28 Nisan 2024 Pazar

Shakespeare & Company. Before Sunset. Paris.

 Paris kaçamağı sonrası iki seksen yatıyorum. Üşüttüm mü, tıkış tepiş metrolarında mikrop kaptım ne oldu bilmiyorum. Yatıyorum derken gerçekten de an itibariyle yorganın altından bildiriyorum. 

Bugün yaptığım tek aktivite evin inşaatına bakmak (evet tuğlalar bitti, çatı kapanmak üzere yeay!), meyveli smoothie yapmak ve muhteremin hazırladığı sandviçlere domates dilimlemekti. Sonra hep uyudum, bütün pazar uyudum. Şimdi de muhterem kocamın mutfakta yemek yaparken çıkardığı sesleri, mırıldandığı şarkıları dinliyorum. Arca’nın kapalı kapısının ardından kahkahaları duyuluyor, muhtemelen yine bir online PS oyunu var. İlker’e salata yapmayı teklif ettim ama galiba mikrobumu evin ahalisine bulaştıracağımdan korkuyor, yataktan çıkmamı yasakladı. Evin covid tecrübelisi Arca diş etlerimin ağrımasını covide bağladı bense şefkate en çok ihtiyaç duyduğum bu dakikalarda mutfak yasağını aşka bağlamayı uygun buluyorum. 


Aşk demişken….


Hani çiftlerin ortak tutkularının ilişkilerinin ömrüne faydasından bahsetmiştim. (Ben bahsettim ama siz daha okumadınız, çünkü Paris fotoğraflarını koyabilme enerjisi bulduğumda yayınlayacağım o yazıyı) 


Ortak tutku evet mühim ama bir de birbirinin tutkularına saygı ve ilgi var. 


Muhterem kocam maç izlemeyi çok sever, sadece futbol değil ama futbol tabii ki bir tutku onda. Maç akşamları yemeği ben hazırlarım, kural demeyelim de, gelenek oldu gibi. O akşam maç varsa, ne yiyeceğimiz, ne zaman yiyeceğimiz, mutfakta mı yoksa salonda mı yiyeceğimiz önceden konuşulur. Bu hafta sonu, FB derbisine apero tabağını denk getirdim, ki muhterem kocam şarabını içerken koltuğundan kalkmadan maç keyfi yapabilsin. 


Bense, cam kenarındaki arka koltuğa yerleştim. Paris etkisi henüz üzerimdeyken bir Paris filmi izlemek istedim. Bizim gibi sokaklarında yürüyen bir çiftin filmini; “Before Sunset”. Üçlemenin açık ara en sevdiğim filmidir. 



Filmin ilk sahnesi bir kitapçıda başlar. Jesse’nin kitabının turnesinde son durak Paris ve mekan Shakespeare & Company’dir. Jesse, Celine ile dokuz yıl sonra o kitapçıda karşılaşır, kitapçı hakkında konuşurlar, Paris’te yaşamakta olan Celine’nin en sevdiği kitapçıdır, saatlerce oturup okuyabildiğin o kitapçılardan. Yirmi yıl önce de kitap ve kitapçı tutkunuydum ve bu sahneyi izlediğimde, o kitapçıya mutlaka gitmeye karar vermiştim. 


İçinizi ısıtan türden bir hikayesi var buranın. Bugün Notre Dame’ın hemen çaprazında yer alan Shakespeare and Company, aslında Ernest Hemingway’in 1920’li yıllarda Paristeki günlerini yazdığı “A Moveable Feast” kitabındaki Shakespeare and Company değil. 1919 yılında Sylvia Beach adlı bir Amerikalı Luxemburg bahçelerininin yakınında açtığı bir kitabevi. O kitabevinin özelliği genç yazarları desteklemesi, onlara kalacak yer ve kitapları okumalarına izin vermesi. 


Bugünkü kitapçıda özel rafları bulunan “Lost Generation” kalıbının mimarları; Ernest Hemingway, F. Scott Fitzgerald, James Joyce, Gertrude Stein, Samuel Beckett, T.S Eliot, Ezra Pound bu kitabevinin müdavimleriydiler. Öyle ki, hepsinin kişisel mektupları bu kitabevine gelirdi ve birbirleri ile burada buluşurlardı. Sylvia Beach, kimse basmazken Ulyssesi basmış mesela, edebiyata katkılarının büyüklüğüne bakar mısınız?


