27 Temmuz 2011 Çarşamba

Dönüş

Tatilin iyisi kötüsü olmaz.

Benimki az uykulu çok koşturmacalı bir tatildi. An itibari ile işleri biraz hafiflettim ama göz kapaklarım ağır! Dinlendim geldim bomba gibiyim diyemeyeceğim, zihin yorgunluğu hiçbir şeye benzemiyor.

Annemin leziz mamalarına ve her akşam içilen biralara yenilen mangallara dondurmalara rağmen kilo bile vermişim. Arca ve yer yüzü görmeyen götü sağ olsun!

Arca’nın kaka pek mülayim (bu lafa müthiş gülerim:P) gitti. Geceleri bile “kaka var” diye uyandığı oldu. Arca'nın kaka icraatını müteakip anane, baba kim bulunursa tuvalete davet edildi ve maaile burnumuza kadar klozete yaklaşıp her kakayı tahlil ettik. Ateş olmayınca, tam da su gibi gitmeyince yediklerine yorduk. İyice abarttığı süte bir süre ara, şeftaliye tam gaz.

İlker’in zihin açıcı eğitimleri sayesinde Fiat, Ford, Mercedes, Opel tüm markaları amblemlerinden tanıyor artık. Allahım bugünleri de gördüm ya!! Benim bebem muhteşem:))

Bir de Pegeot gördüğünde PEZOOOO diye bağırmasa daha iyi olacak.



Unutulmaz bir tatildi ama hatırlamak istediğim huzur bu karede! Oğlumla ikimiz akşama doğru boş sahilde dalgalarla boğuşmanın ardından yorgunluk atıyoruz. Kameranın arkasında kitap okuyan bir ben, henüz tatilin ilk günü…

22 Temmuz 2011 Cuma

an itibari ile...



Dün gece ayrı kaldığım cücenin yeni traş olmuş suratının fotoğrafını gönderdi ilker.

20 dakika rötar yapan uçağı beklerken moralim düzelsin diye.

an itibari ile b.k gibi bir kahveye 6 tl vermenin acısını hissediyorum, çoook yavaş bir internet bağlantısı için herşey, ne acı...

Dün akşam ağzının içine düştüğüm, içime sokasım gelen üç kadın ile beraberdim. An itibari ile hala sarhoşluğu içindeyim dün gecenin

An itibari ile evde yemekli misafir var, muhtemelen misafirler salata yapıyor ve muhtemelen ben gece çalışacağım.

Buna rağmen yaşasın long weekend!! yaşasın yazlıkta 4 gün yaymaca...

An itibari ile uçağa binmem gerekiyor, zira LAST CALL!!

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Balık vs Boğa

Arca ile çekişmelerimizi tahlil edeceğiz diye kasmanın lüzumu yok. Öyle iki üniversite müfredatı genişliğinde kitap bitirmeye de gerek yok.

Çözdüm ben, aslında sorun gayet basit! Adamın karakteri zıt bana!

Ama ben bunların başıma geleceğini biliyordum.

Az kasamadık çocuğu boğa burcu yapamadık. İki ay ya çok değil, tut kendini di mi:P

Yok aldık elimize balığın alasını! Şimdi uğraş dur.

Balık burcu kötüdür demiyorum lakin bize ters!

İlker de ben de boğa burcuyuz.

Nedir boğa burcu?
Topraktır, kök salmaktır, ayağı yere sağlam basmaktır, maddedir, gerçekçidir, paracıdır, lükse düşkündür…


Balık oğlan nedir?
Sudur, sulu gözün önde gidenidir, su gibi akışkandır, sınırlarını çizemezsin, hayalcidir, hayallerine kendi de inanır, oyuncudur, seyirciye oynar (pis tiyatrocu!) , maddeye önem vermez, duygusaldır, şekilden şekle girer, bir öyle bir böyledir, bir bakarsın ağlamış, sen daha teselli etmeye başlamadan kahkahayı basmış! Ne ara?




