7 Temmuz 2011 Perşembe

Arca napar?

Domates salatalığına limon zeytinyağı sever. Suyuna illa ki ekmek banar.

Çok ama çok süt içer. Sütünü suyunu illa ki soğuk sever.

Çikolatalı pudinge bayılır ve tabii ki dondurmaya.

Domatesli bulgur pilavının yanına mutlaka ayran ister. Yoğurdu kendi çırpmak ister, ayranı kendi yapmak ister.

“ü” harfini söyleyemez. Bir – iki – uç : ) Ümit’in adı Umittir. Kızlarının adı Guzin ile Gulçin.

On’a kadar sayar.

Kamyon sever. Her türlüsüne bayılır.

Cars filminden sahneler canlandırır.



Kafadan hikayeler yazar. Bazıları çok inandırıcı olur.

Çocuk sever, fazla sever, tanımadığı çocuklara doğru koşar ve onlara Elmayra’nın hayvanlara yaptığı muameleden çeker. (sıkıca sarılıp “en çok seni sevicem seni sevicem” ) Bazı çocuklar tarafından şüpheyle yaklaşılan bu davranışlarından şiddete maruz kalsa da vazgeçmez.

Duru’ya bayılır. Durup durup “Duru gelsin” der ama gelince de yıllardır oynamadığı oyuncakları kıymete biner.

Kaydırağın tepesine çıkar. Sonra arkasındaki çocuk yığınına ve anasının “hadi oğlum kay artık” yakınmalarına takılmaksızın kaydırağın tepesinde ufka dalar, mal mal bakar kıpırdamaz. Kıpır anasının içine fenalıklar gelir durağan hallerinden, yine de kıpırdamaz. Arkadan çocuklar itekler, döner "SIRAYLA!" diye çemkirir ama yine de kıpırdamaz.

Saklambaç oynamayı sever, hep aynı yere saklanır, sen farklı yere saklanınca arıza çıkarır.

Pelüş oyuncakları çok sever, onlarla konuşur, onları konuşturur, en çok da ayıyı sever. Hikaye uydurmaktaki yaratıcılığı isim koyarken kaybolur. Köpeğin adı köpek, kedinin adı kedi, pandanın adı panda, ayının adı ayıdır.



Uyumamak için direnir. Uykudan önce mutlaka duş almak ister. Yatağı yastığı serin sever.

Bu aralar en çok “Maymun Kral” kitabını okutur, bir seferde beş defa okutabilir. Kitaplarda, masallarda kafiye sever.

Bir yerlerinde yara gördü mü o yara geçinceye kadar öper.

Bir gün içinde yüzlerce defa “seni seviyom” der. Yakaladığı an (ayakkabısını giydirmeye yardım ederken, kucağına aldığında, kitap okurken, gece uyandığında … ) kaçırmaz öper.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Boğulma hakkında - çok önemli

Bizimkilerin yazlığının olduğu mevkide deniz hemen derinleşiverir, bir bakmışsın su bilekte bir bakmışsın belde. Yüzme bilmiyorsan tehlikelidir. Aslında yüzme bilene de tehlikeli. Annem ben çok küçükken boğulma tehlikesi atlatmıştı, Ege Üniversitesinin kampının önünde olmamız ve tıp öğrencilerinin kampta olmasına çokça dua etmiştik, abiler kurtarmıştı annemi dalgaların arasından.

Bu hafta dinlediğim olaydaki grafiker kadın annem kadar şanslı değilmiş. Eşi ve kızı ile biraz açılmış. Sonra onlar kıyıya dönmüşler, kadın bir türlü dönmemiş. Pazar günü ve çok kalabalık olmasına rağmen kadına ulaşılamamış.

Bir hafta sonra bi kilometre kadar uzakta ulaşmışlar kadının boğulmuş bedenine. Epey konuştuk, nasıl kimse fark etmemiş? Yüzme bilen kadın, belki rahatsızlandı filan dedik ama bir türlü aklımız ermedi.

Bugün Nurturia'da gündeme geldi.

Burada, Nurturia'nın bugulogunda çok faydalı bir yazı var.

Hafta sonu bir türlü akıl erdiremediğimiz sorularımıza cevap oldu.

Zamane ana babalarının işi zor azizim #2 : Eğitim mevzusu

Zamane ana babası olmak kolay değil demiştim. Sadece gıdası, kimyası değil… düşünmemiz gereken çok şey var.

