Arcayı babaneye bıraktığımız gece baş başa yemeğe çıktık. Açık hava iyi geldi. Arca yoktu ama onunla ilgili her şey bizimleydi. Konu oydu. Benim için bir nevi terapiydi. Motivasyona ihtiyacım varmış, onu anladım. İlk yıl boyunca Arca, İlker ve ben bir takımdık. İyi bir takımdık. İlker destekleyicimdi, her konuda arkamda, yanımdaydı. Saçmaladığım zamanların mantıklı ve sakin iç sesiydi. “Hop dur bir nefes al” diyenimdi. Son zamanlar kendimi arca ile yuvarlanır halde hissediyorum, İlker yine orda ama daha az dahil gibime geliyor, beni Arca ile baş başa bırakmış değil ama eskisi kadar da işin içinde değil gibi. (dip not: İlker her konuda akıl danıştığım arkadaşımdır, kocam olmasının ötesinde bir kimliği vardır, kısacası ilkerin sakinliği, fikirleri manyak zamanlarımın tedavisidir.) Bunu konuştuk. Arca anne delisi, belki de bunu ben böyle yaptım, biliyorum. Her kucak istediğinde aldım, özellikle diş çıkarma huysuzluk dönemlerinde kucağımda iken yemek yaptık, etraf topladık. 12 kiloyu aşmış bir adamı sürekli taşımaktan fiziksel bir takım arızalar çıkmaya başladı. Sol elle taşıdığım için sol elimle artık 1 bardak suyu kaldırıp içemiyorum, bel ağrısından geceleri uyuyamıyorum. Bunu yakınmak için değil durumun boyutunu somutlaştırmak için söylüyorum. Bir de çalışıyorum düşün artık, çalışmasam çürüğe çıkacakmışım. Diğer taraftan ilkerle çok güzel bi ilişkisi olmasına rağmen ortamda ben varsam dünya yanmış umru değil ve İlker de buna dahil. İlkeri kesinlikle yaklaştırmıyor. bunu konuştuk, geçici bir dönem olduğunu bir defa daha tekrarladık, sabır, dayanacağız, geçecek, değişecek… Diğer taraftan “bu dünyaya sadece bir tohum atmadık, bir insanı şekillendiriyoruz” mottosu ile üzerime bir baskı oluşturduğumu konuştukça çözdük. Biraz daha rahat olmak, biraz daha oluruna bırakmak, anahtar olmalı halbuki. Ana baba olarak sorumluluğun boyutunu küçümsememeli ama bu sorumluluğun altında da ezilmemeli. Mükemmel anababa diye bişey yok, hoş böyle bir yolda da değilim ama “aman hata yapmayalım” düşüncesi bi zaman sonra mükemmeliyetçiliğe dönüştürebilir. Dikkat etmek lazım, ince bir çizgi. Bi taraftan da Arca ile birlikte iken doğru bir şeyler yaptığımda eskiden olduğu gibi sırtımın sıvazlanmasına ihtiyaç duyduğumu anladım. Herhalde kişiliğimdeki çürük bu benim! Ara sıra “evet doğru yapıyosun, aslansın, kaplansın” denmesine ihtiyaç duyuyorum. Alkış düşkünüyüm demek ki:(
Ve.. kendime vakit ayırmak. Misal İlker balığa çıkıyor, arkadaşlar ile toplanıp PS oynuyor, tekne işi ile ilgileniyor. Kısaca iş ve arca haricinde pek çok başka şeyle meşgul. Bense malum… Çalışan kadın ve anne kimlikleri arasına sıkışmış kalmış …
Sonuç? Öyle radikal kararlar çıkmadı, bir nevi durum değerlendirmesi, içindekileri dökme seansıydı. Zaten yapmamız gerekenler konuşuldu. Arcayı bırakıp yakınlarda bir kaçamak, çocuk eğitimi kitaplarına bir süre ara verip sadece kendi keyfim için softirik romanlar okumak, arcayı, kendimi, her şeyi biraz daha oluruna bırakmak, rahat olmaya çalışmak, sıkmamak sıkılmamak
Terapinin ikinci seansı kendimle baş başa kalmak olacak gibi görünüyor. Akşam yazlığa gidiyoruz, İlker yok. Umudum, Arcanın öğle uykusunda, denize dalmak, zihnimi dalgalara teslim etmek, belki yeni kararlar çıkar, kim bilir?
6 Ağustos 2010 Cuma
4 Ağustos 2010 Çarşamba
Hissiyat böyle! Sıkıldım!
Sıkıldım!! İtiraf etmek ne kadar ağır olsa da, vicdan beni dürtse de… boğazıma gelmiş ve yumru yapmışken haykırmasam olmaz. O loğusa cinleri vardı ya, hemen herkesin başına musallat olan, hani o cinler geldiğinde… aylar önce o yağmurlu günde… İlker beni bir fino köpeği gibi arabaya atmıştı da 1 kafeinsiz mochaya tedavi olmuştum ya… işte onların şekil değiştirmişinin pençeleri omuzlarımda… imiş…
Silkindim! Bunun için eski bir dostla karşılaşmam gerekiyormuş.
Günlerden dün. Aylardır katılmak istediğim, organizasyonu için destek olmaya çalıştığım Montessori Eğitimi semineri için güç bela 1 gün izin almışım, havalardayım. Sabahtan Nazlı ile gittik. Kimler yoktu ki… Abuk sabuk sorularıma maruz kalan Elfanam, yıllar sonra tekrar görüştüğüm liseden sınıf arkadaşım Zelal (kirazımın meşhur canı ciğeri, Dorukun kankisi Loranın annesi), Nurturiadan ve İzmirli anneler mail grubundan tanıdığım ama hiç tanışmadığım nedense bana çok çok tanıdık gelen simalar… Montessori, teorik anlamda çok haşır neşir olduğum okuduğum fakat pratikte bilgi sahibi olmadığım bir felsefe idi. Değerli eğitmenlerle çok pratik uygulamalara tanık oldum. İyi ki gitmişim… de…
Erken çıkmak durumunda kaldım, malum bakıcı gidecek, Arca… Para çekmek için Kıbrıs şehitleri caddesinin sonuna yürüdüm, bankanın önünde dururken, bir ses “yeliz!” dedi. Döndüm. Rana!! Ortaokula ilk başladığımda sıra arkadaşım, o zamanların tabiri ile “en iyi arkadaşım” kankim yediğim içtiğimin ayrı gitmediği Rana. O çocuk zamanlarımın çok özel insanı. Yine çocukluğun getirdiği bir takım koşullarla ayrı düştük, önce sınıflar, sonra dünyalar ayrıldı ama bir araya geldiğimizde yine kahkahaları paylaşabildiğim dostlardandı, kırgınlık kızgınlık yok, sadece ayrı düşmüşlük var. Yıllar sonra feysbık sayesinde yollarımız kesişti, o, ben ve yine ortaokuldan gizem, dostluğumuzun temellerini sağlamlaştırdık. İzmire dönüş yaptığımız yıl ve sonrasında nerdeyse doğuma kadar sık sık görüştük. Doğumdan sonra hiç görüşmedik, hatta neden diye ufaktan, kırılmıştım, sanki o bekar gecelerini yapabilecek miydim? Hayır, ama aranmak gelinmek istemişim demek ki… neyse konu o değil, böyle şeyleri çok da takmayacak kadar törpüledim kendimi, ve sohbetin o ufaktan mahcubiyet kısmına takılmadım.
