11 Kasım 2010 Perşembe

Bir yorumun düşündürdükleri

Hani geçen gün bi yazı yazmıştım içimdekileri paylaşmıştım. Arca’nın bana benzemediğine dair. O yazıya biraz hüzün katmışım gibi geldi sonradan. Aslında farklı renklerin kutlamasını paylaşmak istemiştim.

Neyse … Bir büyüğüm, sevgiyle takip ettiğim Lalenin bahçesi yorumda bir şey yazdı.

Aynen kopyalıyorum:
bir gün Nazlı bana dedi ki- Anne benim yerime hayaller kurma ben çok normal bir hayat yaşamak istiyorum... hayatımın dersini vermişti bana ve o gün orada durdum:))

Yapıyor muyuz? Yapmayanımız yoktur, çocuğu adına hayal kurmayanımız, kehanetlerde bulunmayanımız yoktur. Kimimiz kendisine benzesin ister, benzemesiyle gurur duyar, kimimiz onun adına öylesine dileklerde bulunur. Senin doğrun, onun doğrusu olacak mı? Senin hayatın ayrı, o sana benzeyecek mi? Ona sunduklarımızla ne mesajı veriyoruz? Kendi bilinçaltımıza neleri yerleştiriyoruz bilinçsizce ve ne kadarını onlarınkine enjekte ediyoruz usul usul?

Yok çok derin düşünelim diye yazmıyorum bunları, öyle insanları silkelemek ve topluma kazandırmak gibi misyonlarım yok. Hatta tam tersi! o kadar ince görmemek gerektiğini düşündürdü, Lale hanımın kızı. Ben Arca için şöyle olsun, böyle olsun, böyle akıllı, böyle başarılı, böyle mutlu, böyle böyle bana benzesin, yok burasını babasından alsın derken, bir gün çıkacak ve “ben senin hayallerinin hiçbirini istemiyorum, ben farklı bir rengim farklı bir insanım” diyecek. İşte bu kadar yalın bu kadar basit!

10 Kasım 2010 Çarşamba

AGAGUG!!

Arca Atatürk diyemiyor, dili dönmüyor, ama 365 gün inmeyen mahallenin bayraklarında dalgalanan o yüzü tanıyor. Kendince onu seviyor. Onu anlaması için uzun yıllar var önünde.

Dili dönenlerin ise dili varmıyor onu anmaya, anlatmaya…

Çocuklarımıza bırakacağımız geleceğimiz…

Biz ve bizden öncekiler… sahip çıkamadık, umarım henüz adını söylemeye dili dönmeyenlere onu anlatabiliriz, onlar sahip çıkar.

--------------------------------------------------------

Yılmaz Özdil güzel bir yazı yazmış bugün
Ekim 2007, İzmir.
Alsancak’ın en meşhur dövmecisi Köprüaltı’na gençten biri girer, kolunu sıyırır, dirseğine doğru Mustafa Kemal’in imzası vardır, bir bankada çalıştığını, bu dövme yüzünden işten atılmakla tehdit edildiğini anlatır, tırsmıştır, ekmek parası filan diye ağlar, “silin” der.
*
Hep söylerim, ekmek parası diye ağlayanın maaşını, tavuk gibi buğdayla ödeyeceksin!
*
Adeta bomba düşer dövmeci dükkânına... “Bu gördüğün eller Atatürk’ü yazar, Atatürk’ü silmez” deyip, kapı dışarı ederler. Ve, internet sitelerinden alenen duyururlar: “Ey ahali, madem öyle işte böyle, bugünden itibaren burada, Atatürk’ün imzası bedava!”
*
İlk kim, nerede yazdırdı bilmiyorum ama, Atatürk imzasının furya haline gelmesinin miladı, bu olaydır.
*
Bir ödlek geri adım attı...
On binlerce cesur öne çıktı.
*
Atatürk’e sövme modası...
Dövme modası yarattı.
*
Köprüaltı örnek oldu, İzmir’de yapılan Atatürk dövmesi, 50 bini aştı. Yetişemiyorlar, her gün 30-40 kişi kazıyor vücuduna... Omuzuna, bileğine, iman tahtasına, kalbinin üstüne... Doktor var, avukat var, öğrenci, dekan, ev kadınları var. İstanbul’da patladı... Ankara, Antalya, Bursa, Trabzon, Muğla, Eskişehir dövmecileri artık neredeyse sadece bu imzayı kazıyor. 29 Ekim’lerde, 10 Kasım’larda Mustafa Kemal için ücretsiz çalışan 200’ün üstünde dövmeci var.
*
Dini gerekçelerle dövme yaptırmayan, otomobiline yapıştırıyor. Taksilerin camlarında... Motosikletine, hatta, bebe arabasına yazdıranı görüyoruz. Atatürk imzalı küpe kulaklarda, rozet yakalarda.
*
Ölümünün üzerinden taaa 72 sene geçtikten sonra, hiç tanışmadığı, hiç görmediği insanların bedenine imzasını atan bir başka lider var mı dünyada?
*
Neymiş, işten atarlarmış...
Bizim işimiz Atatürk.
*
Memleketimin güzel kadınları, giydirin çocuklarınızı güzel güzel, doğum günüdür bugün... Çünkü, her 10 Kasım, aslında 19 Mayıs’tır... Cumhuriyet dediğin, korkak babalar tarafından kaybedilir, yürekli evlatları tarafından geri alınır.
Mustafa Kemal, ilebelet payidardır.
Bu ödülü ülkem adına alıyorum
Yılmaz ÖZDİL
10.11.2010
Hürriyet

