Yazılar posta kutuna gelsin mi?

Ana bab eğitim kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ana bab eğitim kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2013 Çarşamba

Risk

Birine duygularını samimi bir şekilde açmak risklidir.

Şimdiye kadar çatalı cam masaya vurduğunda “kırılacak” demişsindir, şimdi “kırılacak ve bir yerin kesilecek diye çok korkuyorum” demektesindir. Koca kadın korkularını el kadar bebe ile paylaşmaktadır. bababbabababa başımıza taş yağacak!

15 Ocak 2013 Salı

Çocukta dış disiplin mi? İç disiplin mi?

Geçenlerde yakınmıştım, ağız dolusu küfretmiştim, az kalmıştı four mor demeyecektim...

Fuck'ılmıştan beter etmişti cüce bizi. Laf dinlememeler, gözümüzün içine bakıp bakıp inadına yapmalar.... Üf ya neyse uzatmayalım, o günler için buraya tık diyelim geçelim.

Empati ve sempati yüklü yorumların yanı sıra kafamı tuttuğu gibi başka yöne çeviren yorumlar da oldu.

Ve bir taraftan gördüm ki bloglar içinde kaybolan anneler, bu alemde yazanların hep muhteşem bebeler olduğunu sanıyormuş. Evet tabii ki muhteşemler ama zor zamanları da oluyor. Hani "sorun bizde mi sadece? " diyerek eziklenme güzel annem, sadece sosyal paylaşımlara fazla gerçeklik yükleyerek kendini eksikli hissetme. Bizim oğlanın asabiyetini paylaşınca şaşıranlar takdir edenler olmuş da açıklayayım istedim.

Boş durmadım tabii ki...başladım kitaplığı karıştırmaya. Abicim boşuna mı servet ödedik de bir dünya ebeveyn eğitim kitabı aldık? Dekorasyonu tamamlasın diye koymadık herhalde onları kitaplığa?

Thomas Gordon - çocukta dış disiplin mi dış disiplin mi?

22 Kasım 2012 Perşembe

Sevmiyormuş! Sevmezsen sevme len!

Öyle diyor beni hiç sevmiyormuş. İçimden “sevmezsen sevme len düdük!” diyesim geliyor lakin “bilinçli” zamane anası “aman tanrım bebem beni sevmiyor hemen nedeninin derinliklerine inip bilinçaltından çıkmalı, olmadı pedagoga götürüp analiz etmeli, neme lazım gelişmiş ülkeler anasını sevmeyen saykolardan geçilmiyor, bizim oğlan manyak neyim olmasın…” diyerekten devreye giriyor.

Ukelalığıma sağlık böyle durumlarda “aa niye sevmiyorsun?” demeyeceksin.

20 Kasım 2012 Salı

Bir hafta sonu evde cüce oyalama klasiği : Mutfak


Dün Arca ile akşamlar yapacak bir halt bulamıyorum diye mızmızlanıyordum ya, aslında bakma abartıyorum, cidden abartıyorum.

SPK'yı sevmem, okuduğum tek kitabı "Anne İş'te" ve Arca üç aylıkken filan okumuştum, işe döneceğim ya akademik olarak kendimi eğitmeye çalışıyordum, başka da alternatifim yoktu. Bir elimle süt sağarken diğer elimde bu kitabı tuttuğumu ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Deneyimsizlik işte...

O kitapta tüylerimi diken diken eden pek çok saçmalığın yanında hoş bir öykü de vardı. Gerçek midir bilmem, ben inanmayı tercih ediyorum, daha doğrusu "acaba çocuğuma yeterince zaman ayıramıyor muyum" diye telaşlandığım zamanlarda aklıma öyküyü getiriyorum ve vicdanımı rahatlatıyorum diyelim : )

1 Kasım 2012 Perşembe

Nerede kalmıştık? - Mola yöntemi 2

Nerede kalmıştık?

Evet, ben bizim evdeki insan yavrusundan yaka silkmiştim. Havada uçuşan yemekler (ulen o ıspanakları sekiz su yıkadım ben, nankör!), anneye el kaldırmalar (bababababba), bağırmalar (kimden öğreniyor bilmiyorum ki:P halbuki ben ne mülayim kadınım:P), tutturmalar, zırlamalar, laf dinlememeler, söz kesmeler….


Disiplin şart olmuştu!

Kimse bana el kadar velet demesin, dalarım. Tepemize çıktı yeminlen! Babasını dinlerdi, şimdi onu da sallamıyor (ya da uyuyakalıyor:P) Şimdi kıçını döner gider, yarın odasının kapısını çarpar gider, daha büyüdü mü evin kapısını çarpar gider. Erkek çocuğu aman diyim!

Eee fiziksel şiddete de karşıyız karı koca (evet biz psikolojik şiddetten yanayız, İlker mırmır konuşmak suretiyle beyin mıncıklaması yapıyor ben sayıyorum olmadı bağırıyorum, bir mıncıklama da böyle, ambale oldu çocuk hani yakında “dövün lan beni Allah aşkına dövün de kurtulayım bu işkenceden” diyecek) dolayısıyla fırından yeni çıkmış dumanı üstünde bir yönteme şiddetle ihtiyaç duyduğumuza, günün çorbası ailesi adına bizzat kendim karar verdim.