Sadece…
Rana benim “Arcadan önce”mdi. Fotoğrafını görmek istedi, makinadan birkaç poz gösterirken bile asıl konuşmak istediğimin Arca olmadığını fark ediverdim. Onu sordum, 17 ay önce yüreği kıpır kıpır, yine ortaokuldan bir arkadaşımızla birlikteydi, geçen yaz nişanları olmuş ama ayrılmışlar. Hadi bi kahve içelim, hadi oturalım konuşalım, eski günlerdeki gibi, iş çıkışı buluşmuşuz gibi laflayalım demek istedim. Şimdiki hayatımdan çok farklı birkaç saat yaşamak istedim. Ama olmadı, olamazdı. Çocuksuz olduğumuz günlerdeki gibi değildi yaşamım, bi telefon edip İlkere, ben geç gelicem, arkadaşımla buluştum diyemezdim, Arcanın bana ihtiyacı vardı. Onun için gittiğim seminerden onun için erkenden çıkmıştım, eski dostla hoşbeş etmek için değil. Sonuçta… Alsancak trafiğine daldım, eve yollandım. Gerisi malum… cüceyle yıllardır görüşmemişiz gibi kucaklaşma, hatta yerlerde yuvarlanma, yatıncaya kadar bir beden halleri…
Sonuç şu ki… epeydir sinyallerini alıp geçici bu günler diye ertelediğim cinlerim var benim. İyi değilim. Çalışan anne olmanın farklı bir vicdan muhasebesi var. Bütün gün ayrı kalmanın verdiği bir ağırlık ve sorumluluk çöküyor üzerime. Tam zamanlı annelik ile karşılaştırma yapamam, çünkü öyle bir anne olmadım hiç. Kendi adıma durumum şöyle … benim için sadece iş ve Arca var. Araya sıkıştırılmış bir İlker var. Hatta çoğu zaman işten kafamı kaldırdığımda yine Arca var. Gün içinde boş anımda, anne blogları okumak, nurturiaya göz gezdirmek, kitap sipariş ederken önceliği ona vermek, araştırmak, bilgi sahibi olmak… nurturiadaki kitap kurdu grubunda sayfa sayfa çocuk gelişim kitabı önerisi yazabiliyorum da 1 tane farklı konuda kitap ismi telaffuz edemiyorum. Özellikle 1 yaşını geçti beridir başkasını düşünemiyorum. Öncesi iyiydi, daha onu dünyaya bir birey olarak hazırlamak gibi bir derdin içinde değildim. Şimdi sürekli ayrı geçirdiğimiz zamanların muhasebesindeyim. Güç bela izin aldığım günde bile Arca için bişeyleri yapma peşindeyim. Üstelik etrafımda Arcaya bakmak için can atan insanlar dolu. Bi telefonumla 1-2 saat ilgilenebilirler ve ben canımın çektiğini yapabilirim. Yazlıkta mesela.. ben 2 lokma yiyeyim veya en azından tuvalet-duş gibi insani ihtiyaçlarımı karşılayayım diye, Arcaya bakmaya gönüllüler çokken, Arca paçama yapışıyor, 10 dakika duşta kalsam “annih, annih” diye kapılar yumruklanıyor, kısacası ben etraftayken Arca için sadece ben varım, dünya umrunda değil, babası bile. Zaten benim de içim almıyor, zaten az geçirdiğimiz zamanı daha da azaltmamak için her dakikamızı ten tene geçirelim istiyorum, daha doğrusu dum!
Duma duma dum!! Ani bi kararla İlkerin annesini aradım, akşam işin var mı yemekten sonra 1-2 saat işimiz var, Arcaya bakar mısın dedim, çok sevindi. İlkeri aradım, aslında… Biliyorum olsun, belki daha iyiye gider. Önce yemeğe mi gidicez, arcayı da alalım dedi, yok dedim, arca yok, şaşırdı. Her yere onu da götürmeye öyle alışmışız ki.. garip bir durum. Özel bir gün değil, sadece arınma günü koyalım adını, bir nevi uzaklaşma…
Sıkılmışım çok sıkılmışım… vicdanıma ters, bana ve belki pek çoğuna ters belki… ama doğru ama yanlış.. sadece gerçek bu! Hissiyat böyle!
Silkindim! Bunun için eski bir dostla karşılaşmam gerekiyormuş.
Günlerden dün. Aylardır katılmak istediğim, organizasyonu için destek olmaya çalıştığım Montessori Eğitimi semineri için güç bela 1 gün izin almışım, havalardayım. Sabahtan Nazlı ile gittik. Kimler yoktu ki… Abuk sabuk sorularıma maruz kalan Elfanam, yıllar sonra tekrar görüştüğüm liseden sınıf arkadaşım Zelal (kirazımın meşhur canı ciğeri, Dorukun kankisi Loranın annesi), Nurturiadan ve İzmirli anneler mail grubundan tanıdığım ama hiç tanışmadığım nedense bana çok çok tanıdık gelen simalar… Montessori, teorik anlamda çok haşır neşir olduğum okuduğum fakat pratikte bilgi sahibi olmadığım bir felsefe idi. Değerli eğitmenlerle çok pratik uygulamalara tanık oldum. İyi ki gitmişim… de…
Erken çıkmak durumunda kaldım, malum bakıcı gidecek, Arca… Para çekmek için Kıbrıs şehitleri caddesinin sonuna yürüdüm, bankanın önünde dururken, bir ses “yeliz!” dedi. Döndüm. Rana!! Ortaokula ilk başladığımda sıra arkadaşım, o zamanların tabiri ile “en iyi arkadaşım” kankim yediğim içtiğimin ayrı gitmediği Rana. O çocuk zamanlarımın çok özel insanı. Yine çocukluğun getirdiği bir takım koşullarla ayrı düştük, önce sınıflar, sonra dünyalar ayrıldı ama bir araya geldiğimizde yine kahkahaları paylaşabildiğim dostlardandı, kırgınlık kızgınlık yok, sadece ayrı düşmüşlük var. Yıllar sonra feysbık sayesinde yollarımız kesişti, o, ben ve yine ortaokuldan gizem, dostluğumuzun temellerini sağlamlaştırdık. İzmire dönüş yaptığımız yıl ve sonrasında nerdeyse doğuma kadar sık sık görüştük. Doğumdan sonra hiç görüşmedik, hatta neden diye ufaktan, kırılmıştım, sanki o bekar gecelerini yapabilecek miydim? Hayır, ama aranmak gelinmek istemişim demek ki… neyse konu o değil, böyle şeyleri çok da takmayacak kadar törpüledim kendimi, ve sohbetin o ufaktan mahcubiyet kısmına takılmadım.
