1 Kasım 2010 Pazartesi

10.000 mimi

Bakmayın tüketim çılgınlığının ve kapitalizmin neferliğini yaptığıma, aslında iflah olmaz bir istifçiyim ben.

Öyle kolay kolay para harcayamam – Arca’dan başka ki ona da kendimce dikkatli para harcıyorum - .

Sene 2004. İlker de ben de fosur fosur tiryakileriz. Ben 7 senedir filan içiyordum pek de severek içerdim. Neyse sigaranın fiyatı yükselince hatırladığım kadarıyla o zamanın parasıyla 3,5 milyon filan, bir hesap ediyoruz, ciddi rakam! İlker’le kafa kafaya verip hesap yaptık, her ay o para ile neler yapabileceğimize karar verdik. İlker DVD koleksiyonu olmasını istiyordu, bir heves başladı, her ayki sigara parasıyla orijinal DVD aldı. Ben de giysi alırım dedim, gören de giyim kuşama dünya para harcıyorum sanacak. Sonra ne mi oldu? İlker 6 ay sonra sigaraya başladı, ama DVD almaya devam etti, şu anda 1000’e yakın DVD’si var. Ben ? Sigaraya hiç başlamadım ama benim para önce emeklilik sigortası oldu, sonra kenara koyma parası oldu, sonra… Sonrası yok kenarda bir yerde işte: )

Banka hesabının beni sıcak tutmasını seviyorum. Kenarda param olmalı ama az ama çok. Olmadığı zaman kendimi kötü hissediyorum. Bir yerden para geldi mi, hemen kenara konacak! Dolayısı ile Arca için o kadar para havadan gelse hiç düşünmeden geleceği için yatırım yapardım. Biliyorum pek yaratıcı olmadı ama napalım beni böyle sevin: )

Nerden mi çıktı şimdi bu post? Çok sevdiğim sadece anne bir mim ile kapımızı çalmış, hemen iki satır yazayım dedim.

Adet olduğu üzere, ben de elim sende yapıp kaçayım :
başak ve çınar
kuzu
sahalara dönmeye göz kırpan tuğçe
birinci tekir şahıs
yeşim (elanınki)

31 Ekim 2010 Pazar

hem hepsi farklı hem hepsi aynı

bilmece bildirmece kaydıraktan kaydırmaca :)
5 toddler... hani ne çocuk ne bebek... ikisinin arası bir yaş döneminde geçiş aşamasını tamamlayan insan küçüğü tür.
en büyüğü 2 yaşını dolduralı hepi topu 4 ay olmuş. en küçüğü ise yer cücesi Arca.
Havanın kötü olacağını varsayarak topolinoya gitmeye karar verdik. Arca ilk defa gidecek böyle bir ortama. Nasıl anlatsam? Parka gidiyoruz dedim.

Hayat, Hülya, Elif, Nil... ve pek tabii diğer cüceler Ela, Tuna, Ege, Berk.
Oyun alanına girdik...

Naçizane gözlemler...

Ela(21 ay), Hülya'nın deyimiyle o bir amazon!! Ela ortama girdi ve direkt adapte oldu, hatta saniyeler içinde ortamın bir parçasıydı. Hiç yadırgama yok! Onun için kaydırak olsun, tırmanma, atlama, zıplama olsun. Ela'nın bizi kopardığı an!! Nil dedi ki : "Şahsen BEN kayamazdım!!"


ve son olarak bizim oğlanlar yorgunluklarını ara öğünle giderirken Ela hala orta pistte dans ediyordu.

Berk... 2 yaşını dolduralı henüz 1 ay oldu. Hiç sağa sola bakmadan direkt büyük çocukların oynadığı kaydırağa daldı. Dedim ki "Nil hayrola? geldiniz mi siz buraya daha önce? Berk ne güzel patır kütür oyuncaklara daldı?" ona göre kreşten alışkın, yoksa zor. Olabilir ama bayıldım. O nasıl bir özgüven, hiç arkasına bakmadı.

Yine Arca ile tatlı münasebetleri oldu. Bunlar ilerde garanti kanka olacaklar.

Ege... 2 yaşını dolduralı 1 aydan biraz daha fazla oldu. Tunayla birlikte zıp zıpın dibine vurdular. O nasıldı hatırlamıyorum, Hülya anlattı, Tuna Ege ayakkabısını çıkardı diye, çıkarmak istedi, Ege de Tuna çorabını çıkarıyor mu diye kenardan kesti:P Çıkarsa anında çıkaracak. Arca'nın araba gözüne hoş görününce şansını denedi, Arca ödlek düdük bastı yaygarayı, Ege de "efendilik bende kalsın, küçüğü üzmeyelim" dedi diğeriyle oynadı canım benim!