Mola yöntemi.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Çok faydalı bilgiler veriyorum, sonra ben okumadıydım kaçırdıydım diyeni çok pis tepelerim: Mola yöntemi - 1

Tatil iyiydi, hoştu da, artık sürekli bir arada olmanın verdiği mutluluğun sarhoşluğu mu desem, şımarıklık mı desem ne desem bilmiyorum, Arca söz dinlemez oldu. Belki kısıtlı zamanda görmezden geldiğim bazı kaprisleri, sürekli birlikte olduğumuzda çekilmez olmuştur, bilmiyorum ama canımdan bezdim, saklayacak değilim.

Duymazdan gelmek onda, anneye bağırmak, karşılık vermek onda, annenin yaptığı yemeğe burun kıvırmak onda (ıspanağın içine koyduğum küçük havuç parçaları rahatsız etmiş beyefendiyi, elime vurduğu gibi bütün mutfak duvarını ıspanak yaptı), puzzle’ın parçalarını yırtmak onda, sebepsiz yere ağlamaklar, asabiyetin zirvesi hep onda.

“Başlarım lan fucking four’una” diyesim geldi kaç kere ya sabır çektim, olmadı. Sineye çektim olmadı, karşıma çektim, iki çift laf ettim olmadı. İlker bile sesini yükseltti ki hiç huyu değildir, evin manyağı benimdir.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Annenin vicdanına çok pis dokunduran kitap

Arca’nın en belirgin 3 yaş özelliği cıbıl koşmak! Bizim oğlanın teşhirci veya sapık filan olduğuna inanmış, kendimi evladımın negatif özelliklerine (ki benim bebem muhteşemdir normalde) alıştırmaya başlamıştım ki, bir kitap okudum (hayır hayatım değişmedi:P)

Bu öyle bir kitap ki…

Şimdi sen “manyak lan bizim oğlan” diyorsun. Kitap, “hayır sizin oğlan manyak değil, sadece 3 yaşında ve bu bu bu sebeplerden dolayı bunu yapıyor, ama siz duygusuz ve anlayışsız bir mankafa olduğunuz için anlayamıyorsunuz” şeklinde senin aklını başına getiriyor. Ağız tadıyla oğlana verip veriştiremiyor, vicdan denen sinsi şeytanın dipsiz kuyularında kıvranıyorsun.

Ama bok atmayalım kendini bok gibi hissetmeni sağlaması dışında güzel kitap:P

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Verdiğin sözü tutmak üzerine...

Ben psikoloji okumadım, sosyoloji, felsefe… zerre anlamam! Haldur huldur soru çözüp ÖYS’de istediğim mühendislik fakültesine girmekle meşgulken bu derslere çok afferdersin kıçımı dönerdim. O eğitim sisteminde oydu işin gereği, oyunu kuralına göre oynadık. Aradan geçen yirmi senede ve yirmi farklı şekilde denenmiş ve denemekte olan eğitim sistemlerinde durum farklı mı bilemem. Ama fakültede de olsa, seçmeli ders de olsa hayatın bu dallarıyla ilgili biraz bilgim olsun isterdim, şimdi “üniversitedeyken Bukowski, Kosinski okuyacağıma, okeye dört olacağıma az psikoloji okuyaymışım: P” diyorum. Demek o yıllar, kendimizi bu yönde geliştirelim bilinci de yokmuş bünyede.


Neyse ne diyordum? “Ana babalığın Oxford’u vardı da biz mi okumadık?” diye soracaktım. Baktım bu işin okulu yok, eh temel bilimlerden de ite kaka ezber zember geçmişiz, okulu yoksa kitabı var dedim, sarıldım ana baba eğitim kitaplarına, malumunuz…

İşin bokunu çıkardığım zamanlar kendimle epey dalga geçsem de çok şey öğrendim bu kitaplardan. Öğrenirken İlker’in de kafasını az mikmedim. Demiştim, İlker okumaz ama çok iyi kitap dinler. Allahtan okuyan ve geveze bir karısı var, bugün sor benim okuduğum pek çok kitap hakkında iki kelam edebilir.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Araştırmacı anne :P

Nasıl olmuş da dün yazmamışım hayret? Hiç bana göre bir davranış değil : ) “Kuzen kıskançlığı” üzerine yazdıklarıma gelen uzun ve güzel yorumlara çok teşekkürler... Hepsi ayrı birer post benim için.


“Kuzen kıskançlığı” demişken rahat durmadım tabii ki.

Araştırmacı anne Yeliz iş başındaydı!

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Ön bildirimin moku çıktı!

Her şeyin mokunu çıkarmakta üstüme yok. İşe yarıyor ya, illa tutup koparacağım.

Çocuk eğitim kitaplarının özellikle hap yöntem tavsiyelerinin en önemlisi, çocuğun yanlış bir hareketi için; o hareketi yaparsa, başına gelecek sonucu bildirip, seçim hakkını çocuğa teslim etmektir.

17 Temmuz 2012 Salı

Çocuklarda sanat eğitimi, Susan Striker

Çok değil birkaç ay önceydi. Arca resim - karalama - yaparken yine başlamıştı ötmeye. Pardon okulda vukuu bulmuş hadiselerden bahsetmeye:) Ona aldığım yeni resim defterini karalarken "bebek gibi resimler yaptığını" anlatmıştı. Daire çiz dendiğinde çizmediğini uzun uzun anlatmıştı. Ona göre O "bebek gibi" resim çiziyordu.