Sadece…
Rana benim “Arcadan önce”mdi. Fotoğrafını görmek istedi, makinadan birkaç poz gösterirken bile asıl konuşmak istediğimin Arca olmadığını fark ediverdim. Onu sordum, 17 ay önce yüreği kıpır kıpır, yine ortaokuldan bir arkadaşımızla birlikteydi, geçen yaz nişanları olmuş ama ayrılmışlar. Hadi bi kahve içelim, hadi oturalım konuşalım, eski günlerdeki gibi, iş çıkışı buluşmuşuz gibi laflayalım demek istedim. Şimdiki hayatımdan çok farklı birkaç saat yaşamak istedim. Ama olmadı, olamazdı. Çocuksuz olduğumuz günlerdeki gibi değildi yaşamım, bi telefon edip İlkere, ben geç gelicem, arkadaşımla buluştum diyemezdim, Arcanın bana ihtiyacı vardı. Onun için gittiğim seminerden onun için erkenden çıkmıştım, eski dostla hoşbeş etmek için değil. Sonuçta… Alsancak trafiğine daldım, eve yollandım. Gerisi malum… cüceyle yıllardır görüşmemişiz gibi kucaklaşma, hatta yerlerde yuvarlanma, yatıncaya kadar bir beden halleri…
Sonuç şu ki… epeydir sinyallerini alıp geçici bu günler diye ertelediğim cinlerim var benim. İyi değilim. Çalışan anne olmanın farklı bir vicdan muhasebesi var. Bütün gün ayrı kalmanın verdiği bir ağırlık ve sorumluluk çöküyor üzerime. Tam zamanlı annelik ile karşılaştırma yapamam, çünkü öyle bir anne olmadım hiç. Kendi adıma durumum şöyle … benim için sadece iş ve Arca var. Araya sıkıştırılmış bir İlker var. Hatta çoğu zaman işten kafamı kaldırdığımda yine Arca var. Gün içinde boş anımda, anne blogları okumak, nurturiaya göz gezdirmek, kitap sipariş ederken önceliği ona vermek, araştırmak, bilgi sahibi olmak… nurturiadaki kitap kurdu grubunda sayfa sayfa çocuk gelişim kitabı önerisi yazabiliyorum da 1 tane farklı konuda kitap ismi telaffuz edemiyorum. Özellikle 1 yaşını geçti beridir başkasını düşünemiyorum. Öncesi iyiydi, daha onu dünyaya bir birey olarak hazırlamak gibi bir derdin içinde değildim. Şimdi sürekli ayrı geçirdiğimiz zamanların muhasebesindeyim. Güç bela izin aldığım günde bile Arca için bişeyleri yapma peşindeyim. Üstelik etrafımda Arcaya bakmak için can atan insanlar dolu. Bi telefonumla 1-2 saat ilgilenebilirler ve ben canımın çektiğini yapabilirim. Yazlıkta mesela.. ben 2 lokma yiyeyim veya en azından tuvalet-duş gibi insani ihtiyaçlarımı karşılayayım diye, Arcaya bakmaya gönüllüler çokken, Arca paçama yapışıyor, 10 dakika duşta kalsam “annih, annih” diye kapılar yumruklanıyor, kısacası ben etraftayken Arca için sadece ben varım, dünya umrunda değil, babası bile. Zaten benim de içim almıyor, zaten az geçirdiğimiz zamanı daha da azaltmamak için her dakikamızı ten tene geçirelim istiyorum, daha doğrusu dum!
Duma duma dum!! Ani bi kararla İlkerin annesini aradım, akşam işin var mı yemekten sonra 1-2 saat işimiz var, Arcaya bakar mısın dedim, çok sevindi. İlkeri aradım, aslında… Biliyorum olsun, belki daha iyiye gider. Önce yemeğe mi gidicez, arcayı da alalım dedi, yok dedim, arca yok, şaşırdı. Her yere onu da götürmeye öyle alışmışız ki.. garip bir durum. Özel bir gün değil, sadece arınma günü koyalım adını, bir nevi uzaklaşma…
Sıkılmışım çok sıkılmışım… vicdanıma ters, bana ve belki pek çoğuna ters belki… ama doğru ama yanlış.. sadece gerçek bu! Hissiyat böyle!
26 Temmuz 2010 Pazartesi
Arca'dan haller, haberler, komikler, seminer
Bugün keyfim yerinde! Yarın ne olurum bilmem!
Kore - Atina derken ... İşler iyi gitti diyelim.
Bir de Montessori Semineri var ki tadından yenmez. Aylar önce gaza gelip el atmıştım. Ancak bütçe çok zorlamıştı. Ücretsiz bulduğum dernek klimasız olunca hadi eylül-ekime erteleyeyim demiştim. Sonrasında tesadüfler Başakı çıkardı karşıma. Çok değerli eğitmenlerle bir seminer hazırlığında idi, hemen dahil oldum, Elfana'yı "pşşt alooo bak burda neler oluyor, bu eğitmenler kim tanıyo musun" şeklinde naçizane uyandırdım, tecrübe ve bilgileri ile o da dahil oldu, kısaca Başakın ön ayak olması ile ufaktan dayanışma içine girdik. Önceki mekan, bütçe çalışmalarımı aktardım, mekan konusu yorucu idi, İlknura danıştım, hatta yoğun iş temposundan vakit bulamadığım zamanlarda bizzat kendisi gidip görüştü, Elfana ve Başak da onu yalnız bırakmadılar ve ortaya güzel bir organizasyon çıktı. Bir taraftan bloglarımızda, bir taraftan İzmirli anneler mail grubu ve Nurturia'daki duyurularla güzel de bir katılımcı grubu oluşturduk. Tabii biz tohumları attık, seminer sonrasını değerlendirmek lazım. "Olmaz yapamayız nasıl olur" dediğimiz bir işi kotaracak gibiyiz, olur mu olur:)
(hala bilmeyen ve katılmak isteyenler için detay bilgi gelsin =>
3 Ağustos Salı, Saat 10:00, Türkan Saylan Sanat Merkezi, Kıbrıs Şehitleri Cd., Alsancak )
Haberleri dinlediniz, şimdi haller...
İnkar edecek değilim Arca çok yoruyor. Herkesin çocuğunun annesini yorduğu kadar. Vantuz modunda sürekli yapışma hallerinde! 12 kilosun sen kardeşim düş yakamdan!! diyemiyorsun tabii kol kası yapıyorsun.
Bir de Arcanın yüzüne bir yaramazlık ifadesi oturdu, bi bebeklik hallerine bakıyorum bir şimdiki muzırlığına, hep bi cinlik peşindeymiş gibi bakıyor. Gitti o uslu çocuk gitti!!! içine şeytan kaçmış bir atom karınca geldi.

Hafta sonu biz kahvaltı ederken bir şeyler çiziyordu. Gayri ihtiyari, “annecim ne çizdin bakim” dedim. “aydede” dedi ve çizdiği şey ters bir “C” harfi! O-ha! İlker gaza geldi, bizim çocuk Picasso ya… “çiz babacım araba çiz, kamyon çiz, otobüs, kedi çiz!” Tabii ki çizemiyor ama işin komik tarafı biz şunu çiz dediğimizde bişeyler karalayıp gösteriyor, adını söylüyor. (bu arada ilk şaşkınlığın ardından Ümit ablanın aydede çizmeyi gösterdiğini anladık tabii ki)
Tabii bizim picasso bunları yaparken annenin beklentisi yükseliyor. Aman allahım ben bebem aynştayn mı olcek yoksam :P Nerdeyse doğduğundan beri top oynayan Arca, evde her boydan en az 10 tane topu olan Arca, kelime dağarcığı gelişmiş, barbie bile diyen Arca topa bi türlü top demeyince anne olaya noktayı koyuyor, "oğlum top diyemiyorsan bari meşin yuvarlak de evladım" !! Gayet saf salakça ağızdan çıkan bu cümle, İlkere "ben bu kadınla niye evlendim" sorusunu belki milyonuncu kez sorduruyor.
