilemiyorum. Kendimi bu ülkenin yabancısı gibi hissettiğim sürece göç etme fikri hiç de uzak gelmiyor.

24 Ocak 2017 Salı

Challenge #7 ve #8

Challenge #7: Hangi hayvan olurdun?

Bu soruya cevap bulamadım. Ciddi bir zaman dilimini düşünmeye ayırmama rağmen bulamadım. Muhtereme sordum. Senden hayvan olmaz dedi. Haklı. Hayvan sevmiyorum ben. Allahın yarattığını sevmemek ne büyük günah ama sevmiyorum işte.

Kedi köpek zinhar haz etmem. Balık kuş manasız. Bulamadım.

#6: hatırladığım en eski anı

Denizde kum bende anı! 
Doğumundan yıllar evvel vefat eden dedesiyle ilgili anılara sahip bir insan için çok sakıncalı bir soru:) Başlıyorum:

21 Ocak 2017 Cumartesi

#5 : her zaman ve bazen özlediğin iki şey

Aylar önce facebook'ta bir reklam filmine denk geldim. Ne reklamıydı hatırlamıyorum, çocuklar oynuyordu. Çocuklar çocuk gibi neşe içinde şarkılar söyleyip dans ediyorlar, oradan oraya kaygısızca koşuşuyorlardı. Başarılı bir çekimdi bence, zorlamasız, doğal, ah bir hatırlasam hangi reklam olduğunu.

20 Ocak 2017 Cuma

#3 & #4

Soru 3: Hayatın bir kitap/film olsa türü ne olurdu?

Ruh halime göre ortaya karışık aslında.

Bu aralar yakın çevreme sorsanız, psikolojik manyak, hatta paranoyak bir film karakteri olduğumu söyleyebilirler. En son geçen gün birlikte yemek yediğimiz iş arkadaşımı sofradan kaçırdım.

18 Ocak 2017 Çarşamba

Palm yağı, nutella hüsranı, sürprizler ...

Geçen haftaydı, önce BBC'nin sitesinde okuduk (bunlar hep ingilizce biliyorum havaları:P), İtalya'da ve Avrupa'da palm yağı kullandığı için süpermarketlerin Nutellaları raftan indirmesi ile ilgili bir haberdi. Ben evdeki diğer iki nutella canavarına durumu anlattım, moraller biraz bozuldu. PMS dönemi olsaydı en çok ben isyan ederdim, o nutella kavanozlarının dibini kim kaşıklıyor sanıyorsun?

Aradan birkaç gün geçti, haber bizim sitelere de düştü. Nutella'nın üreticisi, yok kalite düşer demiş de, palm yağından vazgeçmek istememiş de... Gıda mühendisi değiliz tabii ki çok anlamıyoruz ama meselenin Bilalcesi şu; bu palm yağı normalde zararlı değil fakat gıdalarda katkı maddesi olarak kullanılması için bazı işlemlerden geçirilip rafine edilirken kanser yapan bir maddeye dönüşüyor.

Evdeki nutella tüketicisinden küçük olanını yanıma kattım, ipadi açıp haberi okuttum. Bilimsel filan deyince seninkinin bir dötü tutuştu. Hemen bizim raftakinin içeriğine baktık (berikinin hala içinde bir umut belki bizim kavanozda yoktur, henüz seri üretime kafa basmıyor) palm yağı!

Challenge #1 ve #2

Bloglamanın en eski geleneklerinden biri mimlemek ya da bir challenge davetine icabet etmek.
İçinden geliyorsa tabii, zorlama yok.

Ben canım Leylak dalı'nın yazısında gördüm, içimden geldi katılıyorum. Sorular da hoşuma gitti, biraz beni bana, biraz beni okuyana anlatacak sorular. 

14 Ocak 2017 Cumartesi

Gerçek

"Tüm mutlu anılarımızın bir köşesinde bir gıdanın olması ne ilginç değil mi?"

İlker de ben söyleyince fark etti, "a sahi" der gibi gülümsedi. 