İkinci dünya savaşı işgali sırasında kitapçı kapanıyor ama sonra 1951’de George Whitman bugünkü mekanı açıyor, Sylvia ölünce de kitapçının adı, anısını yaşatmak üzere Shakespeare & Company oluyor. Felsefe aynı ve günümüze kadar sürdürülüyor. 


Paris’teki ilk günümüzde kitapçının önündeki sırayı görünce tüm o, içeride oturup kitapları karıştıracağım, saatlerin nasıl geçtiğini anlamayacağım ve kitap kokusuyla sarhoş olacağım hayalleri de suya düştü. Turistik bir müzeye dönüşmüştü kitapçı, vazgeçtim ve hatta unuttum. 


Son günümüzde yola erken çıkmaya karar verdik. İki sebebi vardı: 1-bir aydır aşil tendomundan sakat kocamı deliler gibi Paris sokaklarında yürütmüştüm, pertimiz çıkmıştı ve benim yüzümden futbol sahalarından bir süre daha uzak kalacak olması vicdanımı inceden sızlatıyordu. 2- Eve GS maçından önce varmak istiyorduk, Paris trafiğinden ne kadar hızlı çıkarsak o kadar iyiydi.


İlker kitapçıyı bir daha denemeyi önerdi, ben şiddetle karşı çıktım. Kitapçı filmlerde gördüğüm büyülü haliyle kalsa daha iyi olacaktı. Öğle yemeğimizi yedik ve sokaklarda yürüyerek arabayı park ettiğimiz otoparka yollandık. Daha doğrusu ben öyle sanıyordum. Meğer muhterem kocam beni sokak aralarından kitapçıya çıkarıyormuş. “Hay allah bak geldik eh girelim bari” dedi. Sıra çok daha kısa olunca hayır diyemedim, içimde deli gibi bir merak. 

Aman eksik kalmadım, girerken fotoğrafımı çektirdim 💕


Bu arada söyleyeyim, İlker asla kitap okumaz. Edebiyata merakı kitaplardan uyarlanmış filmlerle sınırlıdır. Buraya sadece ve sadece benim için girdiğini söyleyebilirim. Nitekim oturdu, telefonuna baktı ben gezerken. Bir ara kalkıp yemek kitaplarını inceledi. 


Sen nasıl buldun diyecek olursan… Omuz omuza kalabalık, rafların önünde kitaplara bakmaya çalışırken sürekli dirsek yemek, o kalabalıkta - fantezileri miydi bilmiyorum ama - deli gibi öpüşen genç çiftin sağından solundan geçmeye çalışmak… 


Jesse ile Celine’ni bir araya getiren kitapçının zihnimde idealleştirdiğim büyüsü, bu ziyaretten sonra başka bir şeye dönüştü. Birlikte bir tutkuyu paylaşmasa bile birbirlerinin tutkularına saygı duyan insanların aralarındaki o bağa. 


Unutmadan, evet Paris trafiğine ve kitapçı tantanasına rağmen GS maçına yetiştik ve devre arasına meşhur domates soslu makarnamı yetiştirebildim. 











20 Nisan 2024 Cumartesi

Dumur diyalog #175

 En son diyalog serisinde nerde kalmışız diye bakarken birkaç senelik diyalog okudum, çok eğlenceli ya. Ayrıca fark ettim ki, Arca büyüdükçe dumur diyaloglar seyrelmiş. Ya artık şaşırmıyoruz, dumur olmuyoruz ya da on beş yaşının tüm olgunluğu (!) ve örselenmişliği ile artık dumur etmiyor.

Diyecekken yine bizi koparmayı başardı.

Bir kıskançlık mı desem hani oidipus sendromuna mı bağlasam bilemiyorum ama Arca benimle muhterem kocamın muhabbetine acayip gıcık oluyor. Neymiş efendim ben onun esprilerine gülmüyormuşum ama babası saçma bir espri yapsa hemen kahkaha!

Yine bir gün İlker’in dediği bir şeye güldüm, yapıştırdı lafı; “Anne sen bir Karagümrük bir Ankaragücü’sün!”


Ben tabii mavi ekrana bağladım. Meğer Fenerbahçe’nin yancısymış bu takımlar. Dolayısıyla ben de İlkerin yancısı oluyormuşum. Benim evde bir Karagümrük olmadığım kaldıydı, onu da oldum çok şükür.