Ayağına diken batan süper karga birkaç haftalığına uyku öncesi ritüelimizin bir parçası idi. Birlikte yatağa giriyorduk, Ayı yogiyi karşımıza oturtup kitabı okuyorduk(m). Şimdi günün herhangi bir saati kargayı okuyacağımız zaman hemen yatağı gösteriyor, giriyoruz, okuyoruz. Karga sadece yatakta bakılıyor (okunuyor) ve yatakta başka hiçbir kitap okunmuyor. Böyle bir prensibimiz var, bozmuyoruz.
Her kitabın ayrı bir ayini var. Erken çocuk kitaplığından Diş Hekiminde diş fırçaladıktan sonra, yatmadan önceki kitap bugünlerde. Elinde diş fırçası ile okuyor, temsili fırçalama ve doktora aaa diye ağız açma gösteriliyor. (bu doktora gidişimizde Ege ve Eceyi hatrlatarak açtırdık ağzını). Yaramaz fındık kitabı ile son sahnedeki kavuşma anne ile canlandırılıyor.
Yataktan atlama olasılığı korkutucu olmaya başladı. Henüz atlayamıyor ama ayak sürekli korkuluğun üzerine atılıyor, biraz daha uzun bir çocuk olsa, kafa üstü yerde! Bir çare bulmalı, yatağın korkuluklarından kurtulmalı, korkuluklar korkulu rüyam olmaya başladı.
Laf kazadan açılmışken, Arca sandalyesine oturup masada bişeyler yapıyor. Artık totosunun üzerinde oturmaya pek alışkın değil ya, sandalye ile ileri geri kaykılırken tam kafa üstü arkaya düşeceği sırada, ben panter atlayışımı yaptım, ama refleksler iyi Arcada, masayı tuttu, hoop kendini çekti. Allah koruyor yavruları mı demek lazım bilmiyorum.
Hep kalabalıklar olmalı Arcanın etrafında, insanlarla sarılmalı... Mikroplarımızdan kurtulduk, babane ege sahillerinden döndü, cümbür cemaat yemeğe çıktık. İlknurla babaneyle kudurmaca, kedilere yemek vermece. Dün akşam Zeynep ve Orçunun doğumgününü kutladık, Poyrazın kakaları temizlenirken Arca seyretti ve katıla katıla güldü. Kendi zıçmıyor ya:P Zeynepin sütleri bol (maşallah) benim pompayı vermiştim, alışmak kolay değil tabii, sağma çalışmaları yaptık birlikte, Arca da annesinin döt biti yanımıza geldi ama pompadan nasıl korktu, hadi dışarda oynasın dedik, ona da yok anne diye mızıklıyor. Kedilere bakmaya bile ikna olmadı. Neyse ama biz hallettik pompa işini. Bu arada Poyraz çok tatlı oldu, doğum kilosuna çoktan ulaştı, geçti.
Zeynepte ufaktan lohusa cinleri konuşlanmış... haftada bir gidip yokluyoruz (ki daha sık yapmalıyız, en son Gülle bu kararı aldık) "hadi poyrazı babalara satalım, caddede yürüyelim" ya da "kalkın bize gelin değişiklik olsun" teklifleri her daim yapılıyor. Zor zamanlar biliyorum:) böyle vakitler bir kap yemek, bir hoş sohbet, bir ufak kaçamak lazım. Bebekle o rutinin içine giren annenin bir nefes alması lazım. Haftasonu balığa gitme planları kuran İlker, Orçun ve Tufanı da olaya dahil etti, taze anne ile Gülü de bizimle yazlığa gelmeye ikna etti. Açıkçası zeynep istemez sanmıştım tam tersi fikir bile canlandırdı onu. Umarım bi aksilik çıkmaz ve haftasonunu annemin muhteşem yemekleri ile besiye çekilerek geçirebiliriz.
Son olarak keyifli posta bir nokta koymadan önce... Arca hastalıktan yırttı beri gece 12 civarı bir ağlama nöbeti ve anneye yapışma halleri dışında bütün gece uyuyor, uyutuyor. İtinayla kulak memesine asılıyoruz, dudaklarımızı büküp muck sesi çıkartıyoruz , işaret parmağını kıvırıp en yakın tahtaya vuruyoruz. Hatta kesintisiz uyku sonrası, sabah 06:10 itibari ile kalkmak bile koymuyor, sadece sabah kudurması sonrasında işe yorgun gidiyorum, o kadar . NOKTA .
Kore - Atina derken ... İşler iyi gitti diyelim.
Bir de Montessori Semineri var ki tadından yenmez. Aylar önce gaza gelip el atmıştım. Ancak bütçe çok zorlamıştı. Ücretsiz bulduğum dernek klimasız olunca hadi eylül-ekime erteleyeyim demiştim. Sonrasında tesadüfler Başakı çıkardı karşıma. Çok değerli eğitmenlerle bir seminer hazırlığında idi, hemen dahil oldum, Elfana'yı "pşşt alooo bak burda neler oluyor, bu eğitmenler kim tanıyo musun" şeklinde naçizane uyandırdım, tecrübe ve bilgileri ile o da dahil oldu, kısaca Başakın ön ayak olması ile ufaktan dayanışma içine girdik. Önceki mekan, bütçe çalışmalarımı aktardım, mekan konusu yorucu idi, İlknura danıştım, hatta yoğun iş temposundan vakit bulamadığım zamanlarda bizzat kendisi gidip görüştü, Elfana ve Başak da onu yalnız bırakmadılar ve ortaya güzel bir organizasyon çıktı. Bir taraftan bloglarımızda, bir taraftan İzmirli anneler mail grubu ve Nurturia'daki duyurularla güzel de bir katılımcı grubu oluşturduk. Tabii biz tohumları attık, seminer sonrasını değerlendirmek lazım. "Olmaz yapamayız nasıl olur" dediğimiz bir işi kotaracak gibiyiz, olur mu olur:)
(hala bilmeyen ve katılmak isteyenler için detay bilgi gelsin =>
3 Ağustos Salı, Saat 10:00, Türkan Saylan Sanat Merkezi, Kıbrıs Şehitleri Cd., Alsancak )
Haberleri dinlediniz, şimdi haller...
İnkar edecek değilim Arca çok yoruyor. Herkesin çocuğunun annesini yorduğu kadar. Vantuz modunda sürekli yapışma hallerinde! 12 kilosun sen kardeşim düş yakamdan!! diyemiyorsun tabii kol kası yapıyorsun.