9 Kasım 2010 Salı

Bana benzemiyor, hem de HİÇ!!

Fiziksel olarak benzemiyor, zaten bunu anlamak için ikimizi yan yana görmek yeterli. Röfleli saçlarımla Moldovyalı bakıcısı gibi duruyorum Arca’nın. Neyse bu meseleyi aştım artık, napalım, anasının şahane güzelliği oğluma geçmemiş: )

Mesele başka.

Çocukken çok hareketli ve girişkendim. Oyunun dibine vururdum. Futboldan, şebnemlere kadar geniş bir repertuarım vardı. Her türlüsünü severdim. Hala dizlerimdeki yara bere izlerinin her birini hatırlarım, güzel birer anı olarak: ) Neyse ortamlara çok hızlı giriş yapmak, çocuklarla hemen kaynaşmak gibi güzel özelliklerim vardı, yabancılık çekmezdim. Güzel özellikler olarak sayıyorum, çünkü bunlar etraf tarafından kabul görürdü ben de bu özelliklerim sayesinde mutlu, keyifli, dışadönük, hareketli bir çocukluk geçirdim. Bundan hiç zarar görmedim.

Şimdi bakıyorum da kendi çocuğumun da kendiliğinden böyle özellikleri olması gerekirmiş gibi bir bilinçaltı geliştirmişim.

Arca çok ama çok farklı benden.

Tatile gittiğimizde çocuk diskosu vardı, Arca dans etmeyi çok sever, daha yürümezken Ezel’in jenerik müziğinde öne arkaya sallanırdı (puhahaha koşarken obua da çalıyor). Dedim ki içimden kesin çocukların arasına dalacak, döktürecek. Yok öyle olmadı. Önce “hadi sen de dans et “ dedim. Yok, ayakları geri geri gitti. Ben oturdum, o bacaklarımın arasına yerleşti, birkaç şarkı diğer çocukları seyretti. Sonra şansımı bir daha denedim, ıh dedi, beraber gidelim mi? deyince elimden tuttu. Pistin kenarına iliştik. İkimiz dans ettik, bir süre sonra (bana göre epey uzun bir süre sonra) diğer çocukların arasında dans etmeye başladı, sonra pisti acayip benimsedi, mini disko bitmesine rağmen hala pistte daireler çizerek koşuyordu.

Geçen akşam İlknurlara gittik, Emrenin yeğeni Arca’dan 3 ay büyük, Yasemin. Nasıl bıcır bıcır tatlı bir çocuk, tam dilli düdük. Arca önce kalabalıktan tırstı, kucağımda iken evdeki herkesi süzdü, Emrenin ablası, emrenin babası, annesi, … diye tek tek herkese yoklama çekildi. Kenarda oynayan Yasemin’in yanına gidecek misin dedik, totosunu daha da yerleştirdi kucağıma. Uzatmayayım bir süre (yine bence epey uzun bir süre) sonra Yaseminle kanka olmuşlardı. Beraber dönen koltukta döndüler, kitap baktılar, koşturmaca oynadılar.

Ha havasında oldu mu bizi şaşırttığı da oluyor. Örneğin bir akşamüstü Göztepede yürüyüş yaparken apartman önünde oynayan çocukların yanına şaşkın bakışlarımız altında hop oturdu, “ee napıyoruz ne oynuyoruz” diye suratlarına baktı, onlarla yakalamaç oynadı. Hmm şöyle bir bakıyorum da bu sanırım tek örnek. Zaten biz de şok olmuştuk, hiç Arca davranışı değil.