Eğitim şart!

Çok okur zamane ana babası… “Ana babalığın okulu vardı da biz mi gitmedik! “ der, kitaplara verir zihnini. Eğitilmelidir ki kendi de eğitebilsin, anasına babasına benzemesin, onun yaptığı pedagojik hataları yapmasın.

En nefret ettiği laf “biz sizi böyle büyüttük! Fena mı oldu!”dur.

İş okumakla bitse iyi.

Çok iyi muhakeme yapabilmelidir zamane ana babası. Okuduğu onlarca kitabın arasından hangisinin doğru olduğunu, hangisinin kendisinin doğrusu olduğunu anlayabilmelidir. İşte işin bu kısmının zorluğu, hedef satış adetlerini arttırma stratejilerini bile sollar.

Tracy’nin dediği gibi EASY mi uygulamalı, Harvey Karp sar sarmala bedeninden ayırma der, ona mı yanaşmalı?

Ferber’i yerin dibine mi sokmalı, “family bed” fikrine mi hafiften alışmalı? Burası yatır kaldır dedi, kendini helak etti misal!

Çocuğu yatır kaldır yaptığım yetmedi bir süre bizzat kendim “Bezsiz bebek” kitabı ile yatıp kalktım. Öte tarafta çok güvendiğimiz doktorumuz ile İlker iki yaşını geçsin demekteydiler. Aklıma çok yatmış olacak ki, azmetmişim, biraz da şansın yardımı ile kaka işini halletmiştik ama çişe devam etmeye ne muhalefetin desteği vardı ne de benim enerjim.

Öyle bir gömüldüğüm kitapların içinden çıkamadığımda,
Arca krizden yerde tepinirken ne yapacağımı bilmez şokta,
gözlerim boşlukta kalakaldığımı biliyorum, bir Pazar sabahıydı.

Arca’nın krizini geçmiştim ben kendimi sorguluyordum o kısa zaman diliminde. Bu kadar okumaya ambale olmuş kafamı rafa kaldırıp eski dostum edebiyata yelken açmıştım, o da beni şefkatli kollarında sarıp sarmalamıştı.



Lakin o “eğitim şart” zehri bir defa zamane ana babasının damarına enjekte edilmiştir.

“Artık okumayacağım” dese de, "bunlar benim kafamı karıştırıyor" dese de, elinde güzide bir edebi eser varken bile yan gözle komodinin üzerindeki çocuk eğitim kitaplarını keser. Baş ucu kitabı olmuş onlar, kendine hakim olamaz, hmm şu yöntem neydi diye başladı mı “aman sabahlar olmasın!”

İçine düştüğü "eğitim" çukuru öyle derindir ki, zamane ana babasını, kendi ana babası bile çıkaramaz.

5 Temmuz 2011 Salı

İmza: despot ana

Arca’nın halası İlknur ve Arca’nın Emmesinin bebekleri olacak yakında! Bir heyecan bir neşe, mutluyuz vesselam.

Bir akşam sohbet ederken, Arca ile ilgili şimdiye kadar yaptığım en doğru ve en yanlış şeyi sordular bana. (Anket sorusu gibi değil mi?)

Yanlış yaptığım çok şey var. Biliyorum. Liste yapsam uzar gider.

Doğru yaptığım tek şey var, bir çırpıda söyleyebilirim.

KARARLI OLMAK!

Benim gibi yükselenini sürekli denge arayan bir Terazi’den almış kararsız mizaçta birisi için ironik ama gerçek!



Bu yukarıda gördüğünüz fotoğraf, Arca’ya şapka giydirmenin hemen akabinde çekilmiş.
Arca mutlu mesut topu ile oynamakta, anne, elleri belinde şapkanın kafadan kesinlikle çıkmadığından emin olmak için gözünü bile kırpmamaktadır. Az önce şapka takmak istemeyen Arca’ya “şapka giyilecek, yoksa topu alırım!” şeklinde bir ön bildirim (tehdit:P) savrulmuş, hemen yerini bulmuştur. Arca bilmektedir ki bu anne denen kadın kararlıdır, alırım dediyse alır.

Sonuç : şapka düşmesin diye bir eliyle şapkasını tutan Arca diğer eliyle yarım yamalak topa hakim olmaya çalışır. Bir göz yan yan annede.