Bir de Arcanın yüzüne bir yaramazlık ifadesi oturdu, bi bebeklik hallerine bakıyorum bir şimdiki muzırlığına, hep bi cinlik peşindeymiş gibi bakıyor. Gitti o uslu çocuk gitti!!! içine şeytan kaçmış bir atom karınca geldi.
Hafta sonu biz kahvaltı ederken bir şeyler çiziyordu. Gayri ihtiyari, “annecim ne çizdin bakim” dedim. “aydede” dedi ve çizdiği şey ters bir “C” harfi! O-ha! İlker gaza geldi, bizim çocuk Picasso ya… “çiz babacım araba çiz, kamyon çiz, otobüs, kedi çiz!” Tabii ki çizemiyor ama işin komik tarafı biz şunu çiz dediğimizde bişeyler karalayıp gösteriyor, adını söylüyor. (bu arada ilk şaşkınlığın ardından Ümit ablanın aydede çizmeyi gösterdiğini anladık tabii ki)
Tabii bizim picasso bunları yaparken annenin beklentisi yükseliyor. Aman allahım ben bebem aynştayn mı olcek yoksam :P Nerdeyse doğduğundan beri top oynayan Arca, evde her boydan en az 10 tane topu olan Arca, kelime dağarcığı gelişmiş, barbie bile diyen Arca topa bi türlü top demeyince anne olaya noktayı koyuyor, "oğlum top diyemiyorsan bari meşin yuvarlak de evladım" !! Gayet saf salakça ağızdan çıkan bu cümle, İlkere "ben bu kadınla niye evlendim" sorusunu belki milyonuncu kez sorduruyor.
Ayağına diken batan süper karga birkaç haftalığına uyku öncesi ritüelimizin bir parçası idi. Birlikte yatağa giriyorduk, Ayı yogiyi karşımıza oturtup kitabı okuyorduk(m). Şimdi günün herhangi bir saati kargayı okuyacağımız zaman hemen yatağı gösteriyor, giriyoruz, okuyoruz. Karga sadece yatakta bakılıyor (okunuyor) ve yatakta başka hiçbir kitap okunmuyor. Böyle bir prensibimiz var, bozmuyoruz.
Her kitabın ayrı bir ayini var. Erken çocuk kitaplığından Diş Hekiminde diş fırçaladıktan sonra, yatmadan önceki kitap bugünlerde. Elinde diş fırçası ile okuyor, temsili fırçalama ve doktora aaa diye ağız açma gösteriliyor. (bu doktora gidişimizde Ege ve Eceyi hatrlatarak açtırdık ağzını). Yaramaz fındık kitabı ile son sahnedeki kavuşma anne ile canlandırılıyor.
Yataktan atlama olasılığı korkutucu olmaya başladı. Henüz atlayamıyor ama ayak sürekli korkuluğun üzerine atılıyor, biraz daha uzun bir çocuk olsa, kafa üstü yerde! Bir çare bulmalı, yatağın korkuluklarından kurtulmalı, korkuluklar korkulu rüyam olmaya başladı.
Laf kazadan açılmışken, Arca sandalyesine oturup masada bişeyler yapıyor. Artık totosunun üzerinde oturmaya pek alışkın değil ya, sandalye ile ileri geri kaykılırken tam kafa üstü arkaya düşeceği sırada, ben panter atlayışımı yaptım, ama refleksler iyi Arcada, masayı tuttu, hoop kendini çekti. Allah koruyor yavruları mı demek lazım bilmiyorum.
Hep kalabalıklar olmalı Arcanın etrafında, insanlarla sarılmalı... Mikroplarımızdan kurtulduk, babane ege sahillerinden döndü, cümbür cemaat yemeğe çıktık. İlknurla babaneyle kudurmaca, kedilere yemek vermece. Dün akşam Zeynep ve Orçunun doğumgününü kutladık, Poyrazın kakaları temizlenirken Arca seyretti ve katıla katıla güldü. Kendi zıçmıyor ya:P Zeynepin sütleri bol (maşallah) benim pompayı vermiştim, alışmak kolay değil tabii, sağma çalışmaları yaptık birlikte, Arca da annesinin döt biti yanımıza geldi ama pompadan nasıl korktu, hadi dışarda oynasın dedik, ona da yok anne diye mızıklıyor. Kedilere bakmaya bile ikna olmadı. Neyse ama biz hallettik pompa işini. Bu arada Poyraz çok tatlı oldu, doğum kilosuna çoktan ulaştı, geçti.
Zeynepte ufaktan lohusa cinleri konuşlanmış... haftada bir gidip yokluyoruz (ki daha sık yapmalıyız, en son Gülle bu kararı aldık) "hadi poyrazı babalara satalım, caddede yürüyelim" ya da "kalkın bize gelin değişiklik olsun" teklifleri her daim yapılıyor. Zor zamanlar biliyorum:) böyle vakitler bir kap yemek, bir hoş sohbet, bir ufak kaçamak lazım. Bebekle o rutinin içine giren annenin bir nefes alması lazım. Haftasonu balığa gitme planları kuran İlker, Orçun ve Tufanı da olaya dahil etti, taze anne ile Gülü de bizimle yazlığa gelmeye ikna etti. Açıkçası zeynep istemez sanmıştım tam tersi fikir bile canlandırdı onu. Umarım bi aksilik çıkmaz ve haftasonunu annemin muhteşem yemekleri ile besiye çekilerek geçirebiliriz.
Son olarak keyifli posta bir nokta koymadan önce... Arca hastalıktan yırttı beri gece 12 civarı bir ağlama nöbeti ve anneye yapışma halleri dışında bütün gece uyuyor, uyutuyor. İtinayla kulak memesine asılıyoruz, dudaklarımızı büküp muck sesi çıkartıyoruz , işaret parmağını kıvırıp en yakın tahtaya vuruyoruz. Hatta kesintisiz uyku sonrası, sabah 06:10 itibari ile kalkmak bile koymuyor, sadece sabah kudurması sonrasında işe yorgun gidiyorum, o kadar . NOKTA .
Maaile Hafta sonu
Öksürük geçmiyor, bendeki boğaz ağrısı hep orda gitmiyor. Bi taraftan Nazlılara gitmek istiyoruz, akşamdan bavulu bile hazırladık. Bi yandan üşüttük herhalde deyip, ateş olmadığından mikroba yormayıp bi taraftan mikrobik bir durum ise Cansuya bulaştırırız diye tırsıyoruz. Neyse dedim olmayacak, doktoru aradım, gel deyince toparlandık gittik.