Benden pek haz etmiyor bu aralar. Zira ben, okulun gezisi Paris’te diye, aynı günlerde Paris’te kaçamak yapmak için babasını ikna eden, bunu da sırf gezi sırasında Arca’yı rahatsız etmek için yapan bir Karagümrükmüşüm. Hiç de bile değil. Paris’e bir kerecik de kocamla baş başa gideyim istedim, o ergen velediyle işim olmaz. 


Neyse biz otelimizi filan ayarladık mis gibi. Derken okuldan bunların gezi programı gelmiş. Tesadüf bu ya (vallahi tesadüf), otelleri bizimkinin yakınında. Koca Paris’te aynı semtte kalacağız. İlker durur mu yemiş bizimkini,


İ: Arca var ya, annene otelinizin yakında olduğunu söylersek, her dakika damlar, el sallar, gelir öper seni.

A; Hadi be! E söylemeyelim o zaman, bilmesin!

İ: Kusura bakma ben söylerim, annenden hiçbir şey saklayamam.

A: saklamış olmayacaksın ki, sadece söylemeyi atlayacaksın. Baba ya vallahi gelir öper.


10 Nisan 2024 Çarşamba

“One of many”

Martiniçkalarımı çıkardım astım. Leylek mi gördün dersen, yok görmedim, ama sürü halinde bir kuş grubu üzerimden geçti, tamam dedim zamanıdır. 


Martiniçkamı gören Romanyalı bir abimiz anlattı, Romanyada martiniçkalar erkekler tarafından beğendikleri kızlara takılırmış, bir tür güzellik-beğenilme statü ifadesi gibi. Paganlıktan gelme bir adet. Bizim Hıdrellezi anlattık, sonra Afsaneh İran’da çok önemli bayram olan Nevruz’u nasıl kutladıklarından bahsetti. Türkiye’de Kürtlerin kutlamalarından farklı ritüelleri var sanırım, sofralarına yiyecekler, çiçekler, yumurta ayna ve nazar boncuğu koyuyorlarmış. Aşağıdaki Afsaneh’nin sofrası mesela.


Marteniçka iplerimden Elena’ya da takmıştık. Ruslarda yokmuş bu adet, ama o da benim gibi, dilek dilenecekse var olan adetleri benimseyebiliyor. Dileği yerine geldi. Terfi ve Belçika dışında bir pozisyonla biraz hayat değişikliği dileğindeydi, vallahi oldu. Darısı benim dileklerimin başına. 

Elena’nın gitmesi, Piotr evladımızın işe başlaması gibi değişimlerin arkası kesilmedi ve Elena’nın yerine Elif geliyor ekibe yuppiii! Artık departmanda üç Türk olacağız. 

Ve de kadın çoğunluğunu da muhafaza edeceğiz. Bak bu mühim. 

Kadınlarla çalışmak çok güzel. Bana mı denk geldi bilmiyorum ama benim kadın çalışma arkadaşlarım hep çok azimli, çalışkan, akıllı, çözüm odaklı, yaratıcı oldu. Hem gençken Türkiye’deki bana örnek olan benden birkaç yaş büyük mühendis kadınlar, hem de burada şimdi benden çok daha genç ya da yaşlı her milletten kadınlar.

Terfi ettiğimde, Elena “bir kadının terfi etmesine çok sevinmiyorum, burada çok kolay değil gibi” demişti, ondaki azim ve istek, tabii ki yolu önü açıldı. Bir konuda haklıydı.

Bizim şirkette kadın departman yöneticileri, orta kademe kadın müdürler bulunuyor ama yönetim kurulunda sadece bir tane kadın var. 

Geçenlerde üst yönetim toplantılarından birinde sunum yapmam gerekti, hiç kadın yoktu. Benim o toplantıdaki tek kadın olmamın ya da benzer şekilde üniversitedeki son sınıfımda tek kız öğrenci olmamın, ailedeki tek mühendis kadın olmamın, iyi bir tarafı yok. Çok olmamızın, çoğalmamızın hepimize faydası var, tabii iş dünyasına da. 




6 Nisan 2024 Cumartesi

3N 1 ben Nisana girerken

Ben bu “ne yapıyorum” “ne okuyorum” “ne izliyorum” üçlemesini okuyanlar için mi yoksa kendim için mi yazıyorum bilmiyorum. Ara sıra dönüp de o vakitler hayatı nasıl geçiriyormuşum diye bakmak hoşuma gidiyor.

Neler yapıyorsun Yeliz diye soracak olursan, sabah Zeynep’e verdiğim cevabı vereyim; “biz aynı, her gün evin inşaatına gidip kaç tuğla koymuşlar diye sayıyoruz”. 