Kısacası Arca asosyal bir çocuk değil, başka çocuklarla bir şekilde iletişimde, sadece kendinden biraz daha büyük ve baskın çocuklardan tırsıyor, geri adım atıyor, kendinden daha sakin çocuklarla da daha girişken bir yapı sergiliyor.

Bunları Topolino’ya gittiğimizde düşündüm, hani her çocuk farklı demiştim ya… Arca’nın sadece arabaları elinde tutarak durduğu o 20 dakikalık süre, epey uzundu, derin derin düşünmeme imkan verdi, baksana çocukluğuma bile indim: ) Gerçekten ben bir Ela, bir Ege idim çocukken. Tamam itiraf ediyorum, belki o kocaman kaydırak benim için bile zor bir deneyim olurdu ama en azından onlar gibi direkt dalardım ortama. Hayat’ın yüzünde annemin çocuk yelizin peşinden koşarkenki ifade vardı o gün. Onlarda kendimden bir şeyler bulduğum için takdir ettim belki de, vaayyy dedim.

Arca bence muhteşem bir çocuk, belki böyle temkinli, önden sorgulayan, bir durup düşünen karakteri ileride onun için artı bir özellik olacak, bilemiyorum. Arca’nın büyümesini seyretmenin ve bunun bir parçası olmanın kendi adıma benim için zor bir süreç olacağını seziyorum. Bendeki tezcanlılık, hareketlilik, çocukluğumdaki girişkenlik Arca’da yok.

Farklılığımızı kabul etmek en başta biraz emek istedi zaten, onu olduğu gibi kabul etmek zaman aldı. Onun adımları ile ilerlemek benim için de ilginç bir deneyim olacak.

7 Kasım 2010 Pazar

Mandalin kokulu haftasonu

Evin erkekleri uyudu, hatta bir tanesi epey önce uyudu, sonrasında mutfağı topladım, kahve yaptım, 2 haftadır kaydetip izlemediğimiz dizileri izleyelim diye İlkere söz vermiştim, uyukladığı koltuktan uyandırıp kahve ile dünden kalan cheesecake koydum önümüze, ikinci dizinin ortasında baktım uyudu, kapattım televizyonu. çamaşırları topladım, çamaşır astım, banyo yaptım, 3 hapşırığı müteakip mendillik olmuş burun akıntısı ıhlamur alarmı verdi, koydum demliğe ıhlamuru, oturdum. Önce kisd'e mail yazdım, sonra bizim ekiple ufaktan program yaptım, ıhlamuru limonla tanıştırdım aralarını yapmak için bal ekleyecektim kalmamış artık bıraktım kendi hallerine.

Güzel bir haftasonu... Cumartesi sabahtan ananede kahvaltı, Arca ananede kalır yeliz fotoğrafçılık kursuna kaçar. Şahane bir ders geçirir, dersten çıktığında artık "ışık" onun için eskisi gibi değildir. Artık "ışığın" anlamı değişmiştir. Hayatın akan her sahnesi artık onun için bir fotoğraf karesidir. Lakin Kordon'da fotoğraf çekmek için vakti yoktur. Biri ablasının doğumgünü biri de akşamki dostlar için olmak üzere 2 cheesecake ile Alsancak sokaklarında park yerine ulaşmaya çalışır, beyninde binlerce kare fotoğraf ile. Aksi gibi trafik de sıkışık, neyse bir şekilde ananeye ulaşır, Arca'yla ufak bir ayşecik filmi çevirmeleri için "vee... motor!" repliğini duymaya ihtiyaçları yoktur!! Derken Duru'nun geldiğini haber veren zili duyduğunda kalbi küt küt kapıya koşar " kim o?" der. Der valla!! Sonra ikisinin en büyük ortak yanı... biri okumayı biri okutmayı seviyor...

"Of ya kaç yaşıma geldim hala mı doğumgünü!!!" diye sızlanan ablam cheesecake'e daha fazla karşı koyamaz, tatlı sohbetler yapılır. Neyse ki geçen gece Duru giderken ortalığı kaldıran Arca bu defa ayrılığı metanetli karşılar. Ablamlar annemi ananeme bırakırlar biz de eve yollanırız. Dostlar gecesine cheesecake damgasını vurur, Zeynepin sütünü garanti arttıracağı söylenerek bol bol yedirilir.

