Yazılar posta kutuna gelsin mi?

23. ay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23. ay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2011 Salı

Alsancak İskelesinin önünde... yağmurda... şap şap yapan iki deli

Soğuk ve yağmurlu kış günlerini sevmezdim çocukken. Dışarı çıkamazsın, gezemezsin.

Babam evde tıkılı kalmayalım diye, Pazar öğleden sonra bizi alır dışarı çıkarırdı. Araba ile gezmeye: )

Boş caddelerde cama vuran yağmur damlalarını seyrederken Alsancak’a doğru yol alırdık. Arka koltukta oturmayı sevmezdim, annemle babamın koltuklarının arasına dizlerimi sıkıştırır (o yıllar bilinçsizmişiz, Arca böyle bir şey talep etse dizlerini kırarım:P), kıvırcık kafamı ikisinin kafasının arasına sokar durmadan konuşurdum.

Ablam tercihen sağ tarafta dışarısını izleyerek hayallere dalmış olurdu. Kordon’da tıngır mıngır ilerler, dönüşte İzmir sinemasının önünde park eder, sinemanın yanındaki meşhur salepçiden salep ısmarlardık. Küçücük su bardağı şeklinde ama hacmi çay bardağından hallice bardaklarda arabaya servis edilirdi. Arabanın içi mis gibi tarçın kokardı. Üflerken tarçınlar illa ki burnuma kaçardı ama keyfim asla kaçmazdı. İlginçtir bir süre sonra radyo illa ki bir maç yayınına dönerdi, saleplerimiz biter, dönüş yolunda maç dinleyerek Pazar gezmesini tamamlardık.

Fark ettiniz değil mi? Asla arabadan inmemişiz: ) Yağmurda çocuk sokakta dolaşır mı? Dolaşırsa illa ki araba ile dolaşır: )

Bu Pazar…

İlker önceki geceden beri aşerdiği cheesecake talebini sonunda itiraf etti. Ciddi değil sandım, yoo çok ciddiydi. Gecenin üçünde canımız hamburger çektiğinde üşenmeden Alsancak’a giden bir çift olduğumuz için talebi çok yadırgamadım sadece hani güya yediklerimize dikkat ediyoruz ya, lahana turşusu ilişkisini kurmaya çabaladım, o da çok değil birkaç saniye: )

Arca’nın güzellik uykusundan uyanmasını bekledik sabırsızlıkla. İtiraf ediyorum, öpme bahanesiyle dürtmüş bile olabilirim. Kimse beni suçlayamaz, o cheesecake’ten yememiş hiç kimse suçlayamaz!

Arca’nın ısrarla defalarca dinlettiği şarkılar eşliğinde Alsancak’a gittik. Dinlemek yetmiyor, bir de eşlik edeceksin!

Tam iskelenin oraya döndük, yağmur bastırdı. İlker Baks’a girdi, sonra yanımıza gelip hazırlanmasının 15 dakikayı bulacağını söyledi. Otur otur sıkılmışım, Arca’yı ayarttım indik arabadan.

İlker içerde kahvesini yudumlaya dursun...

Evet Alsancak iskelesinin önünde, yağan yağmurun altında, su birikintilerinde kahkahalarla şap şap yapan ve donumuza kadar ıslanan iki deli bizdik!

Yedek alt? Vardı canım!! Ama çorap unutmuşuz, çıplak ayaklarını eve dönünceye kadar elimde ısıttım, biri ısınınca “bunuuu” diye öbürünü uzattı.

Evet biraz üşüdük ama benim de çocukluğumda içimde kalan “Kordon’da yağmur altında şap şap yapmak” konulu uhde böylelikle huzura ererek gökyüzüne yükseldi…

21 Ocak 2011 Cuma

İki yaşa doğru kazanılan beceriler konulu workshop ve ileri seviye kurs kayıtları başlamıştır!

İki hamle sonrasını ön görebilme yetisini güçlendirme teknikleri:

Az mı uyumuş, çok mu yemiş? Gün içindeki davranışların delil olarak hazırlanması
Bakıcıya doğru sorular sorulması üzerine pratik eğtim
Akşamın getirecekleri üzerine ön çalışma ve strateji belirleme

Eğitmen : Yeliz

Olduğu gibi kabullenebilme konusunda ileri seviye kursu

Çocuğun karakterini belirleme yöntemleri
Karaktere göre davranış geliştirme
Topluma kazandırma konulu tez çalışması

Eğitmen: Yeliz

Aktivite becerilerini arttırma kursu :

Parmak boyası, sulu boya, pastel boya ile resim yapmak
Oyun hamurundan heykel yaratma dersleri
Kitaplardaki kahramanların resim ve heykelleri için usta belgesi

Eğitmen: Ümit Abla

Hızlı oyuncak araba sürüş teknikleri teori ve pratik çalışma:

Evdeki oyuncak arabalar ve çalışma prensibi üzerine teorik bilgiler
Uygulamaları araba yarıştırma (evden oyuncak araba getirilmesi tavsiye edilir)

Eğitmen: İlker

Oyuncak tamiratı ve pil değiştirme

Uygun pil seçimi üzerine teorik bilgiler
30 saniyede pil değiştirme becerisi üzerine uygulamalar
Oyuncak tiplerine göre tamir workshop
2 dakikada oyuncak tamiratı

Eğitmen: İlker

Kitap okuma teknikleri

İstemediğimiz bir kitabı okumaktan nasıl vazgeçiririz?
Kitap okurken canlandırma için başarının anahtarı : drama dersleri
Kitap okurken uyanık kalmak ? Özel yöntemlerimiz ile mümkün!

Eğitmen: Yeliz

İleri seviye politikacılık:

Çocuğunuzla polemiğe girmemenin yolları
Ağlattığın çocuğu “aaa seni kim ağlattı evladım, gel yamacıma” cümlesi ile dumura uğratma - uygulamalı eğitim
Shakira’dan hallice kıvırma teknikleri

Eğitmen: Yeliz

Organizasyon teknikleri

Doğum günü partisi hazırlama
Kolay finger food nasıl hazırlanır?
Oyun grubu organize etme
Annelerle çabuk kaynaşmayı sağlayacak temel sorular, sohbet konuları

Eğitmen: Yeliz

Gelecek dönem kursları:

Davranışa müdahale teknikleri – kriz anlarını savuşturma
Empati kurma üzerine uygulamalı workshop – 2 yaş bebesi nasıl düşünür? Mağara adamı kılığına bürünme
İleri sanat çalışmaları – Çop adamdan soyut resimlere geçiş

20 Ocak 2011 Perşembe

İki eğlence bir şikayet

Görmemişin çam ağacı olmuş, Ocak ayının sonu gelmiş, hala başköşeyi işgal edermiş: )



Yok Arca üzülürmüş, ağacı pek severmiş, yok İlker üşenirmiş… Hepsi hikaye! Bildiğin toplamak istemiyorum işte!! Bu yaşıma gelmişim çam ağacım olmuş bir de büyük çaba harcamışım almak için 2012’ye kadar dursun köşede diyordum. Laf aramızda karşısına oturup seyretmekten hiç bıkmadım.

Ama eve gelen giden misafirin alay konusu olmaktan sıkıldım!