Altı ay kadar önce oturduğumuz dairenin satılığa çıktığını söylemişimdir. Her hafta gelen giden oluyor, artık kanka olduğumuz emlakçıdan İlkerin öğrendiğine göre teklifler de varmış, ama henüz satıldığı bilgisi gelmedi. Aman gelmesin, ben ziyaretlerden önce tütsüler, büyüler yapıyorum, evi biraz kötülüyorum filan. Ne kadar geç satılırsa o kadar iyi, ki burdan direkt kendi evimize geçebilelim. Bana sorarsan iki ay daha satılmazsa yırtarız. Zira bizim evin inşaatı devam. 

Bu evlerin satılması, yapılması vesaire gibi uzun süreçler bize garip geliyor. Mesela işte verilen tekliflere 1 ay içinde cevap verilmesi, anlaşılırsa işlemlerin 3 ay kadar sürmesi, evi boşaltma zorunluluğunun 6 aydan başlaması filan. Türkiye’de git tapuya yarın taşın filan… 

Yavaş süreçlere alışmak … hala yapabildiğim bir şey değil.

Başka ne yapıyorsun diye soracak olursan, her gün ofise gidiyorum çünkü yeni bir arkadaş başladı ekipte, yalnız bırakmak istemiyorum. Nasıl genç bir bilsen. 25 yaşında daha. Bu kuşağın 25’i bizim kuşağın 15’i gibi. Ben 25 yaşında evliydim bile. Bu daha anasının evinden Polonya’dan kalmış gelmiş. Bazen karşımda Arca varmış gibi geliyor. Yakında evladım demeye başlayacağım :)) Ki pratikte erkenden çocuk yapaydım pek ala benim çocuğum da bu yaşta olabilirdi. 

Yok yok bu yazıyı  “yaşlandığını nasıl anlarsın” serisine dönüştürmeyeceğim, korkmayın.

Bu hafta sonu Belçika’da hava sıcaklıklarının yirmi derecenin üzerine çıkacağı haberi haftanın başından beri en önemli gündem maddesi. Brüksel’de güneşe yüzünü verirken içkini yudumlayacağın teraslar önerisi, en iyi açık hava aktivite listesi ve daha niceleri sosyal medyayı meşgul ediyor. 

Bense hava koşullarından bağımsız hemen her gün yaptığım gibi, sabah yürüyüşü bahanesiyle fırına gittim. Tüm kiraz ağaçları açmış, çiçeklerin renkleri güneş ışığıyla daha da parlamış. Van Gogh için Hollanda’dan Fransa’ya sırf güneşin ışığını yakalamak için taşındığını söylerler, haksız sayılmaz. Güneş ışığıyla yıkadığı her şeyi muhteşem bir renge dönüştürüyor. 


Hiç içimden Brüksel’in hınca hınç olacağını tahmin ettiğim cafelerinde oturmak gelmiyor. Geçtiğimiz hafta resmen üzerimden geçti. Bizim terası elden geçirip öğleden sonramı terasta okuyarak ya da Flamanca çalışarak geçirmeyi planlıyorum. 



Demişken … Neler okuyorum? 

Bitmeyecek Öykü. 

Masalsı bir fantastik. Okumadıysanız, hiç öyle çocuk kitabıdır demeyin okuyun, içine alıp götüren nefis bir kitap. 

Yürürken ya da araba kullanırken dinlediğim “Japonların kadim beslenme sırrı” da ilginç. Tek öğün yemenin, tam doymadan sofradan kalkmanın, aç kalmanın ne kadar sağlıklı olduğunu anlatıyor. Tıbbi araştırmalar ne kadar doğru olduğunu kanıtlasa da uygulanabilirliğine katkı sağlamıyor maalesef. Bakalım belki kitap bittiğinde fikirlerim değişir.

Bundan evvel, Sinem Sal’ın “bizim zamanımız” kitabını dinlemiştim. Eğlenceli bir kitaptı. İncelikli espiriler, hızlıca akıp giden bir hikaye. Sinem Sal’ı Behice’nin Yarım kalan işleri ile tanımıştım, bu kitabını da çok sevdim. Yaz gelirken iyi gider, önermeden geçmeyeyim.

Neler izliyorum? 

Netflix’ten üç cisim problemini son bölümünde dün akşam uyuyakalmam pek iyiye alamet değil. Hani güzel dizi de beni öyle deliler gibi merak ettirmedi. 