Önce hoşuma gitti, oldum olası boyama kitaplarını da sevmem zaten! Varsın istenen şekli çizmesindi. Nasıl olsa "daire"nin ne olduğunu biliyordu. Renkleri de "bej", "fuşya", "gri"ye kadar bildiğine göre umrumda değildi, kafasına göre takılsaydı...

...da öyle olmadı işte. Bir şeyler dürttü beni. Zira ben Arca yaşında bir çocuğun nasıl resimler yaptığını bilmiyordum. Yani Arca yaşına göre olması gerektiği gibi resimler yapıyor muydu yoksa kendi tabiriyle "bebek gibi" mi yapıyordu çizimlerini? Dahası bu önemli miydi?

30 Nisan 2012 Pazartesi

Ateş eden şey

Arca "tabanca, tüfek, silah" kelimelerini bilmiyor. Yok yav şişinmek için söylemiyorum, benim evladım pek masum, terbiyeli, hiç öyle vurdulu kırdılı şeylerle işi olmaz şeklinde bıkbıklayacak değilim. Sadece "bak bu silah, bu tabanca, bu 38 lik bu kalaşnikof" filan diye detaya girmedik, anlatmadık, görmezden bilmezden geldik silahları. Su tabancası bile almadık, su pompası aldık. Bir nevi "mesaj vermeyelim" kaygısındayız.

25 Nisan 2012 Çarşamba

Montessori'yi sevmek için çok geçerli bir sebebim var

Çocuğu bir birey olarak gördüğü için mi?
Yoksa hani o, çocuğun hayatını kolaylaştırıcı oda düzeni için mi?
Çocuğum dahi (!) olsun diye mi? Harika çocuk yetiştirmek için mi?
Yoksa blogta montici geyiği yapmak için mi?

Hayır ! Yani evet tabii hepsi kulağa çok geliyor. Ama benim derdim başka.

Montessori ile ilgili ilk okumaya başladığımda ne pembe kule, ne kahverengi basamaklar ne de kulplu silindirler cazip gelmişti bana. Aktivitelerin hepsini okudum, ama hemen hemen hiç birini uygulamadım. Hayatın içine yedirilmeden bir takım öğretilerin, aktivitelerin “dostlar alışverişte görsün”den farkı olmadığına inanıyorum.
(Diyorum ama benim de numunelik bir “dostlar alışverişte görsün” aktivite postum var, bkz. Sürpriz sepeti )
Dedim ya derdim başka.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

İki yaşındaki çocuğumuz büyürken... sınır koyalım... çocuğumuzla işbirliği yapalım...

Bizim dönem anababalarının başucu niteliğinde bir kitap var. “Çocuğunuza sınır koymak”
Geçtiğimiz yıl okuyup kenara koymuştum, bizim için daha erken demiştim. Sınırları zorlama konulu krizler baş gösterince tozlu raflardan indi, komodin üstlerinde yerini aldı. Elfanam önermişti, bizim dönem annelerinin kılavuzu gibi. Elfana’dan sonra – algıda seçicilik olsa gerek – birçok ana okul öğretmeni de tavsiye etmişti, birçoklarının da odasında gördüm.

5 Nisan 2011 Salı

pisi pisikopatım

Bizim oğlan antibiyotik bağımlısı olmuş. Bir hafta antibiyotik alımı durunca hemen hasta oldu. Sümük, öksürük. Sümüklerini büyük keyifle ağzıma yüzüme sürdüğü için ben de nasibimi aldım.

Normal şartlar altında ateş de olmadığından ıhlamur ile geçiştireceğimiz bu hastalık hali, akciğerdeki kistin enfekte olma ihitmali söz konusu olunca, iki tıksırmadan sonra doktorun kapısını çaldırdı bize.

"Enfeks.."

cümlesini tamamlamadan , aman antibiyotik yaz doktor gözünü seveyim dedik. Yazmadı. Viralmiş, soğuk algınlığıymış, semptomatik tedavi ile atlatılacakmış, mış mış mış.

Biz de antibiyotik bağımlısı olmuşuz.

İlaçlar bir güzel uyku yaptı Arca'ya, tabii bana da. Hafta sonunun büyük kısmını uyuklayarak geçirdik.

Bugün yine doktora gideceğiz, biz psikopatız, doktoru da kendimize benzettik. Korkarım bizi artık hastası olarak kabul etmeyecek. Yok canım Hipokrata yemin ettiler bunlar hasta ayıramazlar bakacaklar bebeme.

Vakit bol olunca kitaba yumuldum. Sevgili Lale önermişti, önce "Sahilde Kafka" demişti. Hastanede epey sürünmüştü elimde, Arca'nın emri kesindi : "kitap okuma!" Hatta gecenin bir vakti ilaca gelen hemşire kitabı görmüş "Çok severim Kafka'yı, çok iyi yazardır" demiş. İlknur açıklamaya kasmamış, o Kafka bu Kafka, ammaaan boşver salla.

İşte o Kafka ... Sahilde Kafka. Bildiğimiz Kafka değil, Murakami'nin kitabı.