Arca’ya uzun uzun ağacın neden kaldırılması gerektiğini anlattım. Sandım ki çok üzülecek, kaldırmayalım isteyecek. Hatta küçük bir hikaye uydurdum, Noel baba gelmeden önce evimizi görsün hediyeler getirsin diye ağacı süslüyoruz, hediyeleri getirdikten sonra ağacı kaldırıyoruz, taa ki Noel baba tekrar gelesiye kadar. Arca “hokkayay” dedi ağaca, döndü kıçını gitti.

Anladım ki o hikaye benim kendime tesellimmiş.

Cumartesi öğle uykusunu tam alamamış Arca’yı fazla aktive etmeyecek aktiviteler düşünürken, ampul yandı! Ağacın süslerini kaldıralım mı? Arca bayıldı!! Hoplaya zıplaya süsleri söktü, kutularına yerleştirdi. Eğlenceliymiş be!! Ben de gözümde büyütmüşüm. Şimdi evin büyük oğlu İlkerin keyfini bekliyoruz, ağacı tamamen kaldırmak için.

Parmak boyası denedik Arca ile!! Çok eğlenceli çookk!! Keşke biri bana daha önce bu parmak boyalarının çabucak çıkabildiğini söyleseydi de kendimizi banyoya kapatmasaydık, Arca’ya artık küçük gelen kollu önlüğü zorla giydirmeseydim boşu boşuna, keşke: )

Arca bayıldı, vıcık vıcık diye diye elleriyle daldı boyaların içine. Ayak izi çıkarmalıydık ama öyle kolay olmadı tabii, önce gıdıklandı, sonra kıkırdadı. Banyoya gireceğiz vaadi çok işe yaradı.

Hem eğlendik hem de bir sosyal sorumluluk projesine minicik de olsa bir katkıda bulunduk.



Bu arada sarı boyamız yolda patlamış atmak zorunda kaldım. Bu vesile ile Yurtiçi kargoyu kınamak istiyorum.

Bu kargonun takibini yaptım ve evimize gelindiğini adreste kimse bulunmadığı için not bırakılıp paketin şubeye götürüldüğünü öğrendim. Şubeyi arayıp “sakın geri göndermeyin, ben gelip alacağım” dedim. Gitmeden önce tekrar aradığımda paket çoktan geri gönderilmişti. Sinir katsayımı hesaplamaya hesap makinasının basamakları yetmez!

Proje sorumlusunu arayarak durumu anlattım, sağ olsunlar paketi tekrar göndermişler ama boyamızın birini yitirmiş olduk. Benzer bir olay Monami’nin hediye paketlerinde yaşandı, ama Yurtiçi kargonun bu hareketi sebebi ile muhtemelen geri gönderildi paketler, bizimle iletişime geçen firma yetkililerine durumu anlatmama rağmen bir daha da bize ulaşmadı. Ne yapalım sağlık olsun.

Cep telefonlarımız alıcı kısmında yazıyor, çok mu zor mesaj atılması, paketimizin geldiğinin haber verilmesi? Ben mi çok şey istiyorum? Bilemedim?

17 Ocak 2011 Pazartesi

Kabullendik, sırada... Arca'yı topluma kazandırma procesi


“Yavaştan canlanan çocuk”, “kitap bebek”, “nazlı çocuk”…

Her kitapta ayrı bir etiket. Bunlar tabii ki hap şeklinde hazırlanmış ve kolay yutulsun kolay sindirilsin formülleri. Yermiyorum, eleştirmiyorum, çok faydalandım, faydalanıyorum.

Arca için yeni etiketler ekleyebilirim, çeşitlendirebilirim… “hemen kaynaşamayan, temkinli, yavaş yavaş ortama ısınan, iyice ölçüp biçen, tanımadığı ortamlara kolay alışamayan…”

Artık çok üstünde durmuyorum, kriz anlarında soran gözlerle bakanlara – sanki mecburmuşum gibi- davranış psikolojisi, karakter haritası veya “günlük rutinden şaştı” konulu brifing vermeyi bırakalı çok oldu.

Ben kısaca “Arca işte” diyorum. Nev-i şahsına münhasır bir çocuğum var.

Alkolizm derneği toplantısındaki gibi, “Ben Yeliz, benim bir çocuğum var, adı Arca!”
Ve salondan alkış kopar, yüzüme bunu kabullenmenin ve dile getirmenin verdiği huzurla bir tebessüm yerleşir, bir oh çekerim.

Bu aslında zorlu bir yolun ilk adımıdır. “Olsun adım atmak başarmanın yarısı” dediğinizi duyar gibiyim, lakin o iş öyle kolay değil.

GERÇEKTEN kabullenmek, olduğu gibi kabul etmek. Çok çetin bir yol. Zira bu yolun üzerinde çok tehlikeli tuzaklar var.

Kendi bakış açınla olaylara bakmak mesela, çok sakıncalı. Çünkü o ben değil, ne şimdiki ne küçüklüğümdeki, o bambaşka bir insan.

Sonra başka bir tuzak da başka çocuklarla karşılaştırmak, bu iyi ya da kötü hemen her anababanın en azından acemi dönemlerinde düştüğü bir tuzak.

Bu tuzaklar olabildiğince bertaraf edebilirse, sıra daha zorlu ve dikkat edilmesi gereken kısma geliyor.

- Benim elimde sadece bir tane denek olduğu için genelleme yapmadan “Arca deneği” üzerinden konuşacağım. -

Çocuğu topluma kazandırmak!

Bu ciddi emek isteyen bir proje ve hassas bir süreç, el emeği istiyor, ciddiyet istiyor, üzerinde düşünmek istiyor.

Elimizdeki malzeme belli. Uyguladığımız işleme göre bu malzemeden arkadaşlarıyla paylaşan, onlarla oynamaktan zevk alan, daha az mızmızlanan, daha sosyal bir çocuk da çıkabilir, daha içine kapanık, daha anne delisi, daha mızmız, ağlak bir bebe de çıkabilir.

Süreç uzun, her hikayemiz “iyi malzeme iyi yemek” ile sonuçlanmıyor. Bazen yemeğin altını yakabiliyoruz. Ama bazen de öyle lezzetli oluyor ki iki tabak yiyesimiz geliyor.

Uzman görüşlerine değer vermek sürecin bir parçası, cumartesileri gittiğimiz oyun grubunun psikologunun geçen haftaki krizin akabinde sunduğu “kenarda durmayın, Arca oynarken sizi gördüğünde konsantrasyonu bozuluyor, sizinle vakit geçirmek istiyor, gidin gezin kahve için” tezini uygulama kararı aldım.

Hafta içi işledim Arca’yı. Fitne fücur soktum o minik beynine.

"Hafta sonu oyun grubuna gidilecek, Ela da gelecek, anne içeri girmeyecek, dışarıda işi var, Arca Ela ve ablalarla oynayacak."

Hatta bu özet sohbet bir hikayeye dönüştü ve uyku önceleri defalarca anlatıldı.

Arca’nın içinden; “öf amma kastın anne bea, gel işte birlikte tepişelim, kaydıraktan kayalım, sen daha güzel eğliyorsun beni, bu çıtır ablalardan daha canlısın” dediğini duyar gibi olup duymazdan geliyorum.

Paylaşmayı öğrenmeli! Farklı ortamlarda bensiz de takılabilmeli. Başarabiliriz!! Arca ben olmadan ve ağlamadan başka ablalarla ve çocuklarla farklı bir ortamda oynayabilmeli!! Hani bunu yapabilirsek ve arızasız günü geçirirsek Afrika’daki aç çocuklar doyacak sanki! Allahım buradan bakınca ne kadar anlamsız geliyor. Sanki Arca’nın topluma kazandırılmasının tek kriteri oyun grubunda annesiz oynayabilmesi. Artık nasıl kafayı sıyırdıysam?