Pazar sabah kahvaltı için hala, emmi ve mamami ile Çakıl'da buluşmaya karar verilir. Burası mandalin ağaçlarının arasında harika bir yer. Öyle 3-5 ağaç değil bildiğin dönümlük mandalin bahçesi. Arca "mannamin"lere dalar, ağaçlardan toplamak serbest, Arca mutluluktan mest.

Kahvaltıda kuruyemiş getirmişler, güzel bir hoşluktu. Arca kahvaltısını evde yaptığı için kuru kayısı, incir ve üzümleri ve pek tabii mandalinleri götürmekle yetinir. Parkta oynar, çimlerde koşar, yorulunca arabalarıyla masada oynar. Oynar, oynar... Anne de dünkü kursun pratiğini yapar. Ancak ayar konusunda iyi bir seçim yapmadığını ahanda buraya fotoları koyunca fark eder. Bir de buraya koyamayacağı fotoğrafların - çok net ve yakın çekimlerindeki göz etrafı kırşıklarının derinliğini!!! böhüüü!!!

Uzun lafın kısası güzel bir haftasonunu elimde mendil kafamda bigudiler, kulağımda Arca ve damağımda ıhlamur ile noktalıyorum.

5 Kasım 2010 Cuma

Amaan ko gitsin!!

Bugünün Cuma olması neşemi yerine getirmeye yetmiyor. O çocukluğumda öle bayıla içtiğim sandozun bir benzerini attı İlker çantama, iyi gelirmiş. Hayır gerçekten kötü. O pastiller de beni idare etmeyecek, biliyorum. Çok keyifsizim ama asıl sıkıntımı biliyorum ben!



Arca günlerdir uyumuyor.

Uyku sorunsalı vol.bilmem kaç!!

Uzun zaman olmuştu uykudan şikayet etmeyeli. "Yatır kaldır"ların yazı dizisi olduğundan beri bir olgunluk gelmişti üzerime. “hmm yoksa hidayete mi erdim? Bak oluruna bırakınca oluyor mu ne?” bile demiştim. Meğer başıma gelecekleri ön görememişim.

Bu uyku denen kabus ara sıra şekil değiştirip hortluyor. Yaş ilerledikçe sebepler değiştikçe o da gelişiyor güçleniyor. Her zaman aynı strateji iş görmüyor. Her enfeksiyonda farklı antibiyotik kullanmak gerektiği gibi alternatif tedavi yollarına ihtiyaç duyuluyor.

Artık iyice cinleşen cüce, kök söktürmenin farklı yollarını keşfetmiş durumda. Üstelik anababa yatağının tadını almışken bırakmak istemiyor haklı olarak. Tatilde üçümüz birlikte yattık, ne güzeldi diyemeyeceğim, onun için güzeldi bizim için zor. Yediğimiz tekmeler kahvaltı sohbetlerinin değişmez malzemesi oldu her sabah. Üstelik ezeceğiz diye korkuyoruz, daha doğrusu ben korkuyorum, uykular delik deşik. Sonra kimi günler sık sık kalkar oldu, bazı günlerse bütün gece uyudu. Özellikle bir tespit yapmak zordu, kısacası belirtiler değişkenlik gösteriyordu.

Hastalık ile birlikte, yatağa birlikte girmek anneyle el ele göz göze uykuya dalmak alışkanlık halini almaya başladı.

Bu arada iyi gelişmeler de olmuyor değildi. Örneğin yaklaşık 1 yıldır güven nesnesi yaratma çabalarımız Arca’nın tek gecelik ilişkileri ile çeşitleniyor, bir türlü tek nesneye odaklanamıyordu. Derken bir gün İlknur bir ayıyı hayatımıza soktu. Ayı yogi dedik kendisine, Arca kısaca AYİ diyor. Evet biliyorum çok yaratıcı değil. Hemen benimsemedi, biraz zaman aldı ama sonunda oldu. Ayısız bir yere gitmez olduk. Hemen aynısından (maalesef 1 ton açık renk) aldık ve sakladık, yedek olarak. Belli mi olur ya kaybolursa? Ben bu işten memnunum ama gece uyanmalarına, yatağa sorunsuz gidip kendi kendine uykulara dalmalarına çare olmadı Ayı. Kısacası tam amacımıza ulaşamadık.