Akşam pişirdiği etlerden payıma düşenin bir kısmını ertesi güne neden bırakacağımı Arca'ya anlatıyordum. İlker'in özenle pişirdiği etler ve benim soslu spagettimden oluşan tipik bir cumartesi sofrasındaydık. Arca'nın kendisini hem dışlanmış hissettiği hem de deli gibi merakla dinlediği üniversite yılları anılarımız sofranın sohbet konusuydu. 

13 Ocak 2017 Cuma

kısa #18

Geçtiğimiz haftalarda İlker'e dolar alalım diyorum, hani pasaport filan aldılar, belki ufak bir tatil yapacak oluruz, kenarda dursun. İlker, yok dedi deli misin hesabında yastığının altında doları olanı vatan haini ilan ederler, aman diyeyim. Yok artık daha neler dedim, espri yaptı sanıyorum.
Meğer benim muhterem ileri görüşlü bir zat imiş, bilememişim.

Zaytung haberi değil, gerçek:
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/659164/Erdogan_elinde_dolari_olani_terorist_ilan_etti.html

11 Ocak 2017 Çarşamba

bir bebek gece neden çığlıklarla uyanır ve ağlar?

Bir bebek gece neden çığlıklarla uyanır ve ağlar? sorusuna cevabı merak ederek bu bloga tıklayan sayın internet kullanıcısı, hoş geldiniz. Yeni anayasa, egemenliği milletten, milleti yönetme yetkisini meclisten alıyor ve tek bir insana – kim olduğu önemli değil, Ayşe Fatma Ali Veli – o TEK İNSANA veriyor. Ya o tek insan çok kötü bir insan ise? Bir bebek gece çığlıklarla uyanıp ağlıyorsa, bil ki, geleceğinden duyduğu endişedendir. Bil ki, sayın anne, bugün bebeğinin bir gece vakti ağlayarak uyanmasından, sen, endişe duyarak buraya geldiysen, bebeğin gelecekte de ağlamasın diye iş sana düşüyor.
Katıldığım bir SEO eğitiminde ilk paragrafta anahtar sözcükler bulunursa daha fazla tıklanma alır, gibi bir öneri aklımda kalmış. Ben o eğitimi aldım ama derdim bloğuma milyon tıklanma gelsin olmadığı için hiç dikkat etmiyorum önerilere, içimden geldiği gibi yazıyorum, okuyanlar biliyor zaten.
Bir süredir, gündemle ilgili eleştiri yazıları yazmamayı tercih ediyordum.

9 Ocak 2017 Pazartesi

İsyan!

Arca hasta. Cumadan başlayan nanemollalık dün gece itibariyle kırka yaklaşan ateş ile alevlendi, hane halkının tamamını silkeledi. Epeydir hasta olmuyordu, iyi gidiyor diyorduk, ateş nöbetlerini, uykusuz geceleri unutmuşuz. İki saatte bir kalkmak bünyeyi paçavraya çeviriyor.

Bu cüce hasta diye İzmir çevresindeki kar alan yöreleri de ziyaret edemedik maalesef. Arabamızın kaputuna bir kar adam yapamadan, bir kartopu oynayamadan, dötümüzün altına bir poşet koymak suretiyle ranpalardan kayamadan hafta sonunu, bunları yapabilenlerin fotoğraflarına iç geçirerek elimiz böğrümüzde noktaladık.

Neyse ki her akşam misafirimiz vardı da eve tıkılmışlığın o hasta edici ruh halinden sıyrılabildik. Ne güzel oldu…

6 Ocak 2017 Cuma

Kahramansın !

Autocad kullanmayalı paslanmışım, bir de bizim program Almanca artık ikonlarla ne kadar kotarabilirsem tırmalıyorum. Ofiste akşamüzeri saatlerim görece sakin geçiyor, zaten sabahın yoğunluğuyla o kadar yoruluyorum ki öğleden sonra üçe kadar pilim bitmiş oluyor, ben de ıvır zıvır işlerimi toparlıyorum o vakitte.