Doktor önce Arcanın ciğerlerini dinledi, bizim gibi o da burun akıntısı olmadan hırlama ve öksürük olduğu için ciğerden şüphelenmiş. Ama çok şaşırdı çünkü bu aylarda pek karşılaşılmayan boğazda enfeksiyon hem de hepimizde! Karı koca kendimizi de muayene ettirdik bu arada:) Maaile antibiyotiğe başladık. Ve çok bulaşıcıymış. Çeşme iptal, Tunanın doğumgünü kutlaması hayal, hatta yazlığa bile gitmek iyi bir fikir değil çünkü orada da benim ananem var, bünyesi pek sağlam değil. Tek tesellim ciğerleri ile ilgili bir şey olmaması. Doktor iyi ki getirdiniz, bakmadan anlattıklarınızla kesinlikle anlayamazdım dedi. Arcayı gören hasta olduğunu anlamaz. Doktorun karşısındaki koltuğa oturdu, sohbete katıldı. Bu arada araya muayeneyi de sıkıştırdık. Tek köpek dişinin kabarıklığı kalmış, diğerlerinin hepsi tamam. Köpeklerden kurtuluyoruz. Boy 2 cm uzamış (83 cm) ama kilo aynı (bana 3 kilo almış gibi geliyor)
Cumartesi temizlik kabusu çöktü üzerimize… Arca & temizlik aynı cümle içinde kullanıldığında bile bomba etkisi yaratıyor. Gündüz vakti serin tek yer AVM. Mikroplarımızı alıp Agora AVM’ye gittik. (iğrenç bilinçsiz, duyarsız aile:P) Gezdik, gezdik… Arcaya bi dolu oyuncak aldık. Kamyon, otobüs… Hala boya kalemlerinden tırstığım için parçaladığı mıknatıslı tahtanın yenisi, evdekileri ezberlediği için yeni ama daha büyük bir ahşap puzzle. Hatta uyudu da yemek bile yiyebildik. Küçük bi anı. A.ziz Üs.tel, yanında şıkşıkıdım mankenden bozma bir ablayla alışverişe çıkmışlar. AÜ kurulmuş koltuğa “şunu al, bunu alma diye” ablaya görüş beyan ediyor, o bildiğimiz oturuş şeklinde. Abla 135 tane kıyafet değiştirmiş, salına salına bakınıyor. Benim de yazlık bir ceket bakmam lazım, Arca peşimde kabine girip çıkıyoruz, ben ne giydiğimin farkında değilim, atom karıca gibi vızır vızır girip çıkıyorum da Arca pek keyifli. İlker pusetten sorumlu devlet bakanı, tekstilci geçmişiyle “o kumaş buna uymadı, bak şunu al filan” diyor. Tam karar verdik çıkıyoruz, Arca atladı AÜ’nün üzerine “DEDE!!!” mağazada çok kısa bir sessizlik, hemen tuttum, “senin deden diil o, amcayı rahat bırakalım” deyip kaçtım, kasada mağaza müdürü, 2 dakikada dedikoduyu patlattı “haklı çocuk ayol, dede olmuş hallere bak” Eve vardık, tertemiz ve düzenli evi eski haline getirmemiz sadece 15 dakikamızı aldı. Arca benim paçamı bırakarak yaklaşık 1 saat kamyon ve otobüsle oynadı. Allahım büyüyor mu ne!! Akşam Hataya inmem gerekti, Arca ile dükkanlara girip çıktık. Metro çalışması heryer beter aslında gidilmez ya neyse… Bolulu hasan usta bile şubesini geçici olarak kapatmış, öyle bir rezillik. Bi dükkana girdik, Arcadan biraz büyük bi çocuk. Arcanın direksiyonunu pek beğendi,
- Teyze bunu nerden aldınız?
- Bilmem ki babası almış, oyuncakçıdan almıştır herhalde.
- Bana niye almadınız?
- ??
Anne filan mahçup ama nasıl güldük, çok tatlıydı. Neyse çıktık, tam karşı caddeye geçeceğiz, kaldırımdan puseti indirirken ayaklarım dolandı, ben, puset ve arca hep beraber düştük. Puset resmen Arcanın kafasına geçti, etraftan koştular, Arcayı çıkardım, korktu, nasıl ağlıyor. Omzu sıyrılmış, su içirdim, orasını burasını yıkadım, yüzüne su çarptım. Etraftan herkes yetişti, abla taksi çağıralım, abla biz seni eve götürelim, abla çocuğun damağını kaldır… İşportacılar, o tatlı çocuğun annesi, etraf teyzeler hep başımızda, sağ olsunlar. Şoku atlattık, kendimizi karşıya attık. Arca keyiflendi ama kaş şişmeye başladı, meğer kafayı da vurmuş, bakkaldan buz gibi soğuk su aldım, kafaya. Nöbetçi eczane bulduk, lasonil. İlker geldi, o ana kadar sakinken patladım tabii zır zır ağlıyorum. Bu arada benim dizim sıyrılmış 3-4 yerde ezik morluk var. Ama benim sakar bünyem morlukları alışkın olduğundan hissetmedim herhalde. İşte böyle… Salaklığın sonu yok, dikkat et di mi? Yavaş git, telaşe memureliğinin sonu budur! Arca bütün gece pek çok defa ağlayarak uyandı, sanırım gündüz yaşadığı travma ona kabus olarak geri döndü.
Pazar sabah erkenden Arcaya meyva almaya çıktık, biz parkta “mi”leri kovalarken İlker alışverişi yaptı. Kahvaltı da bitti, Arca duşunu aldıktan sonra yatak keyfi yaparken, İlker aramıza katıldı, Arcaya masaj yaparken uyuyakaldı! Hem de 2 saat. Keyif pez…gi derler böylesine bizim buralarda!
Bu hafta sonu Arcanın uyuduğu vakitler yeni takıntımız bir PS oyunu “Heavy Rain”. Bir film gibi, ilk birkaç gün teknolojinin ilerlemesine hayranlığımdan (ben en son Sims II oynamıştım) oyuna adapte olamadım, ama izlemesi bile heyecanlı. Bir seri katili bulmaya çalışıyorsun. Dün gece 2’ye doğru oyunu bitirdik ama bence pek başarılı değildik. Yeniden oynamalı. Oynadığın karakteri sen yönlendiriyorsun, seçimin kadar olasılık var. Arca kalktı, tabii daha öğlen. Cehennem sıcağında İzmirde bir atom karınca hem de altı kuru, karnı tok, enerjisi full bir atom karınca nasıl oyalanır? Mesela eline kaşığı önüne çorbayı koyunca en az yarım saat oyalanıyor, bu arada sen “bravo çok güzel yiyorsun” diye cesaretlendirirken iki satır gazete bile okuyabiliyorsun. Ama garibim kendini pek doyuramamış herhalde bizim tavuklu pilavı da mideye indirdi. Ev toplandı, çamaşırlar yıkandı, asıldı, kamyon, puzzle, kudurmaca oynandı. Ama Arca gezmek ister evlere sığamaz. Nitekim sonunda yaygarayı kopardı. Paketledik Arcayı ve öğlenden kalan tavuklu pilavı, doğru Foruma. Vardığımızda akşam 8 di ve hava sıcaklığı 33,5 C idi. Bütün gün evden çıkmamakla ne kadar iyi yaptığımızı anlattık durduk birbirimize. Çocuk tiyatrosu vardı. Tam Arcaya göre, onlarca abla abi, hemen aralarına karıştı, oyuncu “hadi koşacağız” diyor, herkes yerine koşuyor, Arca da. Hemen ortamın adamı oldu. En sevdiği mağaza Zara! Ben hamileyken Zaraya çok gittim herhalde, hemen benimsedi. Koştu, coştu, kabinlere girdi, rafların tozunu üzerindeki hırkalarla aldı. 3-4 defa çıkardık, yine elimizden kurtulup girdi. Bu arada, anne nerde baba nerde arkasına bakmıyor bile! Yürürken bi abla görüyor hoop yön o tarafa çevriliyor. Başka bi abi görüyor, hop o tarafa. Mothercaredeki bütün oyuncakları parmakladı. Artık yorgunluktan tükendiğinde, altı değişti, pijama giyildi, Kipadan süt aldık, ben bardak getirmiştim yanımda, adam pipetle içti! Bazen yapabileceklerini küçümsediğimi hissediyorum. Dönüş yolunda pek tabii aydedeye baka baka uyudu.