Bana kimse, Balık burcu duygusaldır, sanatçı ruhludur, edebiyata düşkün olur, hayal gücü geniştir, iyi huyludur, sakindir, sosyaldir, sevecendir demesin! Kimse bana “ruhunuzun derinliklerine bakan bir burca mensup çocuğunuz var, şanslısınız”, demesin!

Benim oğlan karanlık bir odada hayali geyiklere hayali yemek ve su veriyor, Ümit teyzesinin olmayan oğluna ait hikayeler anlatıyor, benim aklımın ermediği bu soyut dünyayı ne yapacağız?

Yok yok ... Ben sonumuzu biliyorum, geçenlerde D&R’da kitap karıştırırken, aile hayatımızın gidişatı ile ilgili çok net ve özet bir veri elde ettim.

Boğa burcunun hayattaki amacı : servet edinmek
Balık burcunun hayattaki amacı : dünyayı gezmek


Hemen İlker’i aradım, “biz zengin olacağız diye bi tarafımızı yırtalım, bizim oğlan bizim paraları dünyayı gezecem diye yiyecek, ahanda buraya yazıyorum!”

19 Temmuz 2011 Salı

Sırtta kışlık, elde teşkilat

Hayır dedim bizim başımıza gelmez. O bir kız çocuğu, kız çocukları yapar böyle şeyler. Kendilerini bebek giydirir gibi giydirirler. Yazın kışlık kışın yazlık giyerler, kat kat giyerler... Duru da böyleydi, hala böyle.

İşte Ela'nın fotoğrafını görünce bunları geçirdim aklımdan. Şebek ikoncan.

Her zamanki gibi yanılttı cüce beni.
Don üstü kışlık penye ile Cansu'lara gideceğim diye tutturdu. NEyse ki kollarını kıvırmayı kabul etti.

Son günlerin flaş pozu, el malum teşkilatta! Tüm surata yayılmış gevrek bir gülümseme:)



Evden çıkasıya döktüğü terler ders olmuş olacak, mevsim normallerinde giyinmeye ikna oldu.

Bu arada süper oynuyorlar Cansu ile.
Cansu'nun mutfak seti var, bebekleri var... Bizde olmayan ne kadar çok oyuncağı var. Birlikte yemek pişirip kahve ikram ediyorlar bize. İş bölümü yapıyorlar.

Bir ara balkona bile çıkıp sohbet ettik, onlar Cansu'nun yatağında tavşanlarını konuşturuyorlardı.

Cansu'larda çenesini yardığı gün, Cansu'nun babası Umut (Arca'nın dilinde Unut Amca) kocaman bir arabasını vermişti, ödünç olarak. Pek hoyrat sevdi Arca arabayı. Birkaç parçası eksildi bizim evde.

Şimdiden Arca'ya ezberletmeye çalışıyoruz : "Unut amca sen bu arabayı unut!"

Az laf Çok fotoğraf

Bu çocuklar nereye bakıyor?



Tabii ki PASTAYA!!


Çikolata kıtlığından çıkmış Arca pastanın sadece çikolatasını tırtıkladı, itinayla ayırdı. Ela dilimin tamamına daldı.


Pastadan sonra "iyi ki doğdun Tuna" şarkısı... Arca söyler , Ela oynar, lay lay lay...



Pasta biter eğlence bitmez!
Hülya süper bir sürpriz hazırlamış miniklere... Baloncuklar!
Bayıldılar!



Sihirli üç yaş hoşgeldin:)
Hep gül! Hep böyle neşeli ol, güzel gülüşlü Tunişim:)


Partiden eve dönerken Arca:
"Anne, baba sizi çok seviyom"
"Anne baba çok eğlendik di mi!"
"Baba bana sakız veliii misin" (Parti konseptine uymuyor ama araba ile sakız ve baba bağdaştığı için değişmez talep!)

17 Temmuz 2011 Pazar

Otuzlu yaşlar fos çıktı!

Geçen hafta şiddetli baş ağrısı yakınmasıyla İlker’i hastaneye götürüp MR’dan kollestrole kadar ne kadar tetkik varsa yaptırdım. Öyle acı eşiği yüksek bi adamdır ki kendisi, ağrım var diyorsa hastaneliktir.. Neyse bi şey çıkmadı.