Bu şapka konusunda kararlılığın biraz bokunu çıkarmış olacağım, yukarıda yaşanan hadiseden çok sonraları çekilmiş karelerde el hep şapkada : )





“Aman ha manyak bu kadın, bi uçarsa şapka vallahi eve götürür beni, aman diyim”

Yemek yemiyor mu? İkinci defa sormak yok, işitme kaybı olmadığını hepimiz biliyoruz. Sofradan naş! (tabii bu kilo kaybı olarak bize geri döndü ama yiğitliğe pok sürdürmüyoruz şimdilik)

Alarm!
Uyumak istemiyor mu? 5 dakikadan henüz anlamıyor mu? Hop alarmı kurdun mu bitti!
“Zil çalar oyun biter!”
Giyinmiyor mu? “Zil çalar giyinilir!”
Suyla mı oynayacak? “Zil çalar su kapanır!”

Bizim evde kısa aralıklarla alarm çalar. Anlarsın ki bir şeyler bitmiş!

İster tehdit, ister alarm, ister sofradan şut… Yöntem ne olursa olsun, Arca bir tek şeyi çok iyi bilir. Yaparım dersem yaparım, yanlış da olsa kararım, dönmem.

İmza: despot ana

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Hadi kalk gidelim

"Hemen şu anda
Kapa telefonunu
Bulamasın arayan da"


........

Yok hadi kalk gidelim olmadı. Öyle zamanlarımız çoktur da bu defa totomuzu kaldırmak epey zamanımızı aldı. Karar verebildiğimizde bütün gün malak gibi yattığımız koltuktan birbirimize bakıp "ulen bugünden gidebilirmişiz yazlığa orda malak gibi yatardık" diye güldük.

Sokak köpeklerinden başka canlı kalmadı mı sokaklarda, anla ki İzmir'de bir yaz cumartesisi yaşıyorsun. Köpekler de zaten sıcaktan park etmiş arabaların altında gölgeye çekilir, hatta İzmir'in kanı perşembe akşamından başlar çekilmeye de biz insaflı kesimden bahsediyoruz. Nitekim bizim kasaptaki son etleri biz aldık, arkamızdan dükkan kapandı, o da Çeşmeye vınladı.

Akşam uğraşamadık, balıktan vazgeçip balkonda biraya çevirdik keyfi. Üstüne dondurma üstüne kiraz hatta unutulan kağıt helvalar kemirildi sohbetin peşi sıra... Pisboğaz olduğumuzu söylememe bilmem lüzum var mı?

"Açarız radyoyu
Kafa nereye biz orayaaaa"


.......

Yok Arca kendine özel Sıla CD'sini sever, Emre Aydın'dan "son defa"yı sever. Radyo çok riskli çookkk. Bi de kafa nereye derken? Yok biz direkt yazlıktayız.

"İyi gelmez mi hiç deniz havası
Bir oda bulur sokarız başımızı
Bi de koyarız iki kadeh
Kafa nereye biz oraya"


.......

İyi geldi deniz havası, uykudan gözler kayana kadar denizin içindeydi cüce. Geçen yıl çekindiği deniz bu yıl kankası oldu. Kızgın kumlardan serin sulara bıraktı minik bedenini. Şeftaliden sonra ellerini denizde yıkaması için epey gaz vermiş olacağız baktık beline kadar suya girmiş. "NAPIYOZ BİZ?" surat ifadesine dehşet karıştı ve bastı yaygarayı. Bizim oranın denizi bir anda derinleşir de Arca yeni keşfetti.

Koşar adım gittiği sahilden sürünerek döndü eve. Öğle yemeğini tıkınıp serin ve uzun öğle uykusuna teslim oldu. Ben de yarım tepsi midye ile birayı götürdüm söylemesi ayıp. (Bir daha bu satırlardan "yok kilo aldım yok cırcır oldum" diye yazanı eşekler depsin!)

Çenesi, eli kolu hiç durmuyor. Konuşmasa şarkı söylüyor. Senelerdir eşsiz billur sesim ile kafasını miktiğim İlkerin usul usul intikamını alıyor. Susması için bol bol yemek tıktım ağzına. Bu aralar ketçap özentisi oldu. Eser miktarda ketçap sürülen gıdayı hamuduyla götürüyor. Nitekim dün akşam "doydim" demesinin üzerine iki şiş tavuk daha yiyebildi. Haliyle hazımsızlıktan gece sık sık kabuslar gördü, üç bardak su üzerine süt içti, kesmedi. İlkeri uyandırıp soda versek mi diyecektim, ya da Talcid. Bir ara horluyordu, et kokan terler döküyordu.