Derken bazı stabil durumlar kendi belli etmeye başladı. Birkaç hafta boyunca, uyku rutinine başlama ve uykuya dalma arasında geçen süre epey uzamaya başladı. Özellikle 1,5 saati bulduğu gün, bu işte bir gariplik var dedim. Çok kısa geçeceğim…

Akşam eve gelirim, yemek yeriz.

Sonra kudurmacalı oyunlar, mümkünse dans-müzik vs…

Saat sekiz buçuğu geçerken ritim düşüyor, pijama süt ikilisi sahneyi alıyor, sonra kitaplar seçiliyor. Akkayay (arkadaşlar) – ayu, elly (fil), tavtan (tavşan), gogo (küçük ayı), panda, bakkumba (kaplumbağa), kuup (kutup ayısı) – yatağın içine özenle sıralanıyorlar, kitapları onların da dinlemesi lazım. Yatağa giriliyor. İlla ki her bir kitap birkaç defa okunuyor. Sonra masallara başlıyoruz, en az 2 masal okunuyor. Su baş ucunda, istiyor, içiyor, aydedeye el sallanmak isteniyor, balkona çıkılıyor, baba özleniyor, huzuruna çağırılıyor, öpülüyor, birkaç hikaye de baba anlatıyor, bu arada anne görüş alanı içerisinde mi kontrol ediliyor, baba sepetleniyor, anneye sarılıyor, kapı gösteriliyor, pek dirayetli anne kesinlikle dışarı çıkmıyor ama aynı dirayeti kucağa almak konusunda gösteremiyor, bir süre kucakta pışpışlanıyor, - bu süre zarfında sabır konusundaki uzmanlık sınavını tam geçecekken dellenmeye başlıyor – “yeter ulen yat zıbar” noktasına geliyor. Arca tınmıyor, eylemlerine devam ediyor, bağırmakla çözemeyeceğini anlayan anne, döt kadar yatağın içine sığışıyor, birbirlerine sarılıyorlar, Arca uyuyor. Yok uyumuyor zira anne daha telsizi aldığı an “anneeeaa” diye bir ses ile tekrar odaya giriyor, döngünün son 10 dakikası tekrarlanıyor, ve bu 3 defa daha tekrarlandıktan sonra Arca uyuyor, çoğu zaman anne de onunla uyuyor.

Nasıl? Şahane bir rutin değil mi? Böğürmek istiyordum!

Peki tamam, hadi böyle uyuduk diyelim, hadi her şeyi bir kenara bıraktım elele gözgöze uyuduk diyelim. Gece hemen her saat başı uyanmalar, çığlık çığlığa ağlamalar. Hastalık için doktora gidip sormasaydık, “diş var mı” diye, 2,5 yaş dişleri erkenden çıkıyor diye kendi kendimizi kandırıyor olacaktık.

Hülya dürttü, “napıyorsun, yine kendini prob yapmışsın, ver eline ayıcığını öp kocamanından, kapat ışığı çık, Tuna artık böyle uyuyor !” Evet “Hülya = prob tespit ve savma uzmanı”. Yapma yav yine mi prob olduk? Bir insanın bünyesi bu kadar mı probluğa yatkın olur, hey Allahım!

Adım büyük, hemen atamadım, temkinli yaklaştım.
Önce küçük bir diyalog ile alıştırma turları …
Yeliz : Tunayı biliyorsun annecim?
Arca : Una!
Yeliz : Evet tunanın annesi hülya ile konuştuk.
Arca : hülla
Yeliz : Hülya dedi ki Tuna artık büyük bir çocuk olduğu için annesi uyutmuyormuş, kendi yatağında ve kendi kendine uyuyormuş. Artık sen de büyüdüğüne göre Tuna gibi kendi kendine uyuyabilirsin. Hatta Ela, Berk, Ege ve Alpi de aynı Tuna gibi uyuyorlarmış.
Sonra yatağa gidiş ve anne yatağın yanında beklerken Arca uykuya daldı, tüm süreç (pijama, süt, diş fırçalama, 2 kitap ile sınırlama…) sadece 40 dakika sürdü. Ve bu hadise birkaç gece bu şekilde sürdü. İşin güzel tarafı gecede sadece 1 defa kalktı ve sadece su içip tekrar yattı.

Geçen hafta yaşadıklarımızı Hülyaya anlattım. YETMEZ AMA EVET :P dedi. Öncelikle yatakta bırakıp çıkmalısın dedi, dedim Arca daha küçük Tunadan, bişey olmasın, yok dene dedi. Sonra dedim ki Tuna minicikken emziğini bulurdu yataktan şimdi de suyunu bulup içiyor, seni çağımıyor? Ne iş? Çünkü kendi koyuyor dedi. Hmmm güzel detay!!