Olur mu herkeste öyle? Bende çok olur. İlk görüşte aşk değil. Önden bir sardırma turları atarım kitapla, flört dönemi. Hemen sarmazsa endişelenmem, hafiften zorlarım sınırları, çözülüverir hemen, kucağıma düşer, sonra bir beden oluveririz. İşte herşey böyle başlar... Sonra yemek yerken yaparken, tuvalette, seyahatte, iki arada bir derede, illa ki uyumadan önce ve hatta Arca limon sıkmazsa o oynarken yamacında... elimden düşmez.

Bitmeye yakın üzülürüm, tam o dönemde heyecanımı paylaşsın diye İlker'e de anlatırım, özet geçerim. Hiç kitap okumayan İlker'in kitaplar hakkında geniş bir bilgi yelpazesi vardır. Çok da şaşırmıyorum aslında, bir anlatan var niye okusun?

Bitirmeyi hep özel bir zamana ertelerim. Ortam hazırlamaya pek kasmasam da hangi kitabı bitirirken nasıl bir hal içerisinde olduğumu, kitabı bitirdikten çok zaman sonra hatırlarım.

Kitap demişken Nehir Ada'ya neden kitap aldığını çok güzel anlatmış ve "elim sende" demiş. Onun yazdıklarının üzerine ne yazılır bilemedim.

Sadece aklıma geldi.

Biraz manyak olduğumu itiraf ediyorum;

Alışverişe deyip üç tur atıp kitapla eve dönerim
Biri bana kitap armağan edince deliye dönerim
Giyimden arttırım kitap bütçesi yaratırım
Kamuya açık yerlerde kitap okuyan birini gördüm mü mutlaka ne okuduğuna bakarım,
Duyargalarımı her daim "Kitap" anahtar kelimesine açık tutarım
Kitap kokusuyla yaşayabilirim
Bir eve gidince kitaplığı varsa uzun süre orada vakit geçirebilirim
Eğer okuyacak kitabım kalmamışsa –ki bu çok nadir olur - kendimi çok ama çok kötü hissedebilirim

Belki de kendim gibi bir manyak olmasını istediğim için Arca'ya kitap alıyorum.

Belki;
Yorgun bir günün ardından koşup oynamaktan bıkmışken biraz dinlenmek, saçlarının kokusunu çeke çeke uyutmak için alıyorumdur.
Belki,
Hayal dünyasının sınırlarını zorlamasına yol göstermek için alıyorumdur.
Belki;
Her yeni kitapta gözlerinin ışıltısını gördüğüm için, belki ne hediye istersin diye sorduğumuzda “kitap!” cevabı aldığımız için, belki hemen hiçbir kitabı sevmezlik yapmadığı için, belki o uzun uzun kitaplara bakarken biz İlkerle iki çift laf edebildiğimiz için …

Bilmiyorum…
Belki?

Belki de sevdiğim bir şeyi onun da sevmesinden duyduğum samimi duygularla kitap alıyorum Arca’ya. Bir ortak paydaya sahip olduğumuz için mutlu oluyorumdur bencilce.

Kim bilir?

16 Şubat 2011 Çarşamba

Çocuk Eğitim kitaplığının Şanlı İmparatorluk tarihi

Kuruluş Dönemi (Arca'dan sonra - A.S. 0 – 12. Aylar arası)

Acemilik, ne yapacağını bilmezlik. Birinin üzerinde baskı kurmasına, siyah-beyazlara ihtiyacı var annenin. Biri ona “bu işin doğrusu budur!” demeli! İdi o dönem. Sağ olsunlar diyenler oldu, Tracy, SPK, kodum mu oturturum üsluplarıyla anneyi ziyadesiyle hizaya soktular.

Yükselme devri (A.S. 12 – 17. Aylar arası)

Arca ilk yaşını doldurdu. Buraya kadar her şey güzeldi, hoştu. Ama bitti. Yediydi, içtiydi, mıçtıydı, öyle böyle bu yaşa bir şekilde gelecekti, geldi. Şimdi sıra artık bir birey olan Arca’nın yetiştirilmesine gelmişti.
Nasıl söz dinleyen işbirliği yapan bir çocuk olur gibi sorulara cevap aranmaya başlandı.
Vakit dar, kaynak çoktu. Çokça okunmalı, iki yaş sendromuna tam donanımlı girilmeliydi. Zira ebeveynlik konusunda kendine güven bir türlü oluşmamış, hala bir yol haritasına ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu dönemde krizsavar kitaplar, hap gibi çözümler, kutu içine alınmış formüller imdada yetişti. Kitaplar okundu, notlar çıkarıldı, sağda solda anlatıldı ki pekişsin, Arca üzerinde uygulamalar yapıldı. Kotarınca döt kalktı, “ben bu işi biliyorum”lar arttı. Annenin havasından geçilmedi. Kitaplık da yükselişe geçmişti.

Çocuğunuzla İş birliği yapma
Kahraman çocuklar yetiştirme
Sesimi duyuyor musun?
Mahallenin en mutlu yumurcağı
SOS

Yöntemler, yol gösterenler…

Biri gidiyor, biri geliyor, ara sıra eskiye dönüp altı çizilenler tekrar okunuyordu. İlkere anlatılıyordu.