Bazen onun iki yaşında olduğunu unutuyoruz ve sadece yemek yerken susması gerçeği bizi çok pis yedirmeye teşvik ediyor.

Adet olduğu üzere bir hafta sonu yazısını burada noktalarken yazlıktan karelerle baş başa bırakıyorum gözleri...

"ananeyle biberleri çapaladı, t-shirt'ünün eteğinde biberleri taşıdı, defalarca bahçe ile teras arasında gidip geldi."

"çapalarken biber fideleriyle konuşuyor"


"yemek masasında arabalarıyla oynarken konuşuyor. (arabalar babamın gençliğinden kalma)"


"Babamın mutlaka çek dediği meşhur ortancaları"


"ve bütün bir kış boyunca uğraşıp tek başına inşaa ettiği barbeküsü. Patenti kendisine aitmiş. Vaktiyle uzay mangalı diye adlandırdığı ex-icraatı artık bir nostalji, şimdi devir barbekü devri"

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Zamane ana babalarının işi zor azizim #1 : Araştırma mevzusu

Toplumumuzda televizyonda/internette söylenenin çok ciddiye alınması gibi bir durum var. Böyle bir kültür oluşmuş.

Geçen Arca’nın doktoru anlattı, yıllar önce yerel bir kanalda sağlık programı yapıyormuş. Kendi teyzesi o dönem torununu bizim doktora getirmekteymiş. Neyse, tıbbi hadiseyi tam hatırlamıyorum, bizim doktor muayene sırasında bir tıbbi öğütte bulunmuş. Bizim teyze bunu sallamamış. Sonra benzer bir öğüdü televizyondan vermiş doktor. Bir sonraki muayenede teyze bu öğütten bahsetmiş, bizim doktor da “teyzecim sana burada söyledim, takmadın, televizyonda da aynı şeyi söyledim…” diyecek olmuş, teyze lafı yapıştırmış “sen televizyondaki doktordan daha mı iyi bileceksin” diye. Doktor aynı doktor, üstelik kendi yeğeni!

Fıkra gibi ama yurdum insanı böyle işte.

Doktorun geyikleri hiç bitmez. İnternette araştırıp, not alıp, soruyu sorup, doktorun tıbbi bilgisini ölçmeye çalışan ana babalardan bahsettiğinde kopmuştum.

Neyse gülüyoruz ama zamane ana babası olmak çok zor.

Sürekli okumak, bilgi alışverişinde bulunmak, araştırmak iyi güzel de bazen “yeter ulen” diyesim geliyor.

Çokça aklıma takılan şey, “cehalet mutluluk mu getirir acaba?”

Mutluluğu bilmem ama gerginliğimiz ortadan kalkardı eminim.

En çok da “doğal, organik” muhabbetinden geriliyorum.

Örneğin organik pamuk diye dünya para bayıldığımız o yeni doğan penyelerinin deterjanla temasının akabinde ne doğallığı kalıyor ne organikliği. Tamamen pazarlama stratejisi.

Ya kreşlerde “organik” yediriyoruz iddiasını ortaya koyan yetkililerin bildiğimiz pazardan alması sebzeyi meyveyi?

Organik ile ekolojik arasındaki farkı bilmeden, sertifikasının kaç yıl önceden geldiği belli olmayan organikçi satıcılardan alışverişi iki defa düşünmek gerekir derim. O iş öyle kolay değil çünkü.


"Bizimkilerin ballandıra ballandıra anlattıkları bahçelerinde yetişen organik salatalıkları, sadece torunlar yiyebiliyor, biz market salatalığı yiyoruz:) ama bunun bile ne kadar organik olduğu tartışılır, aman ha bizimkilerle kesinlikle tartışılamaz:)"

Yiyeceklerden yana bildiğimiz tanıdığımız yerlerden alışveriş yapıyoruz da, doğru bildiklerimizin yanlış olduğunu öğrenmek çok rahatsız ediyor.

Misal kuzu eti çok kokar, belki Arca yemez diye genellikle etli yemekleri dana etinden tercih ediyordum. Öğrendim ki en çok hormon giren dana etiymiş. Kuzu hormona gelmezmiş. Hadii buyurun buradan yakın!