Tuna... en büyükleri, ortamın paşası (puhahaha)! şaka bir yana Arca sürekli Tuna'yı kesiyor. Turuncu kamyonu sırf o oynasın diye getirdi, benzeri Tuna'da var ya. Tuna için tüm oyuncaklar hikaye gibiydi, o kaydırağın 3 katı kadarına tırmanmışlığını bildiğimden Tuna'nın rahatlığı hiç şaşırtmadı beni.


Arca... kan bağımız olduğundan en çok onu gözlemledim, daha doğrusu gözümü üzerinden ayırmadım mecburen:) Evden çıkarken dedim ki Arca'ya 2 tane araba alabilirsin. Kırmızı kamyonun yanında üzerine binilebilen mcqueen'i seçti. Eh seçenekleri sınırlamazsan olacağı bu. Dedim ki arabaya sığmaz, bak bu Tunanın çöp kamyonundan hem o da oynar belki, o zaman bipbip'ten vazgeçti. Tabii bu hadise bi tarafımızda patladı. Çünkü bipbipe benzer arabalar varmış, Arca iki tanesini sahiplendi, en az 20 dakika ne bindi, ne paylaştı, sadece elinde tuttu.

Psikolojide bir analizi vardır kesin. Bir ara kaydıraklara gitmek istedi, sanırım, bırakmak da istemedi, beraber gitme girişimlerinde bulundu. Örneğin Elanın daldığı o kaydırağa yaklaşmak Arca'ya 15 dakikaya maloldu. Hatta o hani büyük çocuk kaydırağı var ya, orada sanırım yarım saat harcadık, sadece tepesine tırmanmak için. iki basamak tırmanıyor, 3 defa arkasına bakıyor, sonra birkaç defa geri dönmeye çalışıyor, sonra gözleri beni arıyor, ses etmezsem surat buruşuyor. Görünce, cesaretlenince devam. ÖDLEK!! kibarcası TEMKİNLİ:)

Tadını alınca kudurdu. Biya, biya (bir daha) diye diye defalarca bindi. Zıp zıp daha kolay oldu onun için, önceden alışkın olduğu bir oyuncaktı. (kanepe:P)

Hatta takla attı, çok hoşuna gitti, bir daha denemesin diye kırk takla attırdı bana. Dönüşte yemeğe gidiyoruz uyutmamak için de bir kırk takla atmışımdır. Sohbet etti, akayaylayını (arkadaşlar) saydı, oyunlardan atladığım olunca (bop-top) hatırlattı. Bu güzel günün Arca için ne kadar faydalı olduğunu bugünkü park tecrübesinde anladım. Kaydırağa kendi başına çıktı ve kaydı. Doktor çıkmış çocuğunun diploma törenindeki haklı gururu vardı dolan gözlerimde:)))


Hepsi birbirinden o kadar farklı ki aslında, ama hepsi kuru üzüm söz konusu olduğunda aynıydı!! hiçbiri hayır demedi:)
Canlarım seviyorum hepinizi!!

26 Ekim 2010 Salı

Bizim evin oyuncak gurusu



Benim bu hal vaziyetimin tıpta bir tanımı var mı? Ben bilmiyorum açıkçası.
Aklım fikrim sürekli Arca’ya bir şeyler almak üzerine çalışıyor. Geçtiğimiz haftalarda giyim kuşam eksikleri vardı, tamamlamadan rahat edemedim. Bakınız ,tüketim çılgınlığı… Giymediği oluyor mu? Samimi olacağım, olmuyor! Hepsi mutlaka giyiliyor. Daha az olsa eksikliği hissedilir mi? Ona da hayır, yani daha azı ile idare edilebilir bence de ana yüreği el vermiyor:P (Gören de tek kat giysi ile bütün kışı geçiriyoruz sanır) Bu arada gri pantolonum basenden patladıktan sonra sadece 1 (yazı ile bir) adet işe giyilecek pantalonum var ve hala kendim için alışverişe çıkmadım. Cimri bünye Arca söz konusu olunca bir anda şifa buluyor, nedense?

Sonra hemen her ay bir kitap listesi var. Giysilerden daha çok parayı kitaplara veriyorum, inkar edemeyeceğim. Bir taraftan övünüyorum ama bazen topuzun ayarı kaçıyor gibime geliyor. Son günler kisd sağolsun bir kitap anketi attı ortaya, yanıtlayan anneleri tıklaya tıklaya kitap listemi şişirdim. Misal bugün kredi kartım döndü ya zaten sepetimde olan kitapları bir tıkla sipariş verdim, şimdi bekliyorum gelsinler… Okumayacak mıyız? Yine samimi olayım, okuyacak biliyorum. Kitapların içinde kendimizden geçiyoruz.

Bizim yollardan önceden geçmiş annelerin önerileri çok işe yarıyor. Özellikle boyama konusunda, sonra oyun hamurları. Uzman görüşleri (Başakçım sağol) silkeliyor beni örneğin. Gereksiz tüm oyuncaklardan kurtulma kararı çok gecikmedi ve karar hayata geçirildi. Yapılandırılmış ve yapılandırılmamış oyuncak kavramları günün çorbası ailesinin evine girdi hatta günlük yaşam dilinin bir parçası oldular.