Şimdi gülüyorum ama samimiyetle Arca’nın o gün bensiz, Ela ve ablalarla oynamasını gerçekten istediğimi söyleyebilirim, bunu bir başarı, bir adım öteye gitme, artık ne dersen de, olması gerektiğine öyle inandırmıştım ki kendimi, sanki bu başarının ardından ikimize ana oğul madalyası takılacak.

Tabii Arca’nın evden çıkmadan hemen önce kayan çorapları ile koşarken slalom yaparak kafayı yatağın köşesine çarpması ve yaklaşık bir saat o kafanın şişini indirmeye çalışmamız hesapta yoktu. Hatta gitmeyelim istersen dedim, öyle işlemişim ki, illa ki gidecek.

Diğer hesaba katmadığımız konu o gün Ela’nın karnının aç olmasından dolayı hafif arıza kodu vermesiydi. Neyse yarım saat kırkbeş dakika beni umursamadan güzelce oynadı. Çok da üstelemedim, kucak istediği ilk anda çıkardım alandan.

Ela’larla birlikte Kipa’nın içinde gezmek daha eğlenceliydi. Kitaplar aldık, ikisi market arabalarında birbirlerine öpücükler gönderdiler. Nasıl tatlılardı, Arca Elayı seviyorrrr!!!

O yorgunluğun üzerine Arca gündüz sadece yarım saat uyudu. Akşama doğru arıza sesleri çıkarıyorken Nazlı aradı, çaya geleceğiz diye, önce hayhay sonra amanın Arca çok az uyudu, arıza yapabilir uyarısı. Aman Cansu hiç uyumadı, boş ver dedi. Allah biliyor ya akşam Cansu ile saç saça kavgaya girişeceklerinden adım gibi emindim.

Cansu gelecek deyince Arca bir sevgi kelebeğine dönüşüverdi. 4 bebek tabağı makarna bile ağırlık yapmadı düdüğe. (Bu arada makarnanın içinde de çikolatadaki gibi mutluluk hormonu salgılamamızı sağlayan bir madde mi var?)

Cansu ile süper oynadılar, Tow mater ve mcqueenin nasıl çalıştığını gösterdi. Aletleriyle tamir yaptılar, hatta üstüne binilen arabasını verdi, sırayla bineceksiniz uyarısını dikkate aldı, kaplumbağaları çok seven Cansu’ya peluş kaplumbağasını verdi, hatta üçümüz birlikte Arca’nın yatağına girip Kırmızı Elma kitabını okuduk.

Bir peri masalı bile bu kadar güzel olamazdı.

Şimdi bakıyorum da, varsın oyun grubunda kendini ispatlamasın, (daha doğrusu ben ispatlamayayım: ) ) Arkadaşlarıyla oynuyor mu, oynuyor! Kendi kendine oyun oynuyor mu? Oynuyor! Arkadaşlarını seviyor mu? Seviyor! Paylaşıyor mu? Hmm evet, daha yolumuz var ama evet diyelim yazının ruhunu bozmayalım: )

“Eh tamam işte! O kadar kasmaya da gerek yokmuş” demek isterdim ama arızanın önde gideniyim, iflah olmuyorum, Arca’yı hafta sonu aktiviteleri için şimdiden işlemeye başlıyorum.

Bu haftanın konusu : Ela’nın doğum günü partisi (Ela’nın doğum günü partisine gideceğiz, arabada başka arkadaşlarımız da olacak, uzun bir yol, istersen uyuyabilirsin, Ela’nın pastasını üfleyeceğiz, alkış yapıp oynayacaksınız, Tuna, Berk, Ege, Demir, Alpi… )

13 Ocak 2011 Perşembe

Dün

Yıllık “geçen sene ne halt yedik bu sene ne halt edeceğiz?” toplantısı…

Öncesine de “internal” toplantı sıkıştırınca sabah 5 dedin mi Yeliz kalkar.

Sabah görüşemeyeceklerini Arca’ya anlatmanın bedeli olarak Arca tüm gece düzenli aralıklarla uyanmış, “annenin dakat” (annenin yatağı) talep etmiş, son bombasını da çıkmadan az önce kabus görmüş ağlamasıyla yapmıştır.

Yeliz Arca’yı İlker’e teslim eder ve gör dötüm yollar.

Sonradan Arca’nın sıkıntısı anlaşılmıştır:
Arca: Anne?
İlker : Anne işe gitti, gel uyuyalım beraber
Arca yeri göğü inletircesine osurur
Arca: osurdum

Akşamları kuru fasulye pilav yedirmesek mi acaba?

Uçakta uyudum.

İlk toplantı eh işte.

İkinci toplantı çok iç acıtıcıydı, her defasında daha kötüye gidiyor. Detaylar bu güzel alan için gereksiz. Yeni şeyler öğrendim. Koreliler bana “discount manager” diyormuş, bir de “negotiator”. Pazarda bir dal maydanoza pazarlık eden anamdan aldığım genler aktive oluyor, biliyorum.

Çok çetin geçti yine, vakit kaybetmemek için toplantı sırasında sandviçler tıkınıldı, jet lag yemiş çekik gözlüler bir güzel hırpalandı ama nafile.

Adettendir yemeğe götürdük beyleri, bol bol Kore geyiği, 35 lik şarabın üzerine Atatürk Havalimanına kadar bir güzel uyumuşum, gece 12 uçağı trafik olmaz, havaalanında vakit geçiririm derken ucu ucuna yetiştim zira yolda kaza vardı. Rötar vardı, ne şahane ! Uçakta yine uyudum.

Sonra takside yine uyudum.

Bu kadar uyumanın üzerine gece yine uyudum, ama bu defa Arca ile. Gece bol bol yüzümü sevdi, öptü, hayal meyal hatırlıyorum, acayip özlemiş beni.

Sabah yine uyudum. “Uyudum” kelimesi tam 6 defa yazıldı şimdiye kadar ama hala kendime gelemedim. Feci hırpalanmışım.

Sabah tuvalette kaka yaparken taksi arabasıyla oynayan Arca ile Ümit ablanın sesini duyuyorum:

Ümit abla: Taksi ile nereye gittiniz?
Arca: Oyun guubu
Ümit abla: Kimler vardı oyun grubunda?
Arca: Ela
Ümit abla: Başka ? Alpi var mıydı?
Arca: Ela
Ümit abla: Tuna var mıydı?
Arca : Ela

(Belli ki Ümit abla Topolino ile oyun grubunu karıştırıyor, Arca da oyun grubundan bir Ela’yı hatırlıyor, takışıp duruyorlar)

Neyse dayanamadım, Alpi, Tuna filan o takımla oyun grubuna gitmedik dedim, rahatladı.

Ümit abla: A Arca kaka yapmışsın. Neye benzemiş?
Arca : yılan!
(kakasını kurabiyeye benzeten Umut Barış'ı hatırladım, Allahım ne tatlı çocuktur o!)

Dur unutmadan yazayım;

Akşam İlker Arca’ya Berk’in aldığı o Tow Mater’ın Mcqueen’inden almış (kapitalist düzenin çarkına ait bir dişliyiz artık, itiraf ediyorum ve İlker’i kesinlikle engelleyemiyorum) paketinden çıkarmak için pense gerekmiş, ama pense Ümit abla’nın giyinmekte olduğu odada, İlker demiş ki: “pense lazım Arca, ama Ümit teyzen çıksın odadan alalım, az bekle” Arca koşa koşa çıkmış, elinde kendi oyuncak pensesi!