İşte böyle ufak tefek işlerimi hallettiğim, birkaç branşman çizeceğim diye bilgisayar karşısında debelendiğim saatlerde İlker aradı. Daha yeni konuşmuştuk, dişçiden çıkmıştı şarjı bitmek üzereydi, filan…

Adliyenin yakında çalışan Orçun haber vermiş, patlama diye.

Aynı anda whatsapp’tan mesajlar yağmaya başladı. Telefonlar kilit. Bir taraftan twitter… Çatışma haberleri geliyor ama canlı bomba refleksi olunca açıkçası ben hiç ihtimal vermedim önce. Tek düşündüğüm o saatte adliyede canını kaybetmiş olabilecek onlarca vatandaş. Nereden bileceğim, cesur bir polis elindeki beylik tabancasıyla kalaşnikoflu iki teröristin üzerine ateş açtığını, kendini onlarca insan için feda ettiğini.

Fethi Sekin.

Kahramansın. İzmir sana minnettar.


Sen olmasaydın… 

4 Ocak 2017 Çarşamba

Tencere yemeği

Çalışan kadının kurtarıcısı önceki akşamdan pişirilip buzdolabına konmuş tencere yemeğidir. Akşamın yedisinde eve bir ekmek bir yoğurtla girdiğinde o tencereleri ocağa koyabiliyorsan, senden rahatı yok. Ertesi güne bir öğün daha çıkarsa ne ala. Çıkmazsa, tencerenin dibindekini saklama kabıyla işe götürürsün mis gibi ev yemeğin öğlene garanti. Sofradan kalkarken de bir sonraki akşamın yemeğini hazırlayabilirsen, şahane, yarına da rahatsın.

Ne yapalım anamızdan böyle gördük.

2 Ocak 2017 Pazartesi

ışık

Geçen hafta bir akşam Jim Carrey'nin filmine denk geldim. The Majestic. Belki müthiş bir film değildi ama insana dokunan filmlerdendi. Hani izlediğinizde duygularınız ve göz pınarlarınız gıdıklanır, benim gibi yalnız izleyenleriniz de belki biraz ağlar. İşte öyle bir filmdi.

İlker'le film izlerken şöyle bir hönkürerek ağlayamıyorum. Dalga geçiyor. En son galiba Cars animasyon filminde Şimşek McQueen'in Kral'ı itekleyerek yarışı bitirmesini sağladığı sahnede ağlayınca, biraz abarttığımı fark etmiş olacağım, yanımda insanlar varken ağlamamaya çalışıyorum. Halbuki ben ancak filmlerde kana kana ağlayabiliyorum, öyle de iyi geliyor ki.

30 Aralık 2016 Cuma

Hayatın küçük mucizeleri

Kitap kulübünde bir arkadaşım var, Özlem. Ama başkanım Özlem değil, hani hep bizi bir araya getiren, toparlayan, organize eden Özlem değil. Özlem Kara. Kara müthiş bir okuyucudur, okumak derken müthiş işte, benim gevezeliğim bile yetmiyor. Fakat hemen hiç konuşmaz. Toplantılarda başkanım Özlem’in çok okuyan ama az konuşan Özlem’i “sen de konuş bir şeyler söyle” diye dürttüğü, uzman psikolog Deniz’in de mesleki sorumluluğu gereği bu dürtmelere tepki gösterdiği çok olmuştur. Kara ancak ciddi baskılar altında konuşur. Başkanım Özlem bile artık dürtmekten vazgeçmiştir. Bazı toplantılarda Kara’yı konuşturmayı atladığımız bile oluyor, ama onun varlığı yeter.

Ursula K.LeGuin özel buluşmalarından Lavinia toplantısında Özlem Kara, rahatsızdı, erken kalkacaktı. Bu sebepten onu uzun zamandır ilk defa konuşması için sıkıştırdık. Lavinia, tek tek her birimizin bayıldığı bir kitap olmuştu, Kara da iki çift laf etmek istemez miydi? Hepimizin gözü kulağı Özlem’deydi.

29 Aralık 2016 Perşembe

Tercih meselesi

İstanbula tam zamanında gidip dönmüşüm. Bugün bakıyorum fırtına başlamış, toplantım bir gün sonra olsa rezilim çıkmıştı. Gerçi sabahın dördünde kalkıp akşama kadar aralıksız toplantı yapıp İzmir geri dönmek de benzer şekilde rezilimi çıkarıyor ama buna da şükür.