Çarşamba gelse de, çayımı koyup izlesem dediğim Bahar tabii ki şahane. (Benim için Çarşamba zira youtube’tan izliyorum) 

Gibi’nin yeni sezonu gelmiş, hafta sonu ona saralım bari. 

İşte benden bu kadar … E siz neler yapıyorsunuz bakalım? Bayram telaşları tatiller? Haftaya hayat memleketimde başka türlü akacak hadi bakalım. 

(Bu yazıyı yazarken öyle uzatmışım ki, içinden iki yazı daha çıktı. Önümüzdeki günlerde düşer bloga hadi bana eyvallah)



31 Mart 2024 Pazar

Easy going? Ben?!

 Sabah erkenden kendimi sokaklara attım. Pazar sabahları açık olan tek marketin sabaha sakinliğini yakalamak, kilisenin meydanında kurulan pazardan eksik birkaç sebze alıvermek, mahallenin fırınından sıcak baget ekmek ve evin ergeni için ecnebi usulü tatlı hamur işleri alıp yüzümü güneşe vere vere yürümek çok iyi geliyor. Hele bir de yağmur yoksa… 

Dün hava feciydi, üstelik de Paskalya turnuvası için sabahın yedilerinde yollardaydık. Arca arka arkaya üç beş maç yapacak biz de izleyeceğiz, harika ama hava güzel olursa. Hava dediğim gibi feciydi, yağmur desen var, çamur desen var, soğuk hele aman aman. Kulübün cafesinde de oturup kahve içebilirsin ama ıslak ergen teri kokan havası çekilecek gibi değil, maç aralarında çayır çimen yürümeyi tercih ettim. Termosunda kahven sırtında iyi bir montun, başının üzerinde de bir şemsiyen varsa, mis gibi serin havayı solumak iyi geliyor bile denebilir. 


Arca’ların takımı üst üste üçüncü Paskalyadır kupayı kazanıyorlar. Bol bol video fotoğraf çektim, ama ancak dedesine gönderilmesine izin verildi, instagramda paylaşılmayacakmış. Peki. 


Spotlight altında olmayı sevmiyormuş ergenim, “radar altında da değilim spotlight radar arası bir yerlerdeyim” şeklinde beyanat verdi. 


Aklıma Nathalie geldi. Buradaki ikinci yılımızda, Arca ilkokul dörtte iken bir öğretmeni vardı, Nathalie. Hani hamile olduğunu sınıfta açıklamıştı da, Arca şiddetle karşı çıkmıştı, “evli değilsin, hamile olamazsın” diye… Hah işte o Nathalie Arca’ya bayılıyordu, bir de etiket yapıştırmıştı, “cool nerd” diyordu Arca’ya. O ne ya demiştik de açıklamıştı, entelektüel, çok bilen, çok okuyan, bilgisayar oyunlarına meraklı ama aynı zamanda sosyal havalı bir tip. Nathalie’yi hatırlattım,  “Cool nerd müsün lan sen” dedim, öyleymiş. 


Öyle etiketler var kafasında. 


Arkadaşlarından hangileri under radar hangileri under spotlight hepsini sayıyor. 


Ben de etiketlerinden nasibimi alıyorum. Hem bende öyle bir iki değil epey etiket var. 


Eğlenceli bir tipmişim mesela. Bu hoşuma gitti. Fun mummy😜


Easy going etiketine biraz gıcık oldum, ama bu favori ebeveyn etiketlemesi olduğu için şimdilik sesimi çıkarmıyorum. Easy going ne ya? O kadar cadılık o kadar yaygara, o kadar bağır çağır, easy going! Artık İlker’den nasıl çekiyorsa ben manyak easy going mertebesindeyim. 


Geçenlerde Tiago’nun anasından bahsederken “o da işte senin gibi, hiç sormadan etmeden açmış telefonu üst ligin takımına oğlumu deneyin demiş” deyince, önce “e iyi yapmış sizin götünüzü kaldırdığınız yok” dedim, sonra aydım meseleye “oğlum ben takım takım aramıyorum ki, zaten dillerini bilmem ne konuşacağım? Babanın ilgi alanı o. Neyim benziyor Tiago’nun anasına” diye sordum. “Aksiyon alan” tarafım benziyormuş. 


Evet, doğru. Hiç bekleyemem, acilen müdahale etmem lazım. Diyete mi girilecek, pazartesiyi beklemem, o gün perşembe mi, başlarım, başlatırım. Gerçi başlatamıyorum, kimse beni sallamıyor, ben kendi kendime başlıyorum. 