Dahası önüne gelene anlatılıyordu. Zaferler kazanıldıkça çok biliyorum halleri…

Kitap tavsiyeleri… Bu alemin kralı benimler!

Muhteşem Süleyman, Muhteşem yüzyıl…

Duraklama, Gerileme, Dağılma Devri (A.S. 18. – 20. Aylar)

Ufaktan hap yöntemler geri tepmeye başladı. Arca birkaç sefer ayar verince hop gerileme!

Üst üste yenilgiler imparatorluğu sarsmaya başladı. Kitaplığın imparatorluğunda sesler yükselmeye, isyanlar çıkmaya başladı. “Nerede hata yapıyorum? Bu iş amacını aşmaya başladı!” sesleri yükselmeye başladı, gerileme dönemine girildi.

Araya Tanzimat devri, Meşrutiyet, Nizam-ı Cedid gibi dötü kurtarmaya yönelik çalışmalar yapıldıysa da nafile.

Bozum olma konusunda yenen goller kazanılan savaşlara sayıca üstünlük sağladı. Sorgu sualler bitmedi. Öyle ya her şey kitabına göre yapılmıştı? Hata kimdeydi?

Kitaplığın imparatorluğu dağıldı!

Cumhuriyet !!! (A.S. 23. Ay - ………)

Savaşlardan yenik düşen anne, edebiyatın sarmalayıcı sevgisinde şefkati aradı. Araya giren Murakami, Marc Levy gibi centilmenler ruhunu beslerken, fotoğraf gibi yeni ilgi alanları kafasını boşaltmasını sağladı.

Dingin bir dönem…

Yepyeni bir bakış açısı, yeni filizlenen bu süreçte şenlik ateşleriyle kutsandı.

Anne ihtiyacı olanı bulmuştu! Çocuğundan yana bakmak, onu anlamak siyahlarla beyazlarla değil grilerle… hayır hayır renklerle bezenmeliydi onların dünyası! Kırmızılar kardeş, morlar sarılar yoldaş olmalıydı.

"İki yaşındaki çocuğunuz büyürken"i tekrar aldı eline, sonra “üzülme geç kalmış değilsin” diye sırtını sıvazlayan "koruyucu psikoloji"de teselli buldu bünye.

Derken tüm o hap yöntemlerin arasında güme gitmiş OSHO’yu tekrardan keşfetti anne.

"Anneler ve Oğulları için bir fincan huzur"daki sımsıcak öykülerde aradı huzuru.

Hayır tek doğru yoktu. Hap yöntemler hapı yutturabilirdi adama. Hep ben bilirim demek sadece kitaplara dayalı bir söylem olmamalıydı, anne içgüdüsü ile doğruyu kendisi bulabilmeliydi.

Ve son olarak işten arakladığı zamanda, kitapçıda gezerken rastladı ona: "Çocuğunuzla Birlikte Büyümek!" , Naomi Aldort

Tam da ihtiyacı olan bu değil miydi? Arca ile birlikte büyümek ve kendini eğitmek?

Kahve molalarını paylaştı ve keyifle okudu. Zaten bu annenin en iyi yaptığı şey de bu değil miydi?

Bakalım gelecek yüzyıl ne gösterecek? Çocuğuyla birlikte büyümeyi başarabilecek mi bu anne? Yoksa dış mihrakların ördüğü ağlara teslim mi olacak? Çocuğuyla ilişkisinde doğruyu demokrasiyi sağduyuyu bulabilecek mi?

Not: Şaka bir yana cidden güzel bir kitap. Ben çok beğendim, tavsiye ederim. Benim gibi didaktik üsluplardan, siyahla beyazdan, tek doğru budurlardan sıkıldıysanız ama kitaplardan da uzak kalamıyorsanız, keyifli okumalar dilerim.

29 Ocak 2011 Cumartesi

Çocuk Eğitim kitabı orucumu bozduran kitap: Koruyucu Psikoloji

Önceki postta çok keyifli bir kitap önereceğim demiştim değil mi?

Takip ettiğim sevdiğim bir blog var: anne café

Geçtiğimiz aylarda daha önce adını hiç duymadığım bir kitaptan bahsetti. Çok ilgimi çekti. Kendimi kaptırdığımdan beri çocuk eğitim kitaplarına ara vermiştim.

Roman, öykü, fotoğraf… son günlerde ruhum bunlarla hayat buluyordu. Kitapçılarda dolanırken elime geçti, almadan edemedim. İlker’in gelmesini beklerken kahveme ve bana eşlik etti, çok sevdim.

Neden?

Keskin köşeleri yok kitabın. Yapın edin yerine yapılabilir, hiç bir şey için geç olmaz, birbirinizi sevin, çocuğunuzu anlayın mesajları var. Aynı “2 yaşındaki çocuğunuzu büyütürken” tarzında ama daha bilimsel yaklaşıyor olaya. Bazı yöntemler öneriyor, çocuğunuzun psikolojisini anlamanıza yardımcı oluyor. Sonra çocuğunuz ile aranızdaki bağı da tanımlamaya yardımcı oluyor. Bilimsel bir deney var, yeni bir oyun grubu veya yepyeni bir ortamda denemk istiyorum mesela, sonuçlar elbette sorgulanabilir ama benim çok hoşuma gitti.