Havaalanındaki yarım saatlik fazladan zamanımı milli piyango bileti alarak ve kitap okurken serin serin biramı yudumlayarak değerlendirdim. Ritüeller hoşuma gidiyor. Hiç çıkmasa da her sene İstanbul’dan bilet almak mesela, yılbaşında ağaç süslemek, eve kokina almak, ışıklarla donatmak evi…

Blogda da yıl sonu yazı ritüellerim vardı. Vardı diyorum, zira bu yıl hiç dokunmamışım, şurada kaldı iki gün. Yeni yıla hedeflerle, planlarla başlamak, geçen yılı şöyle bir düşünmek… Geçen yılı kimse düşünmek istemiyor, daha çok 2016’nın kıçına tekmeyi vurma hissiyatı hakim. Eh kimseyi suçlayamayız. Yedek kulübesinden hakeme “bitir şu maçı artık” diye bağıran teknik direktörler gibiyiz.

26 Aralık 2016 Pazartesi

Güneş ışığı

Allah’ın bildiğini kuldan saklayacak değilim, depresif bir ruh hali içindeyim. Aslına bakarsan şahsi hayatımla ilgili ciddi bir sorunum yok çok şükür. Benim, ailemin sağlığı, huzurumuz, düzenimiz yerinde. Gel gör ki, mutlu olacak şükredecek çok sebebimiz olmasına rağmen en küçük bir olumsuzlukta – ki bu bizim ülkemizde hemen her gün oluyor – bir el boğazıma sarılıyormuş gibi hissediyorum. İç dünyamı dengelemekte zorlanıyorum.

Burada bile defalarca anlattığım gibi kendimce kuyruğu dik tutma gibi önlemlerim var. Bu önlemlerin en sonuncusu sosyal medyada denk geldiğim bir aldatma ve linç etme olayıydı. Konuya özne bilmemnemom kişisini tanımıyorum, hatta varlığından bile haberdar değildim ta ki bir sosyal medya hesabında bahsini okuyana kadar. Sonra bile isteye, olayın içine daldım. Evet bu benim için ilginç bir durum zira mümkün mertebe sosyal medyanın bu gibi tuzaklarına düşmem. Ne var ki, gündemin ağır gerçeklerinden kaçmak için, sosyolog mu psikolog mu neyse, bir diploma sorununu incelemek cazip geldi. Bir süreliğine kafayı düzelttim. Bana böyle gündemlerle gelin! 

22 Aralık 2016 Perşembe

"Arca oğlum senin annen bir salaktı" Vol.24

Arca okumaya başladı beridir, bu seriyi refleks olarak sınırlandırdığımı fark ettim. Halbuki benim salaklıklarım sınır ötesi. (Birazdan anlatacağım) Ve benim salaklıklarımı okumasına gerek yok evladımın, zira bizzat şahit oluyor (onu da anlatacağım) ama gel gör ki anasıyım, atsan atılmaz satsan satılmaz. (Şimdi Arca bu cümleyi okuyor olsa, Letgo ile satılır derdi, ıyyy neyse ki benden aldığı tek kötü özellik salaklığım değil, espride yeteneksizliğim)

Parantezler yazıda arttı mı anla ki, gevezeliğim üzerimde. Okumaya niyetlenenlerin işi zor fakat bu yazıda en azından küçük bir kahkaha vaat ediyorum, pişman olmayacaksınız.

20 Aralık 2016 Salı

Küçük sevinçleri ve küçük kederleriyle, herhangi bir günü daha bitirmek dileğiyle…

Dün akşam bütün hafta sonu yıkanan ve kuruyan çamaşırların ütü günüydü. Ütüde bir Türk dizisi ne bileyim bir romantik komedi film arıyor gözler. Genelde Perşembe akşamlarına sallamamın sebebi bu aslında. Ama bu defa İlker çalışacaktı, benim de yapacak daha iyi bir işim yoktu, ütü masasını televizyonun karşısına koyuverdim. Dizi bulamadım, film kanallarına geçtim. Epey dandik bir Noel filmine denk geldim. Bu ay konsept bu. Arca da arkamdaki sehpada yılbaşı kartı hazırlıyor, hummalı bir çalışma var evde, herkes kendi halinde.