Hani aslında çok normal ama beklemediğin bir anda gelen bu haraketler çok heyecan veriyor çook! Tabii bir yıl sonra bu davranışlar sıradan gelecek, tıpkı şimdi Arca’nın geğirmesi gibi , halbuki 2 aylıkken geğirdiğinde dünyalar bizim olurdu. Ama diyorum ya her şey zamanında güzel!

Çok güzel bir şey hatırlıyorum; çok yeni anneyim daha ve kucağa alıştırmayın diyenler olmuştu, biz de el kadar bebek fazla kucakta tutmasak mı diyorduk, neyse… ben bunu bloğa yazmıştım. Enne, bana bir yorum göndermişti, “deli misin kucağına alacaksın tabii, nasıl olsa gün gelecek o kucak istemeyecek, tadını çıkar bu günlerin” temalı bir yorumdu. Gerçekten ya!! olmuştum. Gerçi vur deyince öldüren cinsi olarak kucak olayını biraz abarttım sanıyorum zira düdük tepemden inmiyor!

Çenem düştü, hadi kaçtım ben!

12 Ocak 2011 Çarşamba

Ah İstanbul ah!

Agora gittiğimiz akşam, arabada pijamalarını giydirdim Arca'nın, yola uyuyacak adım gibi biliyorum.

Makamına kuruldu ve buyurdu: “Munik!”

Sakat bir durum zira Özge'nin Aylin iin hazırlayıp bizim bebelerimize de gönderdiği şahane CD benim arabada kalmış. Radyo katiyen kesmiyor Arca’yı. O arada İlknur, konuşuyor ön koltuktan “İstanbul” kelimesini cümle içinde kullandı. Arca başladı İttanbo ittanbo demeye. Yok annecim bu aralar gitmeyeceğim diyorum, hani İstanbula gidince eve geç geliyorum ya, içlendi sanıyorum. Arca abartmıyorum 125 bin defa ittanbo kelimesini kullanınca Sertab Erener’in üst üste dinlettirildiğimiz “İstanbul” şarkısını kastettiğini anladık. Hani “sen beni üzersen döver seni İstanbul” filan diyen şarkı. Diyorum bizim jetonlar köşeli! EE o CD de yok.

^?##!!!?**&$$££ (küfür bu)

Şarkıyı da hatırlayamıyoruz, hatırlasak söyleyeceğiz.

Radyoyu açtık, “biz gülleri severdikkk dikenleriyleee” diye bir şarkı var ya (bu arada müzikal anlamdaki cehaletimi bilmem fark ettiniz mi?) İlker bütün şarkının üzerine İstanbul İstanbul ah istanbuuuuuullll diye yeni şarkı sözleri yazıp söyledi ve Arca dümbeleği şarkı bitmeden huzura ererek kendini uykunun tembel kollarına bıraktı.

11 Ocak 2011 Salı

“Yaratıcılıkta sınırları zorlama” konulu seminer notları

Böyle bir seminer gerçekten olsaydı, ön sıralardan yerim hazırdı.

Yazık ki bu havalı başlık, sadece yaşanmışlıkların kayıt alınmasından öteye geçmeyecek, ön sıraları kapışmanıza gerek yok. Yazının sonunda “bu mudur!” demeyin, BUDUR!

Kitap anne günlerime ait yazılarıma bakıp bakıp gülüyorum. Okumuş öğrenmişim, uygulamışım, başarmışım, yemeyip içmeyip blogta yazmışım ki dostlar faydalansın. (hmm bak bu kadın bu işi biliyor diye içlerinden geçirmelerini de ummuşum, satır aralarında hissediliyor) Çok bilmiş çok okumuş ananın bir tecrübe yazısı örneği için buraya bir tık. Sonrasında iki yazı arasındaki 5 farkı soracağım, anlayarak okuyun :))))))

Sabahlarımız iyi geçer(di). Sadece tatil sonraları ve pazartesileri hafif sendromlar yaşanır ama Ümit ablaya olan büyük aşkı ile yırtardık.

Birkaç hafta önceydi, geç kalmışız zaten. Bir de düz vitese geçtim ya, vitesten tasarruf ediyorum o günler bir türlü 5. Vitese geçirmediğimden kaplumbağa hızıyla işe gidiyorum, her gün 20 dakikalık yok 40 dakikaya çıkıyor.

Kapıda her günkü gibi bize “hokkayay” (hoşça kal) demesini bekliyoruz. Sihirli kelime bu! Bunu derse içimiz rahat kapıyı çekeceğiz. O gün Arca yaygarayı basıyor. “KUCAK!!” İşte o linkini verdiğim yazıdaki gibi hemen toka verdim eline “Ümit teyzenin saçına tak” dedim. “yemem ben bu numaraları” bakışıyla gerisin geri tıktı çantanın içine. Nerdesin SPK huu?

Kapının önünde Ayşecik filmi çeviriyoruz, apartman sakinlerinin kapı önlerine çıkıp çiğdem çıtlatması an meselesi.

Maya tutmadı ya, başka stratejiler geliştiriyorum. Saniyenin onda biri gibi bir sürede on tane yeni düşünce geçiyor kafamdan. Ulen ben bu kadar hızlı düşünsem iş yerinde genel müdür olurum şerefsizim!

Arabanın anahtarını İlker’e veriyorum, koş park yerinden çıkar bir 10 dakika da bunun için uğraşmayayım.

Güzellikle anlattım,
“işe gitmem gerekiyor Arca”
“gitmeee”
“Hadi öpüşelim anneye hokkayay de”
“demeee!”
“geleyim içerde konuşalım”
“gelmeee”

Bir taraftan Ümit abla, “gel kahvaltı hazırlayalım, gel bana haftasonu ne yaptın anlat, oyun grubuna gittin mi” gibi Arca’nın hiç umursamadığı cümleler sarf ediyor.

Dayanamayıp sert yapıyorum, göz hizasındayım, kaşlarım çatık: “İşe her gün gidiyorum ve bugün de gideceğim. Şimdi ağlaman bunu değiştirmeyecek, istersen öpüşelim hokkayay de bana, daha çabuk gideyim daha çabuk döneyim”

Durdu, hokkayay dedi. Amanın kolay oldu! O sihirli kelimeyi duydum ya asansöre bir gidişim var kendi hızımdan ben korktum. Maazallah fikrini değiştirir filan.

Bir defasında krizi Ümit ablanın getirdiği yeni boyama kitabı ile aştık, iyi de kadın her gün kitap mı getirecek Arca’ya. Yok uzun soluklu çözüm olması imkansız.

Başka bir gün…

Giriş ve gelişme bölümü benzer, bu defa da sert yapmak ve “çabuk gideyim çabuk geleyim” formülü tutmuyor. Cücenin her çözüme bağışıklığı bir öncekine göre acayip artıyor.

Kıvranıyorum… Bir anahtar bulmak için nerdeyse içine kafamı soktuğum hatta içini boşalttığım koca boy çantayı açıyorum, belli mi olur belki toka işi söker bu defa. Arca mızırdanır ben aranırken, çözüm Arca’dan geliyor, fosforlu markerımı görüyor, atlıyor, hokkayay diyerek masasına koşuyor.