Ya da ne bileyim birinin bir sağlık sıkıntısı mı var, derhal doktor randevusu alınır gidilir, halledilir. Şimdi burdan bakarsak Arca’nın şahsıma ait tespitleri doğru o vakit ben resmen easy going bir tipim! Nasıl easy going ya? Benim despot, disiplinli, kuralcı olan ebeveyn olmam gerekiyordu, öyle anlaşmıştık ben ne ara easy going oldum?

23 Mart 2024 Cumartesi

Baharı beklerken

Ortalama bir Belçikalı için bahar gelmiş olabilir ama benim için henüz değil, bekliyorum.

Baharı beklerken maaile hasta olduk. Tabii ki virüsü eve Arca getirdi, İlker aman asla pas geçmedi, ben yırttım yırtıyorum derken perşembe sabahı yakalandım ve iki seksen yamuldum. Ben hasta olunca sürüne sürüne işe gidenlerdenim, ya da en azından evden çalışanlardanım. Bu defa yapmadım, onca yetiştirmem gereken iş ve girmem gereken toplantı varken sürünme fikrine bile dayanamayacak kadar bitkindim, bu defa doktora gittim. İyi ki de gittim, boğazım için sprey, çalışmamam için de iki gün rapor verdi. Alırken hala “yani ben bunu alıyorum ama belki kullanmam, evden çalışıveririm yarın belki iyi oluveririm” diyordum. 


Oluveremedim tabii ki, perşembe öğleden sonra uyudum, akşamına çay çorba devam, cuma bitkin hissettikçe uyumalarla ancak akşamına toparlayabildim. İşe gitsem hafta sonunu ayak geçiremezdim. 


Baharı beklerken, fark ettim ki herkes Bahar’ı bekliyor. Yani Bahar dizisini. Ben de! Ne vakittir, içimizi açan bir yapıma denk gelmemişsek demek ki, kalbimiz pır pır. Ben en son böyle keyifle “İkinci Bahar” dizisini beklediğimi hatırlıyorum. Baharlar iyidir. 


Baharda doğduğum için annemin adımı Bahar koymak istediğini öğrendiğimde, tüh demiştim ne güzel olurdu. Ama kardeşlerin isimlerinin benzer olması modasına kurban gitmişim meğerse. Yeşim Yeliz. Öyleydi bizim zamanlar. İlkerin de kardeşi bundan sebep İlknur. Burcu - Duygu vardı arkadaşım. Burcu Banu Ebru vardı mesela. İşte o ilk kardeşe verilen ismin senin ismine etkisi olması ne fena.


Ben yine de ismimden şikayetçi değilim, ecnebiler kolay telaffuz ediyor en azından. 


Baharı beklerken…




Bahar dalları da geçit töreni gibi… Bizim sokaktaki minik beyaz çiçekli ağaçların yapraklanma sırası geldi, çiçeklerini döktü de bütün sokağı beyaz puantiyelerle bezedi. Arabaların üstü dahil her yer beyaz benek. 


Manolyaların iri taç yapraklarını dökmesini müteakip çiçeklenme sırasını kiraz ağaçlarına bırakmasını bekliyoruz. Sokaklar sümbül kokuyor, yakındır yerlerini lalelere bırakacaklar. Bluebell çiçeklerini bir Hallerbos ormanından açar sanıyorsanız yanılıyorsunuz, tohumlarının döküldüğü her yer Hallerbos onlara, evlerin bakımsız bahçeleri bile. 


Baharı beklerken Flamanca A1 sertifikamı üçüncü defa aldım. İlkini iş yerinin kursundan almıştım. Araya Covid girdi, benim Flamanca güme gittiydi. Sonraki kursa gitme girişimimle A2’yi bile atmıştım cebe, hatta B1’e başlamıştım. Araya işte yeni sorumluluklar ve fazla mesailerle iş seyahatleri girince kalıvermişti öylece. Baktım kursla olacak gibi değil, daha gerçekçi hedefler koydum kendime ve her bahar gibi bu bahar da harekete geçtim, bu defa uygulama üzerinden. Derslerin üzerinden geçip güya hemen B1 atlayacaktım, ama yok öyle değilmiş, tek tek alıyorum sertifikaları yeniden. En çok A1 sertifikası alan insan olarak rekorlar kitabına geçmeden A2’yi almam lazım. 