Formları doldururken 33 yaşında olduğu dank etmiş kendisine. Dolayısı ile ben de 33 oluyorum. İnsan alıştıra alıştıra söyler, öyle yüzüne pat diye vurmaz. Ama vuruyor işte.

Kendi adıma otuzlu yaşlardan büyük beklentilerim vardı. Olgunlaşacaktım mesela, yok olmadı. Oturaklı, bilge, profesyonel yapacaktı otuzlu yaşlar beni. Anne gibi anne yapacaktı, şebekyus değil! Fos çıktı otuzlu yaşlar. Hala kendimi lisede falan hissediyorum.

“Küçül de cebime gir!”
Evet benim gibi şuursuzlar için doğru cümle.

Pazar günü pazardan dönüşte Arca koşmak istedi. Koşu parkuru olarak Agora’yı seçtim, sabah saatleri pek serin ve tenha olur, İzmirim insanı daha totosunda pirelerle münasebettedir o vakitler. Onunla yarış yaparken vitrinden gördüm ikimizi. İki yaşında bir velet ve koca kadın! Her ne kadar spor ayakkabılarım ve sırt çantam da olsa, koca kadınım ayol! Utan el kadar veletle dükkanlarda dans etmeye – evet hangisinde güzel müzik çalıyorsa oraya girip kudurduk. (bu arada Arca’yı esefle kınıyorum, Koton’da 70% indirim başlamıştı, iki dakika izin vermedi anası baksın iki parça eşyaya!)

Koca kadınım ama araba yıkayıcısından resmen çocuk gibi azar işittim. Madem Agora’da vakit geçireceğiz, arabayı yıkatayım diye bıraktım. Benim eski emektarla sık kaza yaptığımdan yıkamacıya vermeye gerek olmazdı. Servis, tamirden sonra sağ olsun yıkayıp teslim ederlerdi. Bu arabada daha temkinliyim kanımca, ama bu defa da yıkanmıyor araba. Dolayısıyla yıkamacı abi beni çekti kenara “abla sen napıyorsun, pasta cila yaptır buna, hiç bakmamışsın arabaya, olmaz böyle, bak pütür olmuş, yıka yıka temizlenmedi be..” diyemedim “ulen ne diyon ben 33 yaşında çoluk çocuk sahibi kadınım, sen kimi azarlıyon!”, içimde kaldı.

Tabii bunda adamın haklı oluşunun ve benim bilinçaltımda bir yerlerde kendimi küçük hissetmemin payı büyük!

Zaman denen şey benim bilinçaltımı pek kaale almadan bildiği gibi ilerliyor. Göz çevresi kırışıklıklarım yaşımı fazlasıyla ele veriyor ve kozmetik denen sektör benim derdime mucize bir çare icat etmedi henüz. Botoksa bile sempati duymaya başlamıştım ki Ajda Pekkan’ı gördüm televizyonda, jüri üyesiymiş. Ne zamandır alıcı gözle bakmamışım. Pek biyonik göründü gözüme.

Yok yok bu fotoğraftakinden çok çok farklı gördüğüm yüz...


Sonra bir gazetenin magazin sayfalarını tıklarken onu gördüm... Vahide Gördüm.
1965 doğumlu olmasına rağmen yaşından daha yaşlı göründüğünü haber yapmışlar.

Ne saçma!

33 sene sonra Ajda Pekkan gibi görüneceğime, 13 sene sonra Vahide Gördüm gibi görünmeyi tercih ederim!



Yaş alma ile ilgili bakış açımı değiştiren bir anı da OIP'ten... Çok seviğim bir yazı. Ne zaman kırışıklıklarıma baksam, o yazı geliyor aklıma.

15 Temmuz 2011 Cuma

Adanmışlık, aldanmışlık

Biz küçükken ev işlerine kısmen dahil edilirdik, kendi isteğimiz ölçüsünde. Salata benim işimdi misal, bulaşık ablamın. Temizlik gibi ağır ve ciddi işlerde annem bizi çok zorlamazdı. Toz almak gibi sıkıcı işler belki, ablam da lavabo ovardı. Yemeği tam olarak yurtta kalmaya başladığımda pişirmeye başladığımı, temizliği ise evlendiğimde yaptığımı hatırlıyorum, ütü sadece yazın elimize verilirdi. Hep “siz dersinize çalışın” denirdi bize.