Oyuncak demişken… İşte bu kısımda kendimce tespitlerim var. En çok sağdan soldan kopya çektiğim konu bu. Oyuncaklar pahalı, gerekli gereksiz mi, o kadar para verildiğinde oynar mı beğenmez mi? İşte bu noktada mutlaka kulak kabartıyorum. Mesela Hülya’nın Tuna ile aralarında 6,5 ay var, biliyorum daha onunla aynı gelişim seviyesinde değil ama Hülya ne alsa Tuna’ya bir süre sonra zamanı gelince Arca da keyifle oynadı. Mesela araba rampası, hatta bizim rampa kırıldı da sadece arabalar kaldı. Sonra çöp kamyonu. Hatta bir gün IKEA da geziyorum gözüm bir oyuncağa takıldı, aşina geldi, Hülyayı arayıp sordum, nasıldır işe yarar mı, sizde var mı diye. Hani bu kadar da yüzsüzüm:P Ama fiyat yüksekti, boşver dedim. Dün Hülya Kipa’dan aldığı tren setinden bahsetmişti, Tuna'nın bayıldığıdan. Hemen yazdım aklımın bir köşesine. İlker Kipaya gidince o set aldırıldı, nerden çıktı bu deyince hemen Tunayı referans gösterdim, “haa tamam o zaman” dedi, fazla sorgulamadı. İşte böyle Tuna bizim evin oyuncak gurusu. Bazen kendimi psikopat gibi oyuncak sohbetlerinde “oyuncak” anahtar kelimesine yoğunlaşırken yakalıyorum. Allah ıslah etsin diyorum, tedavisi var mı? Peki tıpta bir tanımı? Bizim oralarda “gördüğünden g.t koparan” derler. Ben “tecrübelerden feyz alıyorum” diye kibarlaştırıyorum.

Sonuç? Bizim hantal orta sehpa vardı ya hani evden bir türlü şutlayamadığım? Artık Arca’nın tepesine çıkmasından daha ulvi bir görevi var sehpanın… Buyrunuz.



Not : Fotoğraflar yeni aletin ilk mahsülleri:)
Diğer not : Arca ilk kurulumda fazlasıyla aktif olunca bu manzaraları o uyuduktan sonraya bıraktık ve çocuklar gibi oynadık:)

25 Ekim 2010 Pazartesi

Sağlık olsun

Bu aralar Tübitak erken çocuk kitaplığından “Yeraltında”yı okuyoruz Arca’ya. Çok ilgisini çekti yeraltındaki trenler. Hadi dedim Kemeraltı’na inelim. Kemeraltı’na araba ile gidilmez, yani gidilir de ben gitmem! Park yeri sorun, ben kapalı otoparkta kolon gördüm mü dayanamayıp dalıyorum filan… gerek yok. Bu sebepten araba ile Üçyol’a gelinir, araba bırakılır, metroya binilir, mis gibi seyahat edilir. Bu programa bu defa Arca’nın da dahil olmasına karar verildi.

Öncesinde “kılım döndü ne yapayım” gibi sorunların bile paylaşıldığı “İzmirlianneler” mail grubuna danıştım. Şaka bir yana güzel bir platform, güzel faydalı paylaşımlar oluyor. Birkaç tane bildiğim çokça da bilmediğim yerleri tarif etti anneler sağolsun. Ananeyi de kafaladık… Böylece cumartesi planı yapıldı.

Çıktık yola…

diyerek başlayacağım bir post olacaktı. Ama olmadı. Çünkü Cuma akşamı eve geldiğimde, fonda “kul kurar kader gülermiş” şarkısı dönmeye başlamıştı. Arca’ya sarıldım, hmm biraz sıcak ateş mi var acaba dedim. Ölçtük 37,5.Yemek yedik, bir daha ölçtük 38!! Cuma akşamını Zeyneplerde dvd izlemeye ayırmıştık, hatta ateşi sıklıkla kontrol ederken dvd seçiyorduk İlkerle. Şarkı “nedense” kulaklarımda. Bu arada geleceğiz dedik ama hadi bir daha ölçelim diyor, erteliyoruz. Halbuki çanta bile hazır, biz giyinik. Yok 38,3 ü görünce vazgeçtik. Diştendir diyoruz ama Zeyneplerde de bebek var, bulaşıcıdır belli mi olur. Ateş düşürücüye başladık. Gece 39’a fırladı ve hatta Arca kustu.

Sabah ateş düştü, ama ateş düşürücünün etkisi kısa sürüyor. Doktoru aradım, akşama kadar orda olduğunu söyledi, ateşte farklı bir trend görürsek getirmemizi istedi. Öğlen yattı, bu arada belki de ömrü hayatında 2. Kez iştahı kesildi. Öğle uykusu sırasında ateş 38,5 in altına inmedi, İlkeri aradım uyanınca götürüyoruz dedim.