Ben de yazsam aynılarını yazardım diye düşündüğüm için enerjimi daha fazla harcamıyorum ve sizi anne café'nin şu yazısına davet ediyorum.

28 Ocak 2011 Cuma

Yaktın beni SPK!

Birkaç ay öncesine kadar çok kullandım bu lafı.

Anne İş’te kitabını yalayıp yutmuştum Sabiha Paktuna Keskin’in (bundan sonra SPK olarak yazacağım). Şimdi ben SPK ile ilgili duygularımı tam netleştirebilmiş değilim, hepi topu okuduğum da tek kitabı var, zaten haşa b.k atmak bize düşmez. Lakin işe başladığım dönemde süt sağarken filan ofiste hep bu kitap vardı elimde. Bu sahneyi hatırladığıma göre demek ki Arca daha 5-6 aylık filan.

Çalışmaya başlamışım, çalışmam lazım ama bir taraftan süt kokan bebe evde beni bekliyor.

Öyle bir psikoloji ki ancak taze anneler anlar. Bebek işten geldiğinde tavır mı yapıyor, Ümit teyzesini benden çok mu seviyor, sürekli bir gözleme hali. Gece uykuları kötü mü? Hmm çalışıyorum bütün gün görmüyor , beni özlüyor tespitleri. İş haricinde her dakikamı onunla geçirme arzusu. Say say bitmez…

Hadi itiraf edeyim, içten içe bir suçluluk duygusu. Ondan ayrı zaman geçirmemin vicdanıma yüklediği ağır yük.

Bu sebepten kitaplara sarıyorum, ondan ayrı olduğum zamanları internet başında araştırarak geçiriyorum ki vicdanım biraz rahatlasın. Daha iyi anne olabilmemin onunla daha çok vakit geçirebilmekten geçtiğini düşünüyorum, geçiremediğim zamanları yine onunla ilgili konu başlıklarına adıyorum ki biraz teselli bulayım.

Anne İş’te kitabı işte tam bu psikolojime rastladı. Ben kitaba çok inandım. İlker’e de bilmiş bilmiş kitaptan pasajlar aktardım. Bilin bakalım ne oldu? İlker tabiri caizse okkalı küfürü bastı SPK’ya!

Ben resmen dumur oldum, çünkü dedim ya acayip inanmıştım ilk başlarda.
Kitap der ki; “Çalışan anne, evde olduğu zamanlarda, 3 yaşına kadar bebeğin her türlü ihtiyacını, karşılamalıdır. Babalar anneye ancak ev işlerinde yardımcı olarak destek olabilirler.” İşte bu cümle İlker’i kopardı.

Niçin Arca’nın altını değiştiremiyormuş efendim! Niçin o uyutamıyormuş! Biliyorum biraz da ev işi kısmı işine gelmedi:)

Bir taraftan diyorum ki “o da babası, ne olacak ki”, bir taraftan da diyorum, “yok yav koskoca SPK bir bildiği vardır zaten bütün gün ayrıyız, aman diyim!!

Bir de bir arkadaşımın anlattığı hikaye kanımı dondurmuştu. Annenin sağlıkla ilgili sıkıntısından dolayı, bebeğin yaklaşık 3 yaşına kadar her türlü ihtiyacı ile baba ilgilenmişti. Çocuk 3,5 yaşında iken annesinden nefret eden ve babasına aşık bir profil çizmeye başlayınca pedagoga gitmişler ve teşhis konmuştu: “çocuk babasını anne yerine koymuş, anneyi reddediyor”. Bu olay beni feci etkiledi. Çocuğumun beni reddetmesi dünyanın sonu olurdu herhalde.

Kader ağlarını örmüştü ve…

Ve böylece yeni bir dönem başladı. İlker’e hıhhı dedim, aslında hak da verdim ama kitaptaki o pasaj zihnime çakıldı kaldı, sonra arkadaşımın hikayesi… İçten içe Arca’nın her şeyi ile kendim ilgilenmeye başladım. İlker müthiş müdahil iken olaya, ufaktan dirsek attım, hep bir adım öne geçtim.

Sonrasında zaten “anneci” dönem başladı, benim de kendi kendime tek tabanca olma hallerim eklenince ortaya anne manyağı bir Arca modeli çıktı. Düşünce anneee diye ağlamalar, gece uyandığında kesinlikle İlker’e gitmemeler, İlker’i görmezden gelmeler, tepkiler, anne odadan çıktığında İlker’in odada bulunmasının anlamsız olduğu ve kıyameti kopardığı zamanlar…

Bu benim için yorucu olduğu kadar, İlker için de çok üzücü bir dönemdi. Şehir dışı seyahatlerimden bile çekinir olmuştu. Gece gelmeyeceksem hemen evi hala, babane, anane, teyze, Duru şeklinde kalabalıklaştırma projesi hayata geçiriliyordu.

Üstelik sürekli “bu çocuk beni sevmiyor mu?” diye soruyordu. Ben “yok canım saçmalama geçici bir dönem” diyordum ama iç sesim, bilinçli olarak çocuğu kendime bağladığımı söylüyordu ve artık geri dönülemez bir yola girmiştik.