Hehe yakaladım düdüğü. Sabah kalkar kalkmaz ve hatta geceden çantanın içine bir şeyler atıyorum. Küçük hayvan modelleri, arabalar, boya kalemleri, uzun zamandır görmediği bir kitap…

Her sabah sürprizler değişiyor. Bazı sabahlar çanta sürprizine gerek kalmıyor, koca koca arabaları çantamda işe getiriyorum. Çoğu sabah o sihirli “hokkayay” lafını duyar duymaz ardıma bakmadan koşuyorum, öyle hızlıyım ki ayakkabılarım elimde çorapla asansöre biniyorum, asansörde giyiyorum.

Sabahlar komediye döndü dönecek, az kaldı ve bu daha ne kadar sürecek hiç fikrim yok!

10 Ocak 2011 Pazartesi

Arca'yı toplu taşıma araçlarıyla tanıştırma ve kaynaştırma procesi #1

Tübitak serisinden "Yeraltında" çok ilginç bir kitap. Arca'nın 4 hecelik ilk kelimesi yeraltında. En çok ilgisini çeken sayfa da pek tabii ki metronun olduğu sayfa.

Aylar önce niyetlenmiş, Arca hasta olunca ertelemiştik.

Geçen hafta birgün eve metroyla geldim. Salata yaparken Arca'ya anlatıyorum, "dikkat kapılar kapanacak!"

Hemen kitap geldi, temsili metro sahneleri canlandırıldı. Arca feci gaza geldi. Yakamdan düşmüyor.

Haklı da! Al götür çocuğu üç durak bindir dön değil mi?

Eylem planı yapıldı. İlker de proceye dahil olmak isteyince p0zar gününde karar kılındı. Kahvaltı sofrasını bırakıp çıktık. Metro kaçıyor ya!!

Yürüyen merdivenler, kentkart ile dıtlar, boş koridorlarda İlkerle yarış, her detayı inceleme. Say say bitmez.

Bizim sıradan dünyamızın 23 aylık bir çocuk üzerindeki etkisine bakar mısınız?

Her durakta "dikkat kapılar kapanacak" cümlesi ablayla beraber söylendi. Konak, Çankaya, Basmane gibi güzide semtlerimiz kelime dağarcığına dahil edildi.

Özellikle yerin üzerine çıkılan bir durak seçilerek ters istikamette eve dönüş yolculuğunda benzer sahneler yaşandı.

Öğle uykusu hikayesi "Arca'nın metro yolculuğu" idi. Telefon eden babaneye ve akşam yemeğe gelen anane ile dedeye detaylar anlatıldı.



Next taşıt : Vapur

9 Ocak 2011 Pazar

Annelik iki ileri bir geri

Mehter marşı kıvamında...

Tam ulen ben bu işi kıvırıyorum diyorsun iyi de gidiyorsun, gün geliyor çuvalladım yine diyorsun. Annenin 2 yaş sendromu halleri:)

Bilmemek mi lazım acaba? Bildikçe ve buna rağmen yapamayınca daha çok kızıyor insan kendine. Böyle anlarımdan birinde kitapanne.com'a veda etmiştim.

Cumartesi sabah oyun grubunda Arca'yı bırakıp gitmem gerektiğini bile bile kaldım. Ve o beni o kenarda her gördüğünde konsantrasyonunu yitirerek benimle vakit geçirmek istedi. Evet ufak tefek şeylere ağlayabilen bir çocuğum var. Ve ben onun bu tuzağına düştüğüm her defasında daha da mızmız olması için fırsat yaratıyorum. Bunları bilmek söylemek ve "ya dur bi kadın" diyememek kendine? Eminim tıpta bir tanımı vardır ama ben daha teşhisi koyacak bir doktora rastlamadım.

Kontrol delisi iç ses İlker'le konuşurken dile geldi:
Y: Şimdi ben o uyurken çıktım ya, bak anlatmadım dışarıda olacağımı
İ: Ümit abla evde, o uyanmadan ben gideceğim yanına bişey olmaz.

Y: Daninolardan 4 tane yedi uyudu, uyanmaz bi süre. Ümit abla bamya yapacaktı, yedirebilmen garanti olsun diye köfteli çorba yaptırdım, merak etme mutlaka yer, tok bile olsa hayır demez köfteli çorbaya.
İ: Birşey olmaz, senden çok yiyor.

Y: Geçenlerde çocuk dürbünü aldım Arca'ya, ama göstermeden arka odadaki dolaba tıktım.
İ: ee?
Y: Yani kriz anı olur dikkat dağıtmak gerekir, anne der filan çıkarırsın.
İ: Yürü git Yeliz ya, ne kriz anı. Kime bırakıyorsun Arca'yı? bana? Ne kadar uzun zamandır kendin için yapman gereken birşeyi yapıyorsun, geç bile kaldın. Bi rahat ol ya.
Y: Bugün oyun grubundaki psikolog da durmayın ilgisini dağıtıyorsunuz gidin buradan biz hallederiz dedi çıkarken.
İ: İyi de ilk defa söylemedi, geçen defa söylemişti, niye dinlemiyorsun?
Y: Ya ne bileyim böyle kriz yaklaşıyor gibiydi, orada olayım kontrol edeyim dedim.
İ: İyi b.k yedin. Gören de hergün işe gidip bırakmıyorsun sanacak, sen olmayınca ne olacak bi rahat bırak çocuğu yav!!

Neyse ki sahile gelmiştik ve o Narlıdere'ye dönecekti, ben kızlarla buluşmak için ters istikamete gidecektim. Biraz daha konuşsak ben böhühü diye mızıklamaya başlayacaktım. (Hmm Arca'nın mızmız geni kimden geliyor acaba:P)

Lise yıllarındaki gibi "Sevinç'in önünde buluşalım" klişesini hayata geçirdiğimizde bunları anlattım Hayat'a. O da her zamanki gibi rahatlattı beni, "ya ne dedi de rahatladın" deseler birşey diyemem ama her seferinde beni anladığını hissetmek rahatlatıyor sanırım. Bilmiyorum. Nil ve Elif geldi, Hülya geldi, Elfanam geldi.

Çocuklar olmadan toplaşıp Kordon'da bira patates yapmak! Var mı ötesi!

Benim için bira akşam da devam etti, Güzelbahçe programı yapmışlar, özlemişim. Arca'yla yemekten sonra yürüyüşe çıktık.

İçtiğim biraların ve muhteşem geçen günün gevşekliği ile minicik bir eli tuttuğum o gece havada kekik kokusu vardı.

Ve o gece o lokantanın ortasındaki şöminede yanan odunlardan hiçbirinin Değnek Adam olmadığına, Değnek Adam'ın Noel baba tarafından ailesinin yanına götürüldüğüne ikna oldu mu?

Hiç bilemeyeceğim.

Ya o cüce, kontrol delisi anasının aslında onu iyi yetiştirmek adına saçmalayıp durduğunu?

Hiç bilemeyecek.

7 Ocak 2011 Cuma

Dumur diya(mono)log #4

Flaş flaş flaş!!

Arca uykusunda konuşuyor! (Bir huyu da babasına çekmesin kardeşim! İlker gece uyurken konuşmaya başladı mı, soru sorarsanız, cevap verir hatta hiç abartmıyorum sohbet edebilirsiniz bile)

Arca büyüyüp de bu bloğu okuduğunda bütün kirli çamaşırlarını ortaya döküyorum diye acayip gıcık olacak bana ama ne yapayım çok komik ya!!