İlaç saati geldi ama doktor başka bir şey verir diye içirmedik, doktorda 39 un üzerine çıktı. Enfeksiyon! Bu ay güya doktor kontrolünü atlayacaktık, ne zaman böyle desek bir arıza çıkıyor! Antibiyotik! Ben anti-antibiyotikçi bir insan değilim. Antibiyotik vermeyeceğim diye kasmıyorum. Doktor uygun görürse verdiğimde de üzülmüyorum ama sanki bu ara sıklıkla oldu gibime geldi. Yok Türkiye ortalamasının altındaymışız. Bir de kreşe filan gitse doktorla akraba olacağız. Dedim ki “nereden kapmış bu enfeksiyonu?” artık nasıl sorduysam, dedi ki; “ ne yapacaksınız? İntikam mı alacaksınız?” “evet fena fikir değil!! Yakalarsam öpeceğim:)” Her şeyden olabilirmiş, kısacası CSI’cılığın alemi yok! Böyle böyle bağışıklığı artıyor.

Keyifle eve döndük, lakin ateş nispeten düşmüştü. Akşam ilkerin katılması gereken bir düğün var, tamam keyfimiz yerinde, sorun yok diye düşünüyorum. Arcaya da sırf yesin diye domatesli makka yapmışım, keyifliyiz. İlaç saati yaklaşırken ateş de hafiften çıkmaya başladı. Çünkü Arca “dakat” (yatak) gösterdi ve kitap okumalar başladı. İlacı içti ama ateş düşmüyor, daha da çıkıyor. Böyle durumlar için çok ağır bir ateş düşürücü vermişti ama gece 10’da içmesi gerekiyor önce değil. Defalarca soğuk duşa girdik birlikte, bu arada kesinlikle tepemden inmiyor. Ben lanet olasıca ateş ölçeri doğru kullanamıyorum 39 u görüyorum, garanti gerçekte 39,5!! Ah İlker olsa daha iyi ölçer diyorum. Benim ölçtüklerimin 38,5 gördüğüm an duşa sokuyorum, ben de tabii. Beni bırakmadığı için giyinemiyorum. (zaten ertesi günü cırcırspor olarak soğuk algınlığı etkisini gösterdi) neyse saat 10 oldu, ilacı içti, kendinden geçti ama vücut sıcak ayaklar buz. İlker geldi ve bam!! O kadar duşa hala 39’du ateşi, demek ki bir ara 40 a yaklaşmış. gittikçe düştü, ben de yığılmışım. Gece ilaca devam. Sabah sanki başka bir çocuktu, keyifli neşeli. Gecenin ilerleyen saatlerinde babane de bize gelmiş, kalmıştı, gece yaklaştırmadık uykusu açılmasın diye, sabah görünce şok oldu, sevindi. Onlar oynarken ben biraz uyudum.

Ve Pazar günü ateş hemen hemen hiç çıkmadı. Ama çok keyifsizdi. Hava güzel gel gezelim diyorum “ı-ıh” diyor. Bir ara markete gittik, bu defa da ben kötü oldum döndük.

Pek keyifsiz olunca genelde zıplamalı oyunlar oynamadık. Nopper Legoları sipariş etmiştim – iyi ki de hemen gelmiş : ) (Duploları 2 yaşında alacağız) ben işteyken konuştuğumuzda Ümit abla sevmediğini söyledi ama biz müthiş oynadık. Arabaları için köprü, hayvanları için ahır, ev, sonra robot, araba… çok keyifle oynadık. İlkerlerin de varmış babane saklamış getirecek, parçalarımız artacak. Zaten bizim çocukluğumuzda hemen herkeste bunlardan yok muydu? Bir de boya kalemleri aldık. Arkadaşlarımızın önerdiği gibi “sadece deftere çizilecek” kuralını koyduk, şimdilik iyi gibi, masa illaki boyandı ama onu da Arcaya temizlettim hatta temizlik kısmını daha çok sevdi galiba : ) hızını alamayıp bütün rafların tozunu da aldı.

Güzel neşeli bir hafta sonu planı kurarsın, kader sana güler, enfeksiyon kapını çalar ve işte böyle … Belki de bu sonbaharın en güzel ve son havaları, enfeksiyona kurban gitti. Olsun napalım, yeter ki minikler sağlıklı olsun, yeter ki sağlık olsun

21 Ekim 2010 Perşembe

Çocuk kitapları anketi

Canım kisd mim hazırlamış, ben de çok merak ediyorum yazılıp çizilecekleri, önce kendimizden başlayalım sonra biz de mimleyelim, bu konuda yazmayan kalmasın!!

Boncuğunuza kitap seçerken en çok önem verdiğiniz kriterler neler?