Annem fedakar neslin bayrak sallayanıydı. Hem ana babasının ihtiyaçlarına koşan hem çocuklarının fedakar annelerinden. Hemen herkesin annesi olanlardan. Bir ailesine adanmışlık timsali.

Eleştirmek ne haddime! Sadece bazen keşke bu kadar adamasaydı kimseye kendini diye içimden geçiririm, onun iyiliği için...

Kendini bir insana / bir şeye ne kadar adarsan o kadar çok aldanıyorsun aslında. Ona olduğundan fazla anlam yüklediğinde beklentilerin de aynı ivme ile artıyor. O yerinde sayıyor halbuki, sen yüceltiyorsun. Gün geliyor, kendini delicesine adadığın insanın / şeyin aslında o mertebede olmadığını anladığında, aldandığını fark ediyorsun. Hayal kırıklığı, yıkıntı… Aldandığını fark ettiğinde ne yaşanırsa işte o!

İşin kötüsü suçlayabileceğin kimse yok! Kendinden başka…

“Kendim ettim kendim buldum” meselesi özetle.

Herkes ve her şey için geçerli hayatta.

J. Christophe demiş ki … 'hayatınızda bir denge sorunu varsa daha dikkatli bakın kesin birini yanlış yere koymuşsunuzdur.' Ne güzel söz…

Annelikten başladık, annelikten bitirelim…

Biz annelerimizin nesli gibi saçımızı süpürge etmesek de bir şekilde fazlası ile adıyoruz kendimizi çocuklarımıza… Biz belki ev işlerini paylaşacağız ileride, kendimizi feda etmeyeceğiz ev işlerine, ama biz saçımızı başka türlü süpürge edeceğiz.

Kendimden bunun sinyallerini şimdiden alıyorum.

Doğdu beridir yemesini içmesini dert edindik, giymesini, ilacını, kozmetiğini iş edindik. Sonraki aşama okul olacak. Sonra kim bilir ne? Annelerimiz kadar olmasa da kendi neslimizin adanmışı olacağız korkarım.

Kendimden biliyorum dedim ya… Öyle işte… Çokça kendimi aşarcasına sabrediyorum mesela, kendimi eğitirken kendimden ödün veriyorum. Sabırlı, sakin, metanetli, cool annelik benim kumaşımda yok ama ben kendime annelikten takım elbise dikmeye çalışıyorum. Dikiş yerleri patlıyor tabii.

Ben sabırlı bir insan değilim, anne olduktan sonra edindiğim bir özellik sabır. Ve doğal olarak herhangi bir sonradan edinilmeye çalışılmış meziyet gibi fire veriyor kriz anlarında, açık ediyor kendini, ele veriyor aslında sabırsız bir insan olduğumu yüzüme vuruyor keyifle.

Anneliğe de gereğinden fazla önem verdiğimde en küçük bir kriz, belki bir "höt otur len yerine" diyerek savuşturacağın yerde, "Allahım ben ne kadar kötü bir anneyim ki bir krizi bile atlatamıyoruz" halinde yeni bir içsel krize dönüşebiliyor. Çokça kafa yorduğum için daha çok üzüyor beni.

Nerden mi çıktı bunca laf salatası...
Çok küçük bir hadise aslında, normalde gülüp geçeceğin kadar küçük...

Rahatça yesin diye önündeki köfteyi ikiye böldüğümde, kopan kıyamete tepkim, kapkara güneş gözlüklerinin arkasından dökülen birkaç damla yaş olduğunda, aslında üzüldüğüm çaresizliğim değil, üzüldüğüm bu kadar anlam yüklediğim iki yaş, o yaştaki çocuğum ve tabii ki anneliğim…

Ben de anneliğe, çocuğuma gereğinden fazla kafa yorduğum an, adamaya başlamışım kendimi, dolayısı ile aldanmaya …