Zamana, benim kendimi törpülememe, İlker’in işin peşini asla bırakmamasına bağlıymış her şey. Son günler babaya aşık haller kendimden geçiriyor beni. Beraber oynamalar, kudurmalar, birlikte uyumalar, sarılıp öpüşmeler, seni çok seviyorumlar…

Ama en çok geçen gün emin oldum! Seyahatlerden geç dönecek olmama bile telaşlanan İlker, Çin’e gideceğimin haberini alınca sevindi bile, oh Arca ona kalacak tabii.

Kıssadan hisse: Okuduklarımızı iyi yorumlamak ve körü körüne feyz almamak lazım. Bu kadar içine daldığınızda içgüdülerimizi rafa kaldırmış oluyoruz. Hani bu hikayede SPK’nın kitabı vesile oldu, MPK da olabilirdi, yani sonuçta vurun kahpeye yapamam. Ama kesin, hatta keskin söylemler, siyah/beyaz teşhisler bence çocukla ilgili her konuda çok olumsuz sonuçlar doğuruyor.

Next post : Yumuşak yollu bir ana baba eğitim kitabı önerisi

11 Ocak 2011 Salı

“Yaratıcılıkta sınırları zorlama” konulu seminer notları

Böyle bir seminer gerçekten olsaydı, ön sıralardan yerim hazırdı.

Yazık ki bu havalı başlık, sadece yaşanmışlıkların kayıt alınmasından öteye geçmeyecek, ön sıraları kapışmanıza gerek yok. Yazının sonunda “bu mudur!” demeyin, BUDUR!

Kitap anne günlerime ait yazılarıma bakıp bakıp gülüyorum. Okumuş öğrenmişim, uygulamışım, başarmışım, yemeyip içmeyip blogta yazmışım ki dostlar faydalansın. (hmm bak bu kadın bu işi biliyor diye içlerinden geçirmelerini de ummuşum, satır aralarında hissediliyor) Çok bilmiş çok okumuş ananın bir tecrübe yazısı örneği için buraya bir tık. Sonrasında iki yazı arasındaki 5 farkı soracağım, anlayarak okuyun :))))))

Sabahlarımız iyi geçer(di). Sadece tatil sonraları ve pazartesileri hafif sendromlar yaşanır ama Ümit ablaya olan büyük aşkı ile yırtardık.

Birkaç hafta önceydi, geç kalmışız zaten. Bir de düz vitese geçtim ya, vitesten tasarruf ediyorum o günler bir türlü 5. Vitese geçirmediğimden kaplumbağa hızıyla işe gidiyorum, her gün 20 dakikalık yok 40 dakikaya çıkıyor.

Kapıda her günkü gibi bize “hokkayay” (hoşça kal) demesini bekliyoruz. Sihirli kelime bu! Bunu derse içimiz rahat kapıyı çekeceğiz. O gün Arca yaygarayı basıyor. “KUCAK!!” İşte o linkini verdiğim yazıdaki gibi hemen toka verdim eline “Ümit teyzenin saçına tak” dedim. “yemem ben bu numaraları” bakışıyla gerisin geri tıktı çantanın içine. Nerdesin SPK huu?

Kapının önünde Ayşecik filmi çeviriyoruz, apartman sakinlerinin kapı önlerine çıkıp çiğdem çıtlatması an meselesi.

Maya tutmadı ya, başka stratejiler geliştiriyorum. Saniyenin onda biri gibi bir sürede on tane yeni düşünce geçiyor kafamdan. Ulen ben bu kadar hızlı düşünsem iş yerinde genel müdür olurum şerefsizim!

Arabanın anahtarını İlker’e veriyorum, koş park yerinden çıkar bir 10 dakika da bunun için uğraşmayayım.

Güzellikle anlattım,
“işe gitmem gerekiyor Arca”
“gitmeee”
“Hadi öpüşelim anneye hokkayay de”
“demeee!”
“geleyim içerde konuşalım”
“gelmeee”

Bir taraftan Ümit abla, “gel kahvaltı hazırlayalım, gel bana haftasonu ne yaptın anlat, oyun grubuna gittin mi” gibi Arca’nın hiç umursamadığı cümleler sarf ediyor.

Dayanamayıp sert yapıyorum, göz hizasındayım, kaşlarım çatık: “İşe her gün gidiyorum ve bugün de gideceğim. Şimdi ağlaman bunu değiştirmeyecek, istersen öpüşelim hokkayay de bana, daha çabuk gideyim daha çabuk döneyim”

Durdu, hokkayay dedi. Amanın kolay oldu! O sihirli kelimeyi duydum ya asansöre bir gidişim var kendi hızımdan ben korktum. Maazallah fikrini değiştirir filan.

Bir defasında krizi Ümit ablanın getirdiği yeni boyama kitabı ile aştık, iyi de kadın her gün kitap mı getirecek Arca’ya. Yok uzun soluklu çözüm olması imkansız.

Başka bir gün…

Giriş ve gelişme bölümü benzer, bu defa da sert yapmak ve “çabuk gideyim çabuk geleyim” formülü tutmuyor. Cücenin her çözüme bağışıklığı bir öncekine göre acayip artıyor.

Kıvranıyorum… Bir anahtar bulmak için nerdeyse içine kafamı soktuğum hatta içini boşalttığım koca boy çantayı açıyorum, belli mi olur belki toka işi söker bu defa. Arca mızırdanır ben aranırken, çözüm Arca’dan geliyor, fosforlu markerımı görüyor, atlıyor, hokkayay diyerek masasına koşuyor.