Çilekteki hormon o kadar fazla imiş ki bazı kız çocukları bu hormon yüklemesinden erken ergenlik ile karşı karşıya kalıyormuş. (Arca’nın fazla çilek sevmemesine sevinemiyorum bile, çilek seven ne çok çocuk var)

Hadi yiyeceklerden geçtim. O işin artık ne ucu bucağı kaldı ne de benim takip etmek için enerjim.

Olaya son noktayı güneş koruyucular koydu. Dünya para bayılıp 50 faktör aldığımız, üstelik de doktorun tavsiye ettiği güneş koruyucusunun parabensiz ve maksimum 28 faktör olanının makbul olduğunu, ayrıca kimyasal değil fiziksel mineralli denilen cinsinin doğrusu olduğunu okuduğumda gözlerim dehşetle açıldı.

Peki biz bebemizi iki senedir öldürücü ürünlerle mi koruduğumuzu sanıyorduk?

Hani "zararın neresinden dönersek kardır" mı desek, "bak iki senedir çocuğun vücuduna kimya nüfuz ettiriyormuşuz" diye dövünsek vicdan mı yapsak bilemedim.

Şimdi fellik fellik Trukid arıyoruz.

Çok okumanın çok bilmenin huzur getirmediği bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Bugünün araştırması yarının yalanı oluyor.

Samimiyetle söylüyorum, insanın “yemişim araştırmasını” diyesi geliyor şerefsizim.

1 Temmuz 2011 Cuma

Cuma cuma cuma cuma cuma

Yoğurtlu yağsız makarna kesmedi, yağsız tost ile ayran söyledim. Cırcır ertesi verdiğim bir kiloyu koşar adım almak niyetindeyim.

Cuma miskinliği vardı üzerimde ama Zara’da ucuzluk başlamış tüyosunu alınca bir canlılık geldi nedense. Öğleni Forum’da o dükkan senin bu dükkan benim gezmekle geçirdim. Her birinde güzide indirimler.

Zara bana uymaz olmuş. Karşıdan bir parçayı kesiyorum, bir değer biçiyorum. Diyelim 25 TL, üstündeyse kesinlikle almıyorum. Cevabım hazır : “ederi 25 TL kardeşim bir kuruş vermem!” Bir de öyle aman aman indirim yok. Beğendiremedi kendini bana. Hoş çok da umrunda olduğunu sanmıyorum ya: ) Ofiste giyecek pek üst kalmamış, dolaptakileri çokça eleyip sağa sola verdim giyecek bir şey kalmadı.

Zara’dan umduğumu bulamayınca tasarımlarının hastası olduğum Massimo Dutti’ye girdim. Ama beni pek “dutmadi” zira nasıl indirim anlamadım. Benzer parçaları yarı fiyatına başka yerden bulursun. Nitekim sezon içindeki hissiyatımı korumuş oldum.

Allahım nasıl iç karartıcı bi kadınım ya…

Neyse Tchibo’dan kahve almak iki tur atmak her zaman zihne ve bedene iyi gelir. Karşısı Mango. Niyetim o askılı penyelerden almak. Siyah ve beyaz, her zaman kullanılır. İşe giyilecek iki üst ve bir etek ile kasanın önündeydim. İndirim dedin mi 70% olacak kardeşim!

Hafta sonu plan yapmalıyım, aksiyon hoş beş dost sohbeti sıkıştırmalıyım. Ne bileyim birilerini yemeğe çağırıp balkonda balık sofrası kurmalıyım, illa ki karides güveç yanına, bandıra bandıra. Uzun sohbetler eşliğinde alkol almalıyım. Bu hastalık psikolojisinden acilen kurtulmalıyım.

Derken akşama hemen plan yaptık. Zeynepler organize edildi, sahilde yemek ve yürüyüş için karara varıldı. Yarın akşam da İlknurlar mı gelse? Pazar kuzenleri mi görsek yoksa yazlığa mı gitsek?

Daha bu sabah İlkerle yatakta gözlerimizi açamazken “evde tatil yapalım cüceyi sepetleyip sabah uyanalım ve tekrar uyuyalım. Hatta kalkıp bir şeyler tıkınıp sonra tekrar yatalım. Hatta yemeği dışarıdan söyleyelim. Yok yok yatağa gitmeye kasmayalım anlamsızca televizyon izlerken koltukta uyuyakalalım” hayalleri kuruyorduk.

Yok kuyuya inilecek ise benim ipimi tercih etmeyiniz, ben adamı çok pis satarım.