1. Benim vermekten çekindiğim mesajlar olmasın. Mesela Evren güzel bir örnek vermişti, şişmanlığın negatifliği üzerine bir Cemile kitabı varmış. O yazıyı okuduktan sonra Cemile devri bitti bizim evde.
2. Eğlenceli olsun, yeni şeyler öğrensin. Mesela Tübitak Erken Çocuk Kitaplığı şahane bir set. Günlük sohbetlerimizin içinde bazen “hani şu kitapta şu vardı” filan diye hatırlatmalar yapıyoruz çok eğlenceli oluyor.
3. Sağlam olmalı kolayca yırtılmamalı (Arca yırtma işinde çok başarılı!!)
4. Resimleri güzel olmalı, arcanın dikkatini çekmeli
5. Başka çocuklar sevmiş olmalı, tavsiye kitapları çok seviyorum, genelde arcanın da hoşuna gidiyor.
6. Tekerlemeli, ahenkli kitapları seviyorum, okurken kulağa hoş geliyor


Bir kitabın kapak tasarımı sizi cezbeder mi?


Hayır, özellikle kapak tasarımı için kitap almıyorum.

Çocuk kitaplarının didaktik yaklaşımlarını nasıl buluyorsunuz?

Eğlendirirken öğretmeli bence. Çok öğretmeye yönelik kitap zorlama oluyor.

Çocuk kitaplarındaki resimler nasıl olmalı sizce? Hikayesini beğendiğiniz bir kitabı ilüstrasyonlarından dolayı almamazlık ediyor musunuz veya tam tersi oluyor mu? Hikayesi uyduruk olan bir kitabı grafiklerine aşık olarak aldığınız oldu mu? Grafiklerde aradığınız temel özellikler var mı? Varsa nedir?

Çok ayırım yapmıyorum sanırım. Ama resimlerin güzel olması, dikkat çekmesi, gerekli bence. Öyle güzel resimlendiriyorlar ki bazılarını, ben bile gözlerimi alamıyorum resimlerden. Ama dikkat ettim, Arca Atakan serisine de Feridun Oral’ın çizimlerine de ilgi gösteriyor. Galiba önemli olan ilgisini çekmesi. Gerçi şimdiye kadar ilgisini çekmeyen bir kitap olmadı ama ? çok seçici değil sanırım.

Çocuğunuzun şu anda en çok sevdiği 3 kitap hangileri? Bu kitapların bir ortak yönü var mı?

1. NİNO!! Yavru ahtapot olmak çok zor. Hergün mutlaka defalarca okutuluyor, bazen sayfayı çevirmeme izin vermiyor, 5 dakika kadar resme bakıyor. Hani şu trafiğin sıkışık olduğu sayfa.
2. Atakan serisi – bizde süpermarket, park ve ananeli kitaplar var. Atakanı arkadaşı sanıyor bence.
3. Tübitak Erken Çocuk kitaplığı – Ayda, Yeraltında, Gölde, Rüzgarlı bir gün, Yağmurlu bir gün.. hepsini çok seviyor ve eşit seviyor. Ayrım yapamam. Bu kitaplarda belirli bir hikaye yok ya, isimleri kendimiz uyduruyoruz, bu çok hoşuna gidiyor. Mesela Yağmurlu bir gündeki kara oğlan Tuna, uzun boylu olanı Alpi. Rüzgarlı bir gün kitabındaki velet Arca, kız da Nilda.

Ortak bir yönü yok sanırım, kitaplıkta çeşitlilik fazla, hepsini seviyor bence.

Bir çocuk kitabı yazsanız hangi temayı işlemeyi düşünürdünüz, ya da temasız öylesine bir masal mı uydururdunuz?

Arcayı uyuturken uydurduğum masallar genelde ormanda geçiyor, Arca bazı hayvanlarla karşılaşıyor ve sohbet ediyor. Galiba dostluk, hayvan temalı hikayeleri seviyorum.

Çok merak ettiklerim var, hemen sıralayayım...

Evren ve Yavru Su : Hatta geçtiğimiz günlerde biraz anlatır mısın diye rica etmiştim, Tülinsu'nun kitapları ile uyuyan bir minik kitap kurdu olduğunu biliyorum:)

Başak ve Çınar : Çınar adamım !! seni dinliyoruz:)

Hülya ve Tuna : Hülya kaç zamandır yazmıyorsun, belki mim ile ısınma turlarına başlarsın:) ÖZellikle son soruya cevabını çok merak ediyorum.

Aylin : Minik ligten bir temsilci de olsun değil mi?

Kirazım ve Dorit : Buyrunuz:)

ve kasabanın en şık devi ile bizi tanıştıran sevgili sarıçizmeli ve 2 yaş güzeli UE

Ne zamandır haftasonu yazısı yazmamışım


Bu haftasonu için planlar yaparken ne zamandır haftasonu yazısı yazmadığım aklıma geldi.