Gecenin bir vakti, telsizden Arca’nın mızıklama sesleri geliyor. Önce gitmiyorum, yatakta dönerken de benzer sesler çıkarır çünkü.

Derken sesler sayıklamaya dönüşüyor, merak ediyorum, kabus görüyor galiba diye, ışığı hafiften açıyorum, Arca yatakta sırt üstü yatıyor, gözler sımsıkı kapalı, ellerini uzatmış:

“Donald-am-ca… Donald-am-ca…” diye sayıklıyor.

Artık rüyasında ne görüyorsa, kendisini Donald amcayla baş başa bırakıp çıkıyorum.

Başka bir gün...

Sabah İlker yatakta doğrulmuş, Cebrail’den ilk emri almış; beni dürtüyor:
“kalk Arca konuşuyor”

Telsize veriyorum kulağımı, Arca konuşuyor : “Oku!”

Saniyeler sonra “Anne oku, anne oku”ya dönüşüyor ilk emir.

Biz yatakta gülerken birden Arca’nın cümle değişiyor: “Anne kaka, kaka, ııhhh” önce hadi canım diyorum ama İlker kakadan emin.

Hemen koşuyorum, gözler kapalı, lazımlığa gidiyoruz, hala konuşuyor hala uyuyor ama icraat tamam!

6 Ocak 2011 Perşembe

5 Adımda Oyuncaktan Yana Sadeleşme Rehberi

Geçenlerde İlker, Arca’nın oyuncaklarını eleyelim, dedi. Hay hay! Canıma minnet!

Hemen bir aksiyon planı devreye sokuldu.

Birinci adım : Hangi oyuncaklar var?
Liste söz konusu olur da ben durur muyum: )

1. Sayısız araba, kamyon, otobüs, kepçe…
2. Ahşap puzzlelar (tutmalı ve içiçe geçmeli olanlardan)
3. Bul tak
4. Ahşap çekiç
5. Ahşap geometrik şekiller
6. Tamir seti – 2 set
7. Toplar
8. Hayvanlar
9. Ahşap bloklar
10. Tırtıklı legolar
11. Clippo
12. Küp blok lego
13. Bulmaca ahşap araba
14. Kuklalar
15. Ahşap tren seti
16. Yaramaz toplar
17. Şimşek Mcqueen üzerine binilen araba
18. Kaynana zırıltısı
19. Müzik aletleri
20. Medikal set (bu lafa koptum!! Ablam telefonda “Arcanın medikal seti var mı , hediye alabilir miyim dedi. Ne len medikal set! Oldum. Tecrübeli kadın tabi konuşurken terimleri doğru kullanıyor. Bildiğin doktorculuk oynama şeysi:) )
21. Hamurlar
22. Boya kalemleri
23. Bowling seti
24. Onlarca peluş hayvan
25. Balık-olta seti
26. Matruşka

İkinci adım : Görüşleri almak!

Önce uzman görüşleri alındı. Başak'ın bu çok güzel yazısını bir daha okudum.

Ayrıca Damla da geçtiğimiz günlerde güzel bir tecrübesini paylaşmıştı, çok faydalı oldu, kitubinin yazısı için bir tık

İlker, super gözlemcidir, iyi tespitleri vardır, hatta Hülya ile ortak tespit genine sahip olduklarını düşünürüm. Hemen söyledi, "ilk arabam" gidecek. Yer kaplıyor, oynamıyor, yaşına uygun değil! Hmm ama bir arkadaşı gelince biri mcqueen’e biri arabaya binip yarış yapıyorlardı? Emin olamadım. Ümit ablaya sordum.

Ne de olsa biz kısıtlı zamanımızı daha çok yumularak tepişerek geçiriyoruz, Ümit abla daha uzun süreler Arca ile birlikte oyun oynuyor.

Sonuç? İlk arabam gidiyor!

Sonra clippolarla hiç oynamadğını söyledi. Hemen listeye bir çizik daha atıldı.

Müzik aletlerine hiç ilgi yok artık. Babasının çocukluk orgu geldi, emektarların pabucu dama atıldı.

Küp blok legoları da oynamıyor, ahşap bloklarla oynuyoruz deyince, bir çizik de o maddeye. Oh rahatlıyoruz.

Ahşap puzzle’ların tutmalı olanları hani tek tek parçalı olanlar, hiç ilgilenmiyormuş. En son Kipa’dan 5 TL’ye aldığım 9 parçalık içiçe geçmeli yapboz seviyormuş. Aa şahane! Ahşap puzzle’lar ŞUT!!

Birkaç tane de benden gelsin.

Bul-tak güzel bir oyuncaktı renkleri ve geometrik şekilleri bu oyuncak sayesinde öğrendi ancak artık yaşına uygun değil, miyadını doldurdu. Gidecek!

Bowling seti ile pek oynamıyor, topu da çok ses yapıyor. Belki vermeyiz ama şimdilik saklayacağız.

Tamir setlerinden eski olana hokkayay!!

Bulmaca ahşap araba, yaşına uygun değil, biz yaparsak oynuyor, kötü seçim! Bowling seti ile birlikte saklanacak, belki sonra?

Doktorculuk oyuncaklarının hastası. Ancak o arabası var ya o arabası , acayip yer kaplıyor. Eski bir çantamı doktor çantası yaptım, aletler onun içine , arabaya güle güle!


Peluş hayvanlar ve bebekler büyük dert! Biz bunları odasındaki rafında dursun, dekorasyonun bir parçası olsun diye almıştık, sürekli o plastik koca kutunun içinde. Ben düzenliyorum, Arca hepsini oyun odasına yığıyor. Şimdilik çözüm o koca plastik kutuyu iptal etmek!

Üçüncü Adım: Kararlar alındı, uygulamaya geçiyoruz.

İlker yoktu dün akşam, işe giriştim. Yaşının oynamak için büyüdüğüne karar verdiğimiz oyuncaklar, daha sonra kuzenler oynar düşüncesi ile babanenin evine yollanmak üzere paketlendi.

Yaşının oynamak için küçük olduğunu düşündüklerimiz o iptal edilmeye karar verilen plastik kutuya konarak arka odaya şutlandı.

Arabalar ikiye ayrıldı, özellikle benzer özellikte olanlardan sadece bir tane bırakıldı. Kalan arabalar kutu içine yığılmadı, rafa dizildi. Rafta epey yer kaldığı için doldurması sorun olmadı.

Dördüncü Adım: Dağılım

Bizim ev görece büyük. Daha doğrusu Arca’ya ayrılan bölüm sayısı fazla. Oyuncakları oyunları böldük.

Arca’nın odası mobilyalar fazla ve çok da yer olmadığından sadece kitap, boyama, hamur işlerine ayrıldı.

Salonda tren seti duruyor. Ayrıca parkeler araba pisti olduğu için salon tren ve araba oynama odası denebilir.

Oturma odası yaklaşık 1 yıldır Arca’nın oyun odası. Özellikle Ümit ablayla bu odadan pek çıkmıyorlar. Oyuncaklar, müzik bu odada. Tabii kesin çizgiler yok yani Nilda geldiğinde masa bu odaya taşınıyor. Kitap çoğunlukla “kımını” koltukta okunuyor. Ama araba oyunu için tercih etmiyor, tren için de dar bir alan.