Bu haftasonu kendimi sorgulamama vesile oldu. Bazen ne demek istediğini anlamıyorum, Ümit abla, bütün gün birlikte olsan anlarsın dediğinde (ki kötü niyet yok biliyorum) ufaktan dokundu. Evde Arca ile ne yapılır noktasında hep bir takım stratejiler ürettiğimi fark ettim, ister istemez oluyor artık otomatiğe bağlamışım. “Hafta sonu annesi” gibi hissediyorum bazen kendimi. Aman resim çizsin, aman puzzle oynasın, aman kendi kendine yemek yesin, aman şöyle böyle… En son oyun hamuru tariflerini kenara not ederken, İlker “bence kasma, adam oyuncakları ile güzel güzel oynuyor, oyun hamurunu da başka zaman oynar, çocuğu rahat bırak” dedi. Sadece hafta sonu değil sürekli birlikte olsaydık Arca ile iyice kafayı mı yerdim, yoksa her şey için daha mı rahat olurdum? Düşündüm, sanırım ben gündüz saatleri saldım çayıracı takımından yatma kalkma saatlerinde borusu öten cinsinden olurdum. EASY yöntemi ile 3 saatte bir meme verdiğim bebek değil Arca. O bir birey. Nitekim her saatli davranışımıza kendi iradesi ile cevap verdi. Biz gün içinde kendimizi ona göre düzenledik. Bildiği ve kendini rahat hissettiği tek şey; “evet şimdi bişeyler yiyeceğim, şimdi uyuyacağım” gibi ritüelleri idi, gerisi hep kendi kafasına göre… Uyku saatlerini öğlen yemeğinden sonrasına kaysın istememe rağmen hep öğlen uyudu misal. Ne oldu? Kafamıza taş yağmadı. Yani aman uyuduydu, düzeniydi, çok da gerilmeye gerek yokmuş. Sadece akşam 21:30-22:00 arası – herkesin selameti için – Arca uykuya dalmış olmalı! Bundan ötesi teferruat!
Doktor önce Arcanın ciğerlerini dinledi, bizim gibi o da burun akıntısı olmadan hırlama ve öksürük olduğu için ciğerden şüphelenmiş. Ama çok şaşırdı çünkü bu aylarda pek karşılaşılmayan boğazda enfeksiyon hem de hepimizde! Karı koca kendimizi de muayene ettirdik bu arada:) Maaile antibiyotiğe başladık. Ve çok bulaşıcıymış. Çeşme iptal, Tunanın doğumgünü kutlaması hayal, hatta yazlığa bile gitmek iyi bir fikir değil çünkü orada da benim ananem var, bünyesi pek sağlam değil. Tek tesellim ciğerleri ile ilgili bir şey olmaması. Doktor iyi ki getirdiniz, bakmadan anlattıklarınızla kesinlikle anlayamazdım dedi. Arcayı gören hasta olduğunu anlamaz. Doktorun karşısındaki koltuğa oturdu, sohbete katıldı. Bu arada araya muayeneyi de sıkıştırdık. Tek köpek dişinin kabarıklığı kalmış, diğerlerinin hepsi tamam. Köpeklerden kurtuluyoruz. Boy 2 cm uzamış (83 cm) ama kilo aynı (bana 3 kilo almış gibi geliyor)
Cumartesi temizlik kabusu çöktü üzerimize… Arca & temizlik aynı cümle içinde kullanıldığında bile bomba etkisi yaratıyor. Gündüz vakti serin tek yer AVM. Mikroplarımızı alıp Agora AVM’ye gittik. (iğrenç bilinçsiz, duyarsız aile:P) Gezdik, gezdik… Arcaya bi dolu oyuncak aldık. Kamyon, otobüs… Hala boya kalemlerinden tırstığım için parçaladığı mıknatıslı tahtanın yenisi, evdekileri ezberlediği için yeni ama daha büyük bir ahşap puzzle. Hatta uyudu da yemek bile yiyebildik. Küçük bi anı. A.ziz Üs.tel, yanında şıkşıkıdım mankenden bozma bir ablayla alışverişe çıkmışlar. AÜ kurulmuş koltuğa “şunu al, bunu alma diye” ablaya görüş beyan ediyor, o bildiğimiz oturuş şeklinde. Abla 135 tane kıyafet değiştirmiş, salına salına bakınıyor. Benim de yazlık bir ceket bakmam lazım, Arca peşimde kabine girip çıkıyoruz, ben ne giydiğimin farkında değilim, atom karıca gibi vızır vızır girip çıkıyorum da Arca pek keyifli. İlker pusetten sorumlu devlet bakanı, tekstilci geçmişiyle “o kumaş buna uymadı, bak şunu al filan” diyor. Tam karar verdik çıkıyoruz, Arca atladı AÜ’nün üzerine “DEDE!!!” mağazada çok kısa bir sessizlik, hemen tuttum, “senin deden diil o, amcayı rahat bırakalım” deyip kaçtım, kasada mağaza müdürü, 2 dakikada dedikoduyu patlattı “haklı çocuk ayol, dede olmuş hallere bak” Eve vardık, tertemiz ve düzenli evi eski haline getirmemiz sadece 15 dakikamızı aldı. Arca benim paçamı bırakarak yaklaşık 1 saat kamyon ve otobüsle oynadı. Allahım büyüyor mu ne!! Akşam Hataya inmem gerekti, Arca ile dükkanlara girip çıktık. Metro çalışması heryer beter aslında gidilmez ya neyse… Bolulu hasan usta bile şubesini geçici olarak kapatmış, öyle bir rezillik. Bi dükkana girdik, Arcadan biraz büyük bi çocuk. Arcanın direksiyonunu pek beğendi,
- Teyze bunu nerden aldınız?
- Bilmem ki babası almış, oyuncakçıdan almıştır herhalde.
- Bana niye almadınız?
- ??
Anne filan mahçup ama nasıl güldük, çok tatlıydı. Neyse çıktık, tam karşı caddeye geçeceğiz, kaldırımdan puseti indirirken ayaklarım dolandı, ben, puset ve arca hep beraber düştük. Puset resmen Arcanın kafasına geçti, etraftan koştular, Arcayı çıkardım, korktu, nasıl ağlıyor. Omzu sıyrılmış, su içirdim, orasını burasını yıkadım, yüzüne su çarptım. Etraftan herkes yetişti, abla taksi çağıralım, abla biz seni eve götürelim, abla çocuğun damağını kaldır… İşportacılar, o tatlı çocuğun annesi, etraf teyzeler hep başımızda, sağ olsunlar. Şoku atlattık, kendimizi karşıya attık. Arca keyiflendi ama kaş şişmeye başladı, meğer kafayı da vurmuş, bakkaldan buz gibi soğuk su aldım, kafaya. Nöbetçi eczane bulduk, lasonil. İlker geldi, o ana kadar sakinken patladım tabii zır zır ağlıyorum. Bu arada benim dizim sıyrılmış 3-4 yerde ezik morluk var. Ama benim sakar bünyem morlukları alışkın olduğundan hissetmedim herhalde. İşte böyle… Salaklığın sonu yok, dikkat et di mi? Yavaş git, telaşe memureliğinin sonu budur! Arca bütün gece pek çok defa ağlayarak uyandı, sanırım gündüz yaşadığı travma ona kabus olarak geri döndü.