Baharı beklerken martiniçkalarım da kolumda bekliyor baharı ve göçmen kuşları. Buralar ayaz buralar kış, göçmen kuşlar ne zaman uğrayacak da benim dilekler olacak? Peki ben o kuşların göçmen kuş olduğunu nasıl anlayacağım? Leylek olmasa da mesela karga olsa, ya da ördek? Burda ben hiç leylek görmedim, kargayla halledemez miyiz? Yok mu bunun bir oluru? Göçmen kuşların bile uğramadığı buralara biz geldik göçtük, ne acayip ne deli sorular bunlar…


Baharı beklerken delirmeye az mı kaldı nedir?

18 Mart 2024 Pazartesi

Yaşlandığını nasıl anlarsın vol.10

 Evde bulunmama müsaade edilen tek yerdeyim, odamdan bildiriyorum. Neymiş,ben salona ya da mutfağa gidince Galatasaray gol yiyormuş. Bir su alayım yok, gelme! Peki işte attılar beni evin öte tarafına. 

Evin öte tarafında ütü yapıp, Kızılcık şerbeti batağında debelendim bir süre, sonra aldım klavyeyi elime. 


Birkaç gündür Duru bizde. Bu Duru başka, yani ablamın kızı olan 22’lik değil, uzaktan eltim Zeynep’in 17‘lik Duru’su. Bir gün mesaj attı bana, vizem var, birkaç günlüğüne geleyim dedi, bayıldım. Atladı geldi, hatta geldiği gün ben Milano’daydım iş için. Paris’e günübirlik gidebilir miyim sence demişti, “iş için defalarca gittim gidilir ne var” dedim, ayarlamış biletini bir de Paris’i gördü, Antwerp’ten sonra. Seneye sınava girecek, mimar olmak istiyor, Teknik üniversite istiyor, yapar mı yapar. Cumartesi Arca’nın maçı vardı biz bütün günü kız kıza geçirdik, şahaneydi. Baktım baktım, bizim oğlan iki seneye bu mertebeye gelir mi dedim, hmm belki on iki seneye o da inşallah. 



Duru’yla birlikte altı senedir yaşadığım şehre yeniden turist gözüyle baktım, fena değil aslında, keyifli şehir. Duvar resimlerini, her an bir yerlerden çıkan ufak tefek sürprizlerini, parklarını, kozmopolitliğini, ve bundan sebep gelen herkese açık oluşunu seviyorum. 


Neyse bu arada maçı yendik, benim arka odaya atılmam sayesinde yenmişiz. İyi bari işe yaradı. 


Maçtan sonra İlker akşam yemeğini hazırlarken Arca’yla Duru da Arca’nın Fransızca ödevi için yemek tarifi video çekimi yaptılar. Müthiş eğlendiler. Eski fotoğraflarını buldum çıkardım. Nasıl da gözümüzün önünde büyüdüler, nasıl da kocaman bireyler oldular…. Zalimsin zaman. Onlar büyüdükçe bizim yaşlanmamız peki? Ona ne demeli… 


Yaşlanmak deyince aklıma geldi. Geçen Milano’ya fuar gezmek için gittim. Günde on beş binden fazla adım atınca dengem bozuldu, resmen perte çıktım. Yaşlanma farkındalıklarında daha da kötüsü varmış, otel odasının büyüteçli aynasında gördüm, bir süre kendime gelemedim. Kim bilir kaç zamandır orada olduğunu bile fark etmediğim çene kılı! Evet! Çıktığına mı yanarsın, çıktığını görmediğime mi? Her şekilde sebep aynı yaşlanıyorum! Bu korkunç tecrübeyi derhal İlker’e bildirdim. “Kıllanıyorum ve bunu görmüyorum!” “E tamam işte yaşlanıyorsun” Sağ ol be tertip! Senin nüfus cüzdanın daha yeni sanki. 


Yok yok benim kafalar değişti bacım kardeşim. Ben artık kırk beşi geçtim, kabullenmenin eşiğindeyim. Mesajım net; yaşlanıyorum evet, ama huzurlu, keyifli neşeli yaşlanalım. Bunun için de tabii ki sağlık önşartı var. Ki geçen hafta bağırsaklarımın ağrısından öyle çektim ki, neredeyse doktora gidecektim. Gitmem lazım zaten, korkumdan ne kan testi yaptırıyorum, ne de kontrole gidiyorum. Tüm hafta içi sırt bel ağrıları çektim. Hani sürekliliği de yok, olsa soluğu doktorda alacağım. Ara sıra yokluyor, gidiyor. 