Bir süredir günün çorbası ailesinin onur konuğu “terrible 2” hallerini saymazsak, aslında acayip neşeli günler geçiriyoruz.

Cumartesi sabah erkenden kalkıp ananeye gittik. Oh mis gibi kahvaltı. Arca her odayı kurcaladı. Ananesinin gümüş tamtan(şamdan)larıyla oynadı. Bizimkilerle iki çift laf ettik. İlker yapı fuarına gidecekti, bizi de götür, Alsancakta turlayalım sonra döneriz beraber dedim, kahveye yetişti. Bu arada Duru ve ablam geldi. Arca Duru’yla kudurdu, çıldırdı, kendinden geçti. Sonra Alsancak’a indik. Fuarın içinden Lozan kapısına yürürken fuar ile ilgili türlü planlarla yaparken yakaladım kendimi. Bir kere fuar İzmir’in en güzel yeri bence. Atatürk’ün armağanı. Çocukluğumun bileğime bağlanan uçan balonuyla – itiraf ediyorum balon beni uçuracak diye korkar, annemin eline yapışırdım - bütünleşmiş bütün anılarının fonunda fuar var. İçinde binbir çeşit bitki, yürüyüş yolları… O artık senede bir rağbet görmeyen enternasyonal fuarı sırasında kullanılan bilmem ne pavyonları artık sadece köhne binalar olarak kalmış. Hâlbuki düzgün caféler açılsa, trafiğe biraz daha kapansa, mis gibi havasıyla çoluk çocuklu ailelerin uğrak yeri olur. Ama katlı otoparkındaki sidik kokusunu hatırlayınca bu hayallerden uyanıveriyor ve bildik “biz adama olmayız” moduna geçiyoruz.

Hava şahaneydi. Arca uyudu uyuyacak, Kordon’a çıktık. Alsancak limanında vapurlara baktık, en kısa zamanda vapura bineceğimize söz vererek el salladık ve ayrıldık. Bütün Alsancak’ı saran inek heykeli sergisine Arca bayıldı. Cumhuriyet Meydanına gelmeden sızmıştı. Ben de Mothercare’e baktım, bu ayki ucuzlukta almaya değecek bir şey yoktu. Sonra twiggy’den panduflara baktım ama Arca uyuduğundan ve denenmeden alınamayacak kadar pahalı olduğundan erteledim. 30 TL yav, sen ne yaptın! M&S’e girdik. Asansöre çıkmak için 5 basamak çıkman gerekiyor ve rampa yok, buyurun buradan yakın! Avrupalı şirketler dünya paraya sattıkları mallarının yanı sıra biraz da “insana saygı” düsturlarını getirseler bizim memlekete ne şahane olur! Puseti kucaklayıp çıkardıktan hemen sonra teessüflerimi bildirdim tabii ki. Arca’ya termal atlet ve içlik aldım. Pijama üstü niyetine. (ve tavsiye ediyorum, Tchibo’nun termal taytı + termal atlet ve içlik ile hiç terlemeden ve üşümeden bir gece geçirdi) Ablam Duru’yu bu şekilde giydirirdi, akıllıca valla. Arca hala uyurken İlker katıldı bize. Yapacak bir şey kalmamış, dönelim dedik. Ananeyi aradım evde Arca’ya göre nefis mamalar var, damladık ananeye. Akşam üzerine kadar evi yine talan ettik. Eve geldik, banyo yapmam lazım, ee Arca artık ancak gece uyur, yalnız da bırakılmaz. Açtım duşun kapısını, bizim odanın kapısını kilitledim, gözümün önüne oturttum Arca’yı, daha önce göstermediğim bir oyuncağı çıkardım. O oynarken ben yıkandım. Komik haller: ) Sonra birlikte ayakkabılığı düzenledik, çamaşır yıkadık, annenin saçlarına bigudi sardık…