Tam olayın ikinci önemli adımını atmaya kendimi hazırlamıştım ki, her şey tepetaklak oldu. Yok uykuya geçişler hala şahane, hiç sorun yok, artık “tuna” hikayesi bile anlatmıyorum, direkt yatıyor. Ama yanından ayrıldığım an yaygarayı koparıyor. Sorun yok. Bir süre böyle idare ederim. Sorun şu ki; günlerdir uyumuyor. Hadi bir gece burnu akıyordu anladım. Günlerce üst üste gelince çok hırpaladı beni, dün akşam bir de hastayken tüy dikti. “Çıkarr” diye bağırdı bir ara. Bezi çıkardım bir daha da taktırmadı, sadece bana sarılıp duruyor. Yatmak da yok, koltukta oturuyoruz. Uyuduktan sonra bezi taktım, bir süre sonra yine başladı. İlginçtir, arca bezsiz dolaşmıyor ki alışmış olsun çıplak popoya? Sadece kakasını ara sıra da çişini yapıyor lazımlığa, sonrası hep beze.

Neyse sonuç? Yok bilmiyorum. 2 yaşından sonra düzelir mi? Geçer mi? Bir derdi mi var? Yok be ne derdi? sabah ben sürünürken adam balonlarıyla oynuyordu, haldur huldur koşuyordu. Bütün günü de harika geçiriyor, ee ne o zaman?

Bütün huysuzlukları geceleri hortluyor.

ARCA = KURT BEBEK

Öyle keyifsizim ki … kafa yoramıyorum bile. Amaan ko gitsin!!

2 Kasım 2010 Salı

benim bebem muhteşem!

UYARI : Bu adı üzerinde bir “benim bebem muhteşem” yazısıdır. Kendisinin b.kundaki boncukları dizdim dizdim, 2 sıra kolye yaptım, biraz yazıp tatmin olacağım. Bu aralar pek bi sevişkeniz, iyi taraflarını yazayım da olur da büyür açar okur, “ulen ne iğrenç bir bebekmişim anamın anasını ağlatmışım” demesin yavrucak, özgüveni neyim zedelenmesin.

Arca’nın kitap sevgisi

Öyle alttan alttan imaya gerek yok! Bizim oğlan kitap seviyor abicim! Hani övünülecek bir şeyse bu, totom kalkabilir, günahtır indirmeyiniz!!

Kargodan gelen paketten çıkan Kirpi ile kestane… eve gelir gelmez daha elimi yıkamadan oturtup okutturdu bana.

alt metin: bütün gün çalış, sonra gel üstünü bile çıkarmadan bebenle ilgilen!! Vallahi muhteşem bi anneyim:P
içses : yok öyle diil yiyosa dur bi elimi yıkayayım de, Allah yarattı demez basar yaygarayı


Sandım ki beni beklemiş! Yok babaneye ve ÜT’ye sonrasında İlkere defalarca okuttuktan sonra bir de benden dinlemek istemiş. Diğer paketi açmamışlar, kitap mı bilememişler. Halbuki paketin büyüğü oydu. Kasaba’nın En şık devi top 10 listesinin tepesine yerleşince, üzerine sevgili Evrenin Julia Donaldson kitapları ile ilgili yazdıkları birleşince, diğer kitaplarını almaya karar vermiştim, bu ayki listenin çoğu bu yazara ayrılmıştı: Tostoraman, Değnek Adam, Pırtık Tekir. Atakan serisinden 2 kitap daha eklendi ayrıca.

Yemekten sonra Arca’ya kargo paketini açtım ve odadan çıktım, hepsini tek tek inceledi, sayfalara baktı.
alt metin : entel bebe kitap inceliyor

Böyle bir 10 dakika sadece yeni kitaplarını sevdi. Ben de çaktırmadan seyrediyorum: ) Yatağa yerleştik, önce Atakanlar okundu. Önceki 2 tanesini yırtıp kendisi çöpe atınca özlemiş belli ki.

kendini telkin edici içses : evet fazla kitap seviyor, sevgisini pek haşin gösteriyor yavrucak, yoksa öyle hırçınlıkları hiç yok bebemin

Değnek adamı okuttu önce ama adapte olamadı galiba pek sarmadı. Tostoraman’dan açıkçası tırstım hani canavar gibi bişey korkar mı acaba oldum, hatta okurken araya kahkahalar filan sıkıştırdım, komik kitap havası verdim. Bayıldı!!
alt metin : evet bebesinin tepkisini öngörebilen, strateji belirleyebilen muhteşem bir anneyim:P

O gece hiç oyun oynamadık, sadece kitap okuduk.
alt metin : diyorum işte, muhteşem anneyim!! Ama bebem de süper entel bebe, okuyor, okutuyor
içses : hay ağzına mıçayım ezeli de kaçırdık!!