Benim kafalar değişince blog da yaşlı emekli bloguna döndü. Elimize doğanların yetişkinliğe adım atışlarını anlatıyorum, götüm başım ağrıyor diye şikayet ediyorum, nasıl bir batağa savrulduğunuzun farkında mısınız? Aman kaçın kurtarın kendinizi. 


10 Mart 2024 Pazar

Manolyalar, kamelyalar, bahar dalları vesaire

 İçim sıkılıyordu, dün akşam üzerine kadar üzerimdeki depresif hali atmak mümkün olmadı, ne uyumak kar etti, ne yazmak… Ancak akşam üzeri İlker aradı, güzel bir konuşma yaptık, ilişkiler üzerine, şanslı olduğumuz hakkında ve birbirimizi çok özlediğimizden bahsettiğimiz… 

Yürürken karşıma çıkanlar vol.1847741819

Bir bira açtım, bir haftadır kafamı gömdüğüm dizi batağından bir bölüm daha devirdim, içimdeki sıkıntıları hayra yormayı telkin ettim kendime, yemeğin üzerine bir demlik çay içtim, sayfalarca kitap okudum ve papatya çayımı müteakip uyumuşum. 


Sabaha içimde güzel bir enerjiyle uyandım. Biraz sırtım ağrıyordu, yoga yaptım, biraz karnım ağrıyordu bir sıcak su içiverdim, meditasyon yaparken… Bugün çok iş yapmaya niyetliydim, madem dünü depresyona ve Arca’ya şoförlüğe kurban etmiştik, yarınlar yokmuşçasına iş yapacaktım hatta rapor hazırlamakla yediğim cuma günümün kalan işlerini de bitirebilirdim, bir bilgisayar açmaya bakardı. Bunları yazmıştım sabah sayfalarıma. Hatta birilerinden alamadığı eski bir alacağına üzülen kocam için de para ne ki ya zaten zengin filan olmayacağımızın farkındayım ki, o para da eksik kalıversin yazmıştım. 





Derken işten arkadaşımın doğumgünü olduğunu hatırladım, tam elime telefonu aldım, İlkerin keyifsiz sesi. Bir başka para mevzusu. Olmasa iyiymiş de olmuş işte ne yapalım. Ama onu öyle üzgün duymak benim de bütün keyfimi kaçırdı. Giden paradan ziyade, kaçan keyiflere takıyorum ben. 


Üstüne bir bardak su içtim de, için soğumadı. Üstüne üç çeşit yemek pişirdim, menemene ekmeği şamandıra daldım da geçmedi. Dellendim, banyoların temizliğine girdim, girmek ne kelime paraladım, para etmedi. Attım kendimi sokağa. Günün tek şansı güneş açmasıydı, güneş kremi sürmüştüm işe yarayacaktı, ne mutlu! Hayat bana büyük maddi mucizelerle gelmiyorsan, küçük avuntularla gel ki, dayanmak kolaylaşsın. 


Bir saatten fazla yürüdüm, manolyaların, kamelyaların fotoğraflarını çektim, kulağımdaki kitapta kısır gömüyorlardı, canım çekti, eve geldim, kinoa haşladım. Kısır yapacağım ya, gaz mı yapsın bulgur kinoayla yapacağım tabii…


Bazı küçük denk gelişlerle mutlu olan, böyle bir mutlu olma haline de hala şaşıran saf salak bir yapım var. Şöyle ki, sabahın bulaşıklarını dizdiğim bulaşık makinasıyla, aylardır temizlik yüzü görmeyen banyo paspaslarını tıktığım çamaşır makinası ve hatta kısırı yaparken karıverdiğim kekin pişmesi yok dur arttırıyorum, kısır soğusun diye beklerken yapıvereyim dediğim ütülerin bitmesi aynı dakikalara denk geldi. 


Sokağa çıkınca güneşin yüzünü göstermesi gibi tatlı bir gülümseme kapladı yüzümü. 


Kısırı gömdüm. Üzerime tüm günün yorgunluğu çöktü, halbuki ben sunumumu bitirecektim, hay allah, bir yarım saat kestirmişim. Uyandığımda yağmur başlamış, hava serinlemişti, Arca ise yan kanepede maç izliyordu. Kekimin yanına bitki çayı yaptım. Annem sarma gönderiyormuş, yarının yemeği çıktığına göre sabah pişirdiğim barbunya ve bamyayı yiyelim bari başka yemekle uğraşmayalım, diye karar verdik, iç sesim ve kendim.