Pazar sabah tantanasından sonra Arca arabasının telefonunu buldu. Başladı “bip bip”lemeye. 2 hafta önce Cansu şimşek Mcqueeni çok sevince (hiç oyuncak oynamaz, bu sebepten hepimiz şaşırdık) Arca uyurken birkaç gün denemesi için ona verdik. Artık oynanmayan oyuncaklara para vermekten bıktıkları için önce oynayacak mı görelim sonra alalım dediler, haklılar. Arca 1-2 defa sormuştu, unutturmuştuk Bu defa yemedi. Yıktı ortalığı. Tamirde diyoruz, gelecek diyoruz yok! Neyse utanarak aradım Nazlıyı meğer pek sevmiş Cansu, üzerindeymiş. Çıkarken getirdiler. Bu arada uzay mekiği lazımlığı hani Arca’nın hiç icraati olmayan lazımlığı Cansuya verdik. Sanırım kızlara daha uyun bir alet! Parka gideceğiz, Arca bip bip’ten inmek istemiyor. 1 saat kadar ikna turları… Sonra ikna oldu. Parka yürüdük, parkta coştuk. Arca acayip tembel bi tip. Hala kaydırağın tepesine çıkmak için kucak istiyor, biraz da ödlek galiba. Ne kadar her gün parka götürsen de (Ümit abla götürüyor tabii ki) bünyede olmayınca zor : ) Dönüş meyva saatine rastlayınca manava uğradık. Muzu bitirdikten sonra mannamin(mandalin) diye tutturdu. Dönesiye kadar 2 mandalin yedi. Dönünce acıkmışız, dedim ki ilkere oynayın beraber hemen lazanya yapayım. Ama Arca anneyi bırakmaz!! Neyse marul salatası yapmakla oyalandı bir süre, sonra lazanyaları dizerken kutudan çıkarıp bana verme işi yaptı, bir süre sonra lazanyaları kırmanın daha eğlenceli olduğuna karar verdi. Lazanya fırına girdiğinde yerler marul ve lazanya parçaları ile şenlenmişti.

Ufak bir sınırları zorlama denemesi… Mutfağın bu pisliğinin üzerine bulaşık makinesinin düğmesine basma diyorum basıyor, defalarca denedi hatta oyuna dönüştü. Bende de inat!! Bu defa hiç tepki göstermeden İlkere bıraktım Arcayı, odaya gidip yattım. Peşimden geldi tabii. Dedim ki git babanla oyna kızgınım sakinleşeyim. Ama yumuşak söylüyorum korkmasın diye. Bastı yaygarayı nasıl ağlıyor. Koştu geldi, bi çeşit özür dileme. Sarıldık, baktım yalnız kalarak sakinleşmem mümkün değil, açtım bi şişe şarap, kadehlerde aradım huzuru: ) Terrible 2 sürecini alkolik olmadan atlatırsam iyi. Ya antidepresan yutacağım ya alkolik olacağım ya da Arcayla birbirimize bağırıp duracağız. Alkolizmi seçiyorum bu aralar! Lazanya şahaneydi, “uğraşma kıymalı makarna yiyelim” diyen İlker ilk lokmada doğru karar olduğunu anlamıştı. Arca ilk defa lazanya yedi. Önce temkinli yaklaştı. Makka(makarna) filan diyoruz ama benzetemiyor. Neyse tadına baktı ve resmen zevkten gözlerini kıstı. Klasik biya!(bir daha) ve “mm lezzetli olmuş” işaretleri ile arkaya arkaya lokmalar birbirini takip etti. Arca kendinden geçti. Artık yeni bir kelimesi var : “layanya”.

Akşam babane uğradı, son süt mısırları kaçırmamış pazarda kapmış gelmiş. Arca 1,5 adet mısırı uyku öncesi yedi. (Bakar mısınız sürekli yedi fiili ile biten cümleler kuruyorum, b.k boğazlı Arca!!) Babaneyle kudurdu. Artık Yüko(Şüko) diyor. Bundan sonra zor mamami dedirtiriz. Banyo yaptı, Şüko’nun uydurmasyon Miki ile Tiki masalını defalarca anlattırdı, masal her defasında değişti. Arada başka masal ister misin dedi “Hayım, Miki!” ben bile uyumuşum onunla: )

Tüm krizlerine rağmen mutlu bir hafta sonuydu…

20 Ekim 2010 Çarşamba

Liste kadının anlık dellenmeleri

Durmaksızın yağan yağmur mesaisine ara verdi, taze temiz bir şehir, ılık bir güneş bıraktı ardında.

2 Haftadır yanımda gezdirdiğim bir “yapılacaklar” listem var. Yeliz = liste kadın! 24 maddelik bu defaki. Ajandamdan yırttığım bir sayfaya düşülen notlar. Belli bir yerden sonra farklı kalemle devam edilmiş, belli ki sonradan aklıma gelmiş maddeler. Spiral yırtıkları yer yer koparılmış, muhtemelen telefonda konuşurken elimin altında temizlemişim. 13 maddesinin üzeri çizilmiş. (ayakkabılık, kışlık düzenlemesi, fotoğrafçılıkla ilgili maddeler…) Kalanlar genelde İlkerle karara vardıramadığımız maddeler.