Tutunmaya çalışanların hafta sonu kişisel gündemleri

Arca geçen haftanın ortalarından itibaren bir sirk gösterisine gitmek isteyip duruyordu. Okuldan davetiye dağıtmışlar, illa gidelimmiş.

Küçükken ailecek gittiğimiz sirkte sahnedeki kaplanın biri suratıma işemişti. Akabinde burnumun üzerinde çıkan çilleri de o sidiğe yormuşlardı. Ben böyle hatırlıyorum ama tabii geniş hayalgücümün bir saçmalaması olabilir. (Bilginin doğruluğunu anneme teyit ettiremeyeceğim, he deyin geçin) Çillerimin sidikle ilgisi yoktu bence, o yaz güneşin altında çok kalmıştım bütün yüzüm soyulmuştu ve çiller şahsıma sevimli bir hava veriyordu. Uzun lafın kısası, benim sirklere mesafem hayvan hakları savunucularının ateşli muhalefetinden evveline dayanıyor.

Yine sallamaya çalıştım, alternatif etkinlikler sundum ama hayır. Sirk de aslında öyle çok gösterişli bir şey değil, illüzyonist var, cimnastikçi bir kız var, lastik gibi, yılanlı bir gösteri, palyaço filan… Neyse gittik.

13 Aralık 2016 Salı

Kötülük bizim normalimiz

Bazı sabahlar metroda uzun süre ayakta dikilmek zorunda kalırım. Bazı sabahlar ayazda aktarma otobüsünü eklerim dakikalarca, sırtıma buzlar sürülür. Ama bugün o sabahlardan biri değildi, şanslıydım.

Şanslı olduğumu düşünmek için acele ettiğimi çok yakında anlayacaktım ama o an, o an için şanslıydım.

Metroda iki durak sonra oturmuştum, kitabımı okumuş, hatta birkaç duraklık sürede kestirmiştim. Şanslıydım, öyle ki, ofise götürecek aktarma otobüsüne son anda yetiştim ve önümdeki çocuk üç durak sonra inince de oturabildim. Tıngır mıngır giderken, bir anda bam diye bir ses ve sarsıldık.

Kaza.

12 Aralık 2016 Pazartesi

"Ruh sıkıntısına iyi gelecekler" reçetesi

Hafta sonu için ciddi bir reçete hazırlamıştım.

Balığa giden İlker’in yerine annemler Arca’yı servisten aldılar, ben de hem özlemişim bahaneyle görmüş oldum hem de mis gibi anne yemeğiyle karnımı doyurdum. Aile, psikolojiye bire bir!

7 Aralık 2016 Çarşamba

"Ruh sıkıntısına iyi gelecekler" listesi

Bu akşam kitap kulübünde Lolita akşamıydı. Kitabı okumakta ne kadar zorlandıysam, duygularımı anlatmakta da o kadar zorlandım, hatta anlatmadım, anlatmamayı tercih ettim. Konuşmaktan ziyade yazarak kendini ifade edenlerden olduğum için belki de... Yok ya ondan değil normalde her toplantının gevezesi cıvıtanı olurum, bu defa düşüncelerimi toparlamakta zorlandım, lafı evirip çevirmenin manası yok.

Roman, hastalıklı bir ruhun bir çocuğa aşkıydı, bu kadar aslında. Nefis bir anlatım, harika tasvirler, aklında canlandırması bile içinin daralmasına sebep olurken okumadan edemiyorsun. Bu kadar. Nabokov, bir dahi. Lolita ise bir dahinin elinden çıkma bir şaheser. Kabul etmeyeceğiz de ne yapacağız? Okunmalıydı, okunurken anlatımın "mürekkep yalamış" damaklarda tat bıraktığı kabul edilmeliydi. Okundu, kabul edildi.