Arca’nın damak tadı

Pazar günü yemeğe gittik, İlker büfeden fırında baharatlarla pişmiş patates getirdi, tadına bakmadan Arca’ya yedirdi: “ACİİİ” dedi. Evet dostlar Arca henüz acı yemedi ama tadının acı olduğunu biliyor. Nasıl? Bizim oğlan gurme!! 2 gün karı koca “allahım bir gurme yetiştiriyoruz, yakında şarap tadım kurslarına da başlatırız, evet evet o bir gurme” şeklinde birbirimizi ortak ürettiğimiz mahsül için tebrik ededuralım, ben olayı sabah ÜT’ye anlattım.
- Hee biliyo tabii canım, geçende eline verdiğim biber acı çıktı, epey bir içine işlemiştir, dedi. Sağolsun bizim balon tısladı: )
Bir de çirkini öğretmiş, sağolsun, beğenmediği yemeğe yaftayı yapıştırıyor. Artık sadece makka, piza, pide, ayyan… bu damak tadı denen illet bize yemek seçme olarak geri döndü!

iç ses alt metin filan yok hadise kabak gibi ortada işte!!!

Arca’nın oyuncak konsantrasyonu

Evet bizim oğlan hem entel, hem gurme, hem de oyuncak konusunda muhteşem. Özellikle oyun oynarken dikkat çekici derecede konsantre :))
Ben sustum video konuşsun.
Sesli izlemeye çalışın, hayvanların seslerini çıkarmaya çalışıyor.



Şimdi postu burada kessem diyeceksiniz ki "ne güzel oynuyor çocuk!" öyle değil işte, olayın devamında Arca acayip sinirlendi, yıktı döktü. Hehe tabii çekmedim o görüntüleri. Hiç yakışır mı “benim bebem muhteşem” postuna?

Son söz:
Çok kastım ama olmadı, “benim bebem muhteşem” postu bile ancak bu kadar oldu! Şunu anladım ki insanın önce kendini inandırması lazım çocuğunun herkeslerden daha bi harika olduğuna! Yoksa her çocuk özelinde özel, harika, muhteşem ve her çocuk aslında bir o kadar normal.

--------- bu post ilham kaynağım olan normal çocuk analarına ithaf edilmiştir ------------

1 Kasım 2010 Pazartesi

Anne-Baba-Çocuk Blogları hakkında

Bu aralar ev ödevlerim arttı, bir an önce teslimatlarımızı bitirelim.

özgür annenin yolu bilimsel araştırma yapan birileri ile kesişmiş ve derdini burada anlatmış. Bir tür soru-cevap anket formunda mim başlatmış.

Ben de cıvıtmadan elimden geldiğince ciddi ciddi yanıtlamaya çalıştım, mülakat gibi oldu, idare ediverin gari:P

Okumaya başlamadan önce, bu işin incelikleri kuralları var, uyalım, zira ciddi bilimsel bir görev...

Bizi sobeleyene ve sobelemek istediklerimize link veriyoruz.
Sonra yazımızı veya linkimizi annebabacocukbloglari@gmail.com adresine gönderiyoruz.
Hemen aklıma gelenleri sobeliyorum:
tekirim
iyi bir blog okuyucusu ve taze blogger özge
sevgili ilknur
elfanam
ve ela'nın yeşimŞimdi cevaplar:

1. Bir zamanlar “bebek günlükleri” vardı. Sizce bloglar onların yerini aldı mı?
Tersten sorarsak, “eğer blog diye bir şey olmasaydı, ben bebeğim için günlük tutar mıydım?” Evet tutardım!! Demek ki benim bakış açıma göre bloglar bebek günlüklerinin yerine geçmiş.

2. Blog yazarlığı ebeveynlik tarzınızı etkiliyor mu? Nasıl?
“Blog yazarlığı” tabiri benim için biraz ağır kaçıyor, yazıp çiziyoruz işte bu sebepten “blog yazmak” lafını kullanacağım.