Mesela Arca’nın yatağı meselesi. Hani Heroes diye bir dizi vardı (belki hala vardır bilmiyorum) Güzel bir kadın vardı ama dellendi mi adamları ikiye bölüyordu. Geçen gece rüyamda o kadındım. Ve defalarca gece uyanmaktan ve Arcayı kucağıma almaktan tepem atmış, yatağın korkuluklarını o kadın gibi pata küte haşat etmiş, şömine odunu şeklinde istiflemişim. Kalktım, İlkere anlattım hemen: “Kabul!! Arca için erken olabilir, Arca düşüp kafasını kırabilir, eyvallah. Ben bu yatak işini kendim için istiyorum! Her gece defalarca kucağıma alıp tekrar yatırmaktan, akrobasi ile yatağa girmekten, girince iki büklüm uyuyakalmaktan bıktım! Onun için erken olabilir ama BENİM için TAM ZAMANI!” bu kararlılığıma rağmen ikna edemedim! Yok bi gece dellenip ellerimle o yatağı ikiye böleceğim, o zaman mecburen öyle kullanacağız: )

Diğer madde “Arca’ya boya kalemleri”. Erkenmiş diye 6 aydır oyalıyor İlker beni. Ya tamam ben de tırsıyorum her yeri boyayacak diye, nasıl laf anlar da adam gibi çizer hiçbir fikrim yok! Ama Arca masa başı aktivitesi seven bir tip, hem o mıknatıslı tahta ile çizip duruyor, artık renklerle tanışsın istiyorum. Ama ben alalım diye ısrar ettikçe ve İlker erken dedikçe kendimi öys-ana gibi hissediyorum.

Aynı diyaloglar oyun hamurları için de geçerli. Gerçi dünkü Kuzu Elanın maceralarından sonra ben de 2 defa düşünür oldum ama aylar önce evde hamur yapmıştım ağzına atmamıştı, olur mu olur!

Bir de taa Mayıs ayında İstanbuldan aldığım bir tamir seti var. Masalı, pilli matkaplı kallavi bişey! Artık ortaya çıkarmak istiyorum. İlker görür görmez yok sen bunu kaldır, Arca küçük yazık eder dedi, havalar da ısınıp açık hava aktivitelerine daha çok vakit harcanır diye sustum. Bir de eşzamanlı İlknurun getirdiği küçük bir set olunca ikna oldum. Ben o tamir seti yüzünden uçağa binemiyordum! Yok efendim o matkap silah gibi görünüyormuş! Peh!

Arca’nın oyuncak mevzusunda son nokta! LEGO!! Nurturia’da sohbet konusu olan Nopper’ler belki çocukluğumu anımsattığından bilmiyorum, ben bundan almak istiyorum. Bizde clipo bu ne ondan var ve çok başarısız bence. Güya 18 aylığa uygun diye aldık ama ben bile geçiremiyorum birbirine, çocuk nasıl yapsın!! Arca’nın ilgisi var gibi, o saçma şeylerle uğraşıp duruyor (yapamayınca sinirleniyor). Lego duplolardan emin değilim. Kararsızım aklım Nopper’larda!

Uzun lafın kısası bizim evdeki anlaşmazlık “Arca için erken mi geç mi” noktasında takılıp duruyor!

Ben derdimi biliyorum. Evde gereksiz bir dolu oyuncak var, sevgili Başak’ın son yazısı ile epey emin oldum. Daha işe yarar şeylere yönelsin istiyorum. Arabalar çok, puzzle’lar ezberlendi (Cansu ve Nilda’nınkilerle değiş tokuş zamanı geldi), bul-taklar zaman almıyor artık, kitaplar da tamam! Havalar soğuyup mecburen eve tıkıldıkça evdeki oyun alternatiflerini arttırmak gerekli!

Diğer maddeler mi? Yine benim dellenip karar verdiklerim ve İlkeri ikna turlarına başladıklarım. Salonda Arca’nın tepesine çıkmasından başka hiçbir işe yaramayan orta sehpanın bir süreliğine hizmet dışı bırakılması! Hayır üzerine ikram koysan yine yerinden kalkıp uzanman lazım, çok gereksiz! Zaten küçük sehpalar var koltukların yanına koyarsın olur biter. Ortaya da kocaman alan açılır, oh ne rahat!

Sonra bir büfemiz var bizim! Bence gereksiz! İstanbuldaki evimiz çok büyüktü, doldursun diye almış, içine koycak bir şeyler buluruz canımmm demiştik. Evet bulduk! içinde sadece misafire kullanılan fincan takımları ile son kullanma tarihi geçmek üzere olan içkiler var. İçmiyoruz ki niye 3 şişe martinimiz var hala bilmiyorum. Yurtdışına sıklıkla çıkıldığı dönemde heves edilmiş alınmış, süs gibi duruyor. Bir de Koreden getirdiğim yeşil çay takımı. Sor kaç defa yeşil çay yaptım o takımlarda HİÇ!! Annemlerin yurtdışından getirdiği hediyelikler var mesela, benim için anısı bile yok, kullansam ya ben onları!! O güzel Alman bira bardağı, sonra Mısırdan fincan! İşte dün ofisteki arkadaşlarla öğle yemeği sohbetinde kurulan “sizin evin salonu gereksiz kalabalık” cümlesinin beynimde çaktırdığı şimşekler!! Evet ya sadece eşyaya hizmet!! Bunların yerine kitaplarımı koyayım ben oraya! Dellendim yine!!