Hehe yakaladım düdüğü. Sabah kalkar kalkmaz ve hatta geceden çantanın içine bir şeyler atıyorum. Küçük hayvan modelleri, arabalar, boya kalemleri, uzun zamandır görmediği bir kitap…

Her sabah sürprizler değişiyor. Bazı sabahlar çanta sürprizine gerek kalmıyor, koca koca arabaları çantamda işe getiriyorum. Çoğu sabah o sihirli “hokkayay” lafını duyar duymaz ardıma bakmadan koşuyorum, öyle hızlıyım ki ayakkabılarım elimde çorapla asansöre biniyorum, asansörde giyiyorum.

Sabahlar komediye döndü dönecek, az kaldı ve bu daha ne kadar sürecek hiç fikrim yok!

18 Ekim 2010 Pazartesi

Pazar sabahıydı…

Arca sabahın 7’sinde uyanmıştı, önceki gece ise defalarca kalkmıştı, şiddetli bel ağrım artık Arca’yı yatağından defalarca kaldırıp kucağıma almama izin vermeyince, yine aile yatağı moduna geçmiştik, bu defa da tekme darbeleri böbreklerimi epey hırpaladı, hani taş olsa düşürürsün!!

Arca sabah cin gibi uyandığında benim içim uyuyordu hala. Ve neden bilmiyorum çığlık atmaya başladı. Hayır, neşeli!! Hem de çok hatta sinir bozacak kadar çok! Hem koşuyor hem bağırıyor. O çığlıklarının keyfini süredursun, İlker uyanıp boş gözlerle suratıma bakarken benim aklımdan geçenler… şimdi ilgisiz mi davranmalıyım, yoksa kızmalı mıyım, sesimi yükseltirsem yükseltir mi, bitip de yanıma geldiğinde öğüt verecek miydik, ulen burada napacaktık!! O kitapta yüz verme diyor beriki sıcağı sıcağına uyarını yap ki anlasın diyor. Peki ben hangi yolu izlediğimde önceki krizi başarı ile atlatmıştık? Yok lan ilgisini dağıtmıştık. Bu kafayla ilgisini nasıl dağıtacağım? Arca yanıma geldi ve ben en olmayacak şeyi söyledim “hıh annecim bitti mi çığlıklar?” SALAK!! Ne hatırlatıyorsun!! İlker de aynını söyledi, yok benim İlker terbiyelidir, güzel güzel söyler, bu cümle benim iç sesim!! Arca çığlıklarla 2. tur koşusuna başladı. Benim asfalyalarım attı! Neyse ki İlker vardı da Arca’ya yansımadı. Hala o olay nasıl bitti hatırlamıyorum. Bütün sabah Arca dünyanın en şeker çocuğuydu ve benim onu göresim yoktu! 11 gibi yorgunluktan bitap bir şekilde koltukta sızarak öğlen uykusuna daldı. Kendimi tutmuşum demek ki, o uyuyunca bir başladım ağlamaya. Böğüre böğüre ağlıyorum! Bi taraftan da saydırıyorum. İlker yarım saat kadar sakinleştirmeye çalıştı.

Tespiti doğru; tahammülsüz bir insan oldum ben! Ya da daha yumuşatılmışı “tahammül eşiğim çok düştü” ki bu da hiç sağlıklı değil!

Evren çok güzel bir yazı yazmış. Buraya bir tık lütfen! Kendi payıma düşenleri aldım, çok sevdim, dün yaşadıklarımın aynası gibiydi. Supermom olmak için çok çaba harcamadım, zaten imkanlarım ve enerjim o kadarını yapmama izin vermiyor. Belki çalışmasaydım o tuzağa düşerdim. (Belki mi? Kesin düşerdim!! ) Hani organikana olmadım diye gururlanıyorum ya relaxmom da olamadım. Onca kitap, araştırma, internet manyaklığı fikir alışverişleri… hepsi daha fazla donanım, hepsi gözümde inanılmaz büyüttüğüm “terrible 2” olayını daha hasarsız atlatmak için teoriyi sağlamlaştırma çalışmalarıydı. Her şey çok masumane başladı. Ne zaman ki tüm bu annelik üzerine delilik halleri, “kendimi eğitiyorum” bahanesi araç olmaktan çıktı, amaç olmaya başladı, işte o zaman yanlış giden bir şeyler olduğunu anladım.

Hayır, kitaplarımı çöpe atmayacağım, kimseye de dağıtmayacağım, onlar bu günlerin güzel anıları olarak kitaplığın başköşesinde duracaklar. Belki bir gün, bu zamanları atlattığımda başvuracağım sağlam kaynaklar olacaklar. Ama şimdilik sadece başka şeylere yönelerek Arca’ya ve anneliğe sardırdığım bu dönemi hafifletme kararı aldım.

Fotoğrafçılık… sonra yeni yazarlarla tanışma… Murakami… Seni nasıl da ihmal etmişim…

Pişman değilim. Bugün böyle düşünebilmem için o süreçten geçmeliydim. Dünya kadar kitap okumalıydım. Tüm donanımlarımı kazandığımı düşünmeli, sonra en küçük bir kriz anında dünya başıma yıkılmalıydı ki bugünkü ben olabileyim.