Blog yazmak ebeveynlik tarzımı etkilemedi. Çünkü blog yazmasaydım da böyle bir ebeveyn olurdum: araştırmacı, öğrenmeye aç, internet annesi, vs vs… Sadece blog yazmak, kendi bildiklerimi paylaşmak, paylaştıkça yeni bilgiler edinmek açısından faydalı oldu. Ayrıca blog sahibi olduğum için kendim gibi annelerle irtibatım oldu, hem daha fazla bilgi sahibi oldum hem pek çok konuda yalnız olmadığımı gördüm, kendimi rehabilite ettim : )

3. Anne-baba-çocuk blogları blog dünyasını etkiliyor mu? Nasıl?
Blog dünyası neyin etrafında dönüyor? Açıkçası bilmiyorum. Blog dünyasını etkilemese de anne-bebek temalı her türlü ticari oluşumu etkilediğini düşünüyorum. Dergilerde blogger arkadaşlarımızı görüyoruz, güzel girişimlerin çıkış noktası oluyor, sonra pek çok anne bebek ürünü söz konusu olduğunda bloggerların düşüncelerine kulak veriliyor. Dolayısı ile bence anne bebek blogları bir şekilde bir şeyleri etkiliyor.

4. Çocuk büyütmekle ilgili olarak, bloglar olmasaydı kesinlikle farklı davranırdım dediğiniz bir şey var mı?
Çok var. En başından Tracy Hogg kitabından haberdar oldum, bu benim ilk dönemlerimde çok faydalı oldu. Bloglardan birinin tavsiyesi ile tanışmıştım. Tecrübesizliklerim içinde debelenirdim muhtemelen.
Tuvalet iletişimi hakkında bilgi sahibi oldum. 2 yaşından sonra daha mı kolay olurdu daha mı zor, tabii bunu bilemem ama gelmek istediğim noktaya çok yaklaşmış olmak beni mutlu ediyor. Bloglar olmasaydı bu işin 2 yaşından önce yanına yanaşmazdım, hiç düşünmezdim.

5. Anne-Baba olmak meslek mi yoksa üstlendiğimiz toplumsal rollerden biri mi?
İkisi de değil. Meslek demek çok profesyonel kaçıyor, hem emekliliği de yok bu işin, hayır meslek olmamalı . Toplumsal bir rol üstlenmiş olmak da yanlış geliyor. Toplumun dayattığı bir rol değil ki bu. Bu, artık kendimizden ayıramayacağımız bir yönümüz. Hayatımızın vazgeçilemez bir bölümü.

6. Anne-baba-çocuk blogları, babaları nasıl etkiliyor?
Genel olarak nasıl etkiliyor bilmiyorum, kişiye göre değişir. Ama bizim evde bloglar, blogger dostlar hep sohbet konusu olmuştur, hep paylaşırım, İlker de ilgilenir, merak eder. Ama bloğumu takip etmiyor mesela.

7. Bloglar yoluyla gerçekleşen bilgi ve deneyim aktarımı büyükanne-büyükbabaların bilgi ve deneyimini değersizleştiriyor mu?

Bilgileri eskide kalabiliyor onlar da bizim sayemizde yeni şeyler duyunca şaşırıyorlar, hep bi “bizim zamanımızda …” ile başlayan cümleler kuruluyor. Ama deneyim çok farklı tabii ki deneyimleri çok değerli, internetten okunan 2 satır yazı ile silinemez. Ama blog yazan anneler de deneyimlerini aktardığı için deneyim anlamında blogları da küçümsememek lazım.

8. Anne-baba-çocuk blogları sözkonusu olduğunda, blog yazmayı daha ne kadar sürdürmeyi düşünüyorsunuz?
Blog yazmak Arca’dan önce de vardı, kısacası benim bloğum başından beri anne bebek bloğu olmadığı için gittiği yere kadar devam eder diye düşünüyorum. Yani bebeğin büyümesinden, birey olmasından bağımsız olarak farklı bir parallelde ilerler.

9. Yazdığınız blog kapansa ya da kapatılsa bloglar yoluyla kurduğunuz sosyal ilişkiler devam eder mi?

Kesinlikle devam eder. Çok güzel dostluklarım oldu, onlar artık benim arkadaşlarım, sadece benim gibi blog yazıyorlar. Yazamazsak da arkadaşlığımız devam eder.