Arabada dursun diye, 3 boyutlu kitapları, mıknatıslı yazı tahtası ve ayrılan arabalardan birkaçı eski sırt çantasının içine kondu.

Beşinci Adım: Tespitler, özeleştiriler, yapıcı eleştiriler

Tespitlerimizi eleştirilerimizi sıralayalım ki bundan sonra daha dikkatli olalım.

Oyuncak konusunda genelde çok abartmadığımızı düşünüyordum ama iyimser düşünmüşüm. Hatalarımız çok olmuş. Bir kaç aylık periyotlarla eleme yaptığımıza göre?

Kendimi eleştireceğim en önemli nokta, ucuz bulduğum, Arca’nın sevdiğini düşündüğüm oyuncaklardan gereksiz almışım! Örneğin ahşap puzzle (takmalı olanlardan). Gerçekten bir ara deli gibi oynuyordu, ve ben BIM’de ucuz bulunca düşünmeden birkaç (tam olarak 6 :P) tane almışım. Ezberlemiş artık hiç bakmıyormuş. Aynı tuzağa yine düştüm aslında, Kipa’da 9 parçalık geçmeli olanlardan ucuz diye 3 tane aldım.

Doğru yaptığım şey şu, hepsini aynı anda çıkarmadım, eğer beğenmezse arkadaşlarına hediye ederim diye düşündüm. Ama yine de gerekli miydi?

Sonra o araba bulmaca gerçekten yaşına uygun değil, ben bile zor buluyorum. Yine BIM’den ucuz diye almıştım.

Arabaları da çok çok fazlaydı bence koca bir kutu tekerlekli nesne! Ümit abla kıyma onlara onları çok seviyor dedi ama gözümü kararttım bir kere, en azından azaltacağım.

Sonra bazı oyuncakları gereksiz tutmuşuz. Tırtıklı legolar geldikten sonra Clippolara gerek yoktu, kaldır değil mi? Ya da ilk arabam gerçekten sadece duruyor. Son birkaç gündür oynadığını görmesem yaramaz topları da kaldıracağım ama?

Oyuncak konusunda İlker bir ara abartır gibi olmuştu. Özellikle sabah evden çıkarken "sana ne getireyim gelirken" gibi çok çok tehlikeli bir soru sormaya başlamıştı. Hatta bir gün Ümit abla ben çıkarken Arca'ya : "annen ne getirsin sana?" diyerek bir sonraki aşamaya geçmişti. Benim cevap hazır tabii "ben kendimi getireceğim annecim:)" (narsist ana:P) Ama doğrusu bu! Çocuklar birşeyler getireceğiz, onları oyuncaklara boğacağız beklentisi içinde olmamalılar. Elimde oyuncakla hatta kitapla bile gelmemeye çalışıyorum. Kitapları kargocu abinin hediyesi sanıyor. Üstelik şimdi hediye olayına iyice sarmış durumda. Paketli sabunları bile hediye diye açıyor. Dikkat etmek lazım. Artık İlker de kesinlikle bu kırmızı noktalı cümleyi zikretmiyor.

Takdir ettiğim, kendimizi tuttuğumuz noktalar da var. Örneğin bu tamir setini taa Mayıs ayında İstanbul'daki toptancıdan yarı fiyatına almıştım. Eve geldiğimde Arca uyuyordu, İlker seti görünce sakla bunu görmesin dedi. İçim kaldı, çok heyecanlanmıştım çünkü. Allahtan aynı zamanda İlknur küçük bir set hediye etti ve Arca ilk tamiratlarını bu setle yaptı. Yılbaşına kadar çıkarmadık, iyi yaptık, çünkü heba olacaktı, yaşı henüz küçüktü.

Diğer iyi yaptığım şey ise Tuna gibi bir gurunun tavsiyelerine kulak kesilmek oldu. Zevkleri tutuyor işte! Bitti!

Son olarak oyuncakçılarda İlker Arca ile anlaşma yapıyor, elini kesinlikle bırakmamasını, sadece bakacaklarını söylüyor. Geçen Agora’ya gittiğimizde Joker’e daldı ama İlker uyarınca elinden tutu ve hiçbir şey almadan çıktık. Tabii ki biraz daha büyüdüğünde tutturmalar olabilir, şimdiden çözdük diyemem!

Sonuç:
Ay pek bi eledik yav, dur ben bir eksikler listesi yapayım:P

4 Ocak 2011 Salı

Hani bize dün Agora'da "merhaba" diyen...

Anne ve tatlı minik var ya...

Okuyorsanız teşekkürler, sizi kanlı canlı tanıdığıma çok sevindim:)

Damdan düşer gibi oldu, hikayeyi başa saralım.

Arca hala yazın aldığımız spor ayakkabılarını giyiyor.

Hayır utanmıyorum!

İçi yumuşak ve sıcak tutan cinsinden, üstelik Arca’nın ayakları hala 22,5 numara, eh ayakkabı desen taş gibi, üstüne İzmir’in bitmek bilmeyen ılıman sonbaharı eklenince Ocak ayı geldi biz hala bot tarzı bir ayakkabı almadık.

Hani burun hafiften dayanmasa kışı çıkarttıracağım ama soğuk yağmur çamur, dedik ki tasarrufun b.kunu çıkarmayalım.

Hafta sonları sevmiyorum alışveriş merkezlerini. Daha doğrusu sadece sabah seviyorum. Çalışanlarla birlikte açılış yapıp öğlen 12 dedin mi kaçacaksın AVM’den. Bırak Arcayla gitmeyi yalnızken bile daral geliyor. Bu hafta sabahları totomuzu kaldıramayınca pazartesi akşamına kaldı. Hızlıca yemek yedik, Arca’yı giydirdik, İlknur’u da kaptığımız gibi doğru Agora’ya. Güzel oldu bence, bomboştu, sakindi, Arca motor takmış gibi oradan oraya koştu. Akşamları da gidilebilir.

Önceden gözümüze kestirdiğimiz ayakkabıcıda indirim var. Ballı lokma tatlısı: ) O mu olsun bu mu olsun bakarken, birisi Arca’yı tanıdı, dahası ismimi söyledi ve hatta ötesi burasını okuyormuş!!

Çok salaklaştım. Yok ciddi salaklaştım. Ya biliyorum tabii yorum yazanlar, karşılıklı mesajlaştığımız dostlar oluyor. Çok eski dostlarımı, blog yazarı arkadaşlarımı saymıyorum bile. Ara sıra Nurturia’ya link verdiğimde okuyanlar da oluyor. Elbette birileri okuyor. Sanal ortamda birbirimizle tanıştığımız, yazıştığımız anneler oldu. Sonradan gerçek hayatlarımıza girdik birbirimizin dost olduk (Özge canım:)) Ama hiç beklemediğim bir anda böyle bir diyalog üstelik kanlı canlı karşımda bir anne ve tatlı kızını görmek çok salaklaştırdı beni. O anki şaşkınlığımı tarif edecek başka bir kelime varsa çekinmeden söylesin yoksa ömür boyu sussun: )

İnsanın bir hobisinin (evet yazmak benim hobim! boş zamanlarımızı sadece tiyatroya sinemaya giderek, kitap okuyarak, bisiklete binerek değerlendirecek değiliz, benim gibi arıza tipler yazarak da gönlünü eğleyebiliyor) başkalarına dokunabilme şansı vermesi çok ama çok özel bir şey.

Bu arada yanaklarım al al olmuş, salak salak sırıtarak dükkandan çıktığımızda, kıl İlker’in “sen bizi artık tanımazsın” geyiğini huzurlarınızda bir defa daha esefle kınıyorum.

Sonra o dükkana dönüp ayakkabı aldık Arca’ya, ilk baktığımız kahverenginin mavi-gri renklisini. Rahatmış, öyle diyor: )

30 Aralık 2010 Perşembe

Dumur diyalog #3

Şerefsizim ağzının tadını biliyor.

Balık var yemekte. (Balık yiyebildik ya sonunda artık hemen her post anlatırım:) ) Arca yedi, “doydim” dedi. Neyse ısrar yok, boya hamur oyalanıyor mama sandalyesinde, biz de buz gibi beyaz şarabımızı açmışız, mezeler tamam, demleniyoruz İlkerle.

Ben balık kafası sevmem, hiçbir hayvanın kafasını sevmem. İlker bayılır, yok efendim balığın en lezzetli yeri kafasıymış, yok efendim balığın kafası ile bir 70 lik bitermiş, miş miş miş…

Arca’ya yanak kısmından verdi. Arca önce itiraz etti, sonra yedi, hmmm…

Sonra İlker beynini çıkardı merhumun, Arca’ya dedi ki “al babacım, beyin bu, çok lezzetli”

O doymiş düdük beyni götürdü. Sonra yine yanak verdi, “yanak babacım al”

Arca “ıh beyin!” buyurdu.

İlker döndü, başka bir parça alırmış gibi yaptı, aklı sıra Arca’yı kandıracak. “Al babacım beyin”

Arca yedi, ama “yemedi” : ) “ıhhh beyin!!” diye tutturdu.

Hadi bakalım anlat şimdi koca balıktaki beynin minicik olduğunu!

28 Aralık 2010 Salı

Bir haftasonu anatomisi Vol.3 : Mike Tyson

Her seferinde diyorum ki “yok bu en beteri, bundan daha kötüsü olamaz”. Ama oluyor, her seferinde daha kötü, daha şiddetli, daha korkutucu, daha ömür yiyici!

Pazar öğleden sonra Arca uyanınca, market alışverişi yaptık, artık market alışverişleri bile eğlenceli! Sonra manava uğradık, Arca göz hakkı mandalinayı lüpletti tabii. Geçerken mezeler aldık, balık ziyafeti çekeceğiz kendimize, nihayet: ) Tam arabayı park ettik, elektrikler gitti. Hem de Narlıdere’den Karşıyaka’ya kadar neredeyse İzmir’in yarısı “black out”! Önce acayip küfrettik şansımıza, ev 8. Katta! Sonra üç dakika önce gelsek asansörde kalırdık, yine ucuz atlatmışız dedik. İlknurlara gittik. Arkadaşları vardı. Arca bol bol mum üflemece oynadı, güzel ablalara hava attı, numaralarını gösterdi. Elektrikler gelince daha da keyiflendi.

Tam içimden ne tatlı bir çocuk oldu canım oğlum diye geçirirken, İlkerin yanında İlknurun koltuğuna geçmeye kadar verdi, kırıta kırıta koşarken ayağı kaydı ve 22 aylık hayatının en şiddetli kapaklanmasını yaşadı. Gözümün önünde. Yüzünün şakağa yakın yanak ve göz hizasını yere çarptı, bütün vücudunun ağırlığı ile! Gözünün kenarı ve kaşı anında şişmeye başladı. En nefret ettiğimiz buz olayı tam yaygaraydı.

Eve gelip lasonil sürdük. Bütün akşam hareketlerini kontrol ettim, defalarca kafasına baktım. Ömür törpüsü. Onlar şahsen değil de yaşattıkları, yaşatacakları… Bu sebepten bu kadar sevilesi bu kadar güzel masum bu kadar ömrümüze ömür katan varlıkları var. Törpüledikleri ömrümüze biraz telafi: )

Tabii kuyruğu doğrultunca duramadık hemen geyiğe vurduk! Surat Mike Tyson modeli oldu! Hey yavrum hey doğuştan boksör: )

26 Aralık 2010 Pazar

Bir haftasonu anatomisi Vol.1

Oyun grubu ile ilgili endişelenmeye başlamıştım. Her çocuk doğuştan girişken olacak değil, kimisi için zaman uygun olmayabilir, belki de Arca için erkendi. Belki uyku saatiydi, belki hastaydı... derken öğleden sonraki grubu denemeye ve hatta vazgeçmeye karar vermişken...

Arca deli gibi oyun grubu sayıklamaya başladı.

Y: rüyanda ne gördün annecim?
A: oyun guubu

Y: Nereye gidelim annecim?
A: oyun guubu

Y: Aaa ne güzel resim yapmışsın, ne çizdin bakalım?
A: oyun guubu

ÜA: Ay bütün gün oyun grubu diye tutturdu, annen götürecek dedim, dinletemedim
Y : Aman Ümit abla, bilmeyen de bayılıyor sanacak, sanki zorla götürmüşüm gibi beni de içeri istiyor, yoksa sürekli çıkmak istiyor.
ÜA: Yok ablacım götürün siz bunu, gazını alın, aklı kalmış.

Sonra Elfanam da vazgeçme dedi.

Hadi dedim gidelim, ama öğlen uykusunu alsın sonra götüreyim dedim, ama kuzenlerin açılışı çıkınca vaktinde oradaydık.

Bir özlemiş, bir özlemiş! Attı kendini oyunun kollarına!
Fazla kalabalık değildi, Arca en sevdiği ablasını taktı koluna, baktı kendi dalgasına!

İki çift laf bile ettim. Öğretmen anneleri kahve içmeye başka bir yere davet etti. Dedim Arca'nın sabıkası kalabalık, nasıl olur? Üstelik ben single mom takılıyorum, diğerlerinin analarını alsan babaları orada, ben gidince kimse kalmayacak. Olur olur, hem bu da bir deneme bakalım bırakabiliyor muyuz. Bıraktık. Cep telefonu elimde tabii.

Bizimkilerin yaşına uygun bazı konu başlıkları üzerinde durdu, yemek, sınır koyma vs.. Elfanamın tavsiye ettiği, benim epey önce okuyup sonra bir daha bakarım dediğim "Çocuğunuza Sınır koymak" kitabını önerdi. Hatta kitaptan sohbet ettik.

Henüz yarım saat geçmişti ki telefon çaldı, ağlamamış ama mızırdanmış. Gittiğimde ablalarla resim çiziyordu. Bana nerelerde oynadğını gösterdi. 4 yaşında Burak adında bir çocuk vardı, Arca ona "Berk" dedi, birlikte saklambaç oynadılar, "Berk"i top havuzuna gömdüler, zıpladılar, ancak "Berk" giderken gitmeye ikna oldu. "Berk"in anne babasına teşekkür ettim, çok tatlı bir çocuk dedim. Şok oldular, genelde küçüklerle takılmazmış, "kardeş yapalım" bile dediler.

Demek ki neymiş, tecrübeli annelerin ve uzmanların görüşlerine kulak asmalıymışız, sabırlı olmalıymışız, üzmeden zorlamadan tekrar denemeliymişiz. Bizim oğlan da böyle işte ancak iyice kendini güvende hissetmesi gerekiyor, öncesinde temkini elden bırakmıyor.

Başak da demişti, ben şu sınır koyma kitabını bir daha okuyayım, hadi yattım, uyudum.