Pazar sabah erkenden Arcaya meyva almaya çıktık, biz parkta “mi”leri kovalarken İlker alışverişi yaptı. Kahvaltı da bitti, Arca duşunu aldıktan sonra yatak keyfi yaparken, İlker aramıza katıldı, Arcaya masaj yaparken uyuyakaldı! Hem de 2 saat. Keyif pez…gi derler böylesine bizim buralarda!
Bu hafta sonu Arcanın uyuduğu vakitler yeni takıntımız bir PS oyunu “Heavy Rain”. Bir film gibi, ilk birkaç gün teknolojinin ilerlemesine hayranlığımdan (ben en son Sims II oynamıştım) oyuna adapte olamadım, ama izlemesi bile heyecanlı. Bir seri katili bulmaya çalışıyorsun. Dün gece 2’ye doğru oyunu bitirdik ama bence pek başarılı değildik. Yeniden oynamalı. Oynadığın karakteri sen yönlendiriyorsun, seçimin kadar olasılık var. Arca kalktı, tabii daha öğlen. Cehennem sıcağında İzmirde bir atom karınca hem de altı kuru, karnı tok, enerjisi full bir atom karınca nasıl oyalanır? Mesela eline kaşığı önüne çorbayı koyunca en az yarım saat oyalanıyor, bu arada sen “bravo çok güzel yiyorsun” diye cesaretlendirirken iki satır gazete bile okuyabiliyorsun. Ama garibim kendini pek doyuramamış herhalde bizim tavuklu pilavı da mideye indirdi. Ev toplandı, çamaşırlar yıkandı, asıldı, kamyon, puzzle, kudurmaca oynandı. Ama Arca gezmek ister evlere sığamaz. Nitekim sonunda yaygarayı kopardı. Paketledik Arcayı ve öğlenden kalan tavuklu pilavı, doğru Foruma. Vardığımızda akşam 8 di ve hava sıcaklığı 33,5 C idi. Bütün gün evden çıkmamakla ne kadar iyi yaptığımızı anlattık durduk birbirimize. Çocuk tiyatrosu vardı. Tam Arcaya göre, onlarca abla abi, hemen aralarına karıştı, oyuncu “hadi koşacağız” diyor, herkes yerine koşuyor, Arca da. Hemen ortamın adamı oldu. En sevdiği mağaza Zara! Ben hamileyken Zaraya çok gittim herhalde, hemen benimsedi. Koştu, coştu, kabinlere girdi, rafların tozunu üzerindeki hırkalarla aldı. 3-4 defa çıkardık, yine elimizden kurtulup girdi. Bu arada, anne nerde baba nerde arkasına bakmıyor bile! Yürürken bi abla görüyor hoop yön o tarafa çevriliyor. Başka bi abi görüyor, hop o tarafa. Mothercaredeki bütün oyuncakları parmakladı. Artık yorgunluktan tükendiğinde, altı değişti, pijama giyildi, Kipadan süt aldık, ben bardak getirmiştim yanımda, adam pipetle içti! Bazen yapabileceklerini küçümsediğimi hissediyorum. Dönüş yolunda pek tabii aydedeye baka baka uyudu.
Bu haftasonu kendimi sorgulamama vesile oldu. Bazen ne demek istediğini anlamıyorum, Ümit abla, bütün gün birlikte olsan anlarsın dediğinde (ki kötü niyet yok biliyorum) ufaktan dokundu. Evde Arca ile ne yapılır noktasında hep bir takım stratejiler ürettiğimi fark ettim, ister istemez oluyor artık otomatiğe bağlamışım. “Hafta sonu annesi” gibi hissediyorum bazen kendimi. Aman resim çizsin, aman puzzle oynasın, aman kendi kendine yemek yesin, aman şöyle böyle… En son oyun hamuru tariflerini kenara not ederken, İlker “bence kasma, adam oyuncakları ile güzel güzel oynuyor, oyun hamurunu da başka zaman oynar, çocuğu rahat bırak” dedi. Sadece hafta sonu değil sürekli birlikte olsaydık Arca ile iyice kafayı mı yerdim, yoksa her şey için daha mı rahat olurdum? Düşündüm, sanırım ben gündüz saatleri saldım çayıracı takımından yatma kalkma saatlerinde borusu öten cinsinden olurdum. EASY yöntemi ile 3 saatte bir meme verdiğim bebek değil Arca. O bir birey. Nitekim her saatli davranışımıza kendi iradesi ile cevap verdi. Biz gün içinde kendimizi ona göre düzenledik. Bildiği ve kendini rahat hissettiği tek şey; “evet şimdi bişeyler yiyeceğim, şimdi uyuyacağım” gibi ritüelleri idi, gerisi hep kendi kafasına göre… Uyku saatlerini öğlen yemeğinden sonrasına kaysın istememe rağmen hep öğlen uyudu misal. Ne oldu? Kafamıza taş yağmadı. Yani aman uyuduydu, düzeniydi, çok da gerilmeye gerek yokmuş. Sadece akşam 21:30-22:00 arası – herkesin selameti için – Arca uykuya dalmış olmalı! Bundan ötesi teferruat!
23 Temmuz 2010 Cuma
maaile hasta!!
long weekend* hayalleri suya mı düştü?
halbuki nazlılarla haftalar öncesinden plan yapmıştık, çeşmedeki yazlıklarına gidecektik, gerçi genel müdürün izin durumları yüzünden long weekend kuşa dönmüştü de şimdi tamamen iptali gündeme geldi.
çünkü...
nasıl oldu bilmiyoruz
3 gündür ilker + arca öksürük , bende boğaz ağrısı halsizlik.
geçen gün eve erken gidip uyudum.
arcanın öksürükleri aynı gece doruğa çıktı.
Doktor şurup verdi, sonra ayak tabanına vicks sürme konulu şehir efsanesi denendi.
Pek kar etmedi, nitekim geceyi kısmen ayakta geçirdik. 4 ile 7 arası uyuduğumuzu hatırlıyorum, 7 de arca suyuna uzanmaya çalışıyordu.
Gündüzleri şahane, gece inanılmaz bir ter ve öksürük!
Doktoru tekrar aradım, haftasonu birbirimize ulaşmak zor olur, getirin bi göreyim dedi. Gidiyoruz... Bakalım derdimiz neymiş?
doktor civanım
doktor doktor civanım
derdime bir çareeee
* : sıkça uyguladığım bir tatil şekli, duruma göre pzt ve cuma veya perşembe ve cuma izin alınaraktan 4 günlük kaçamak...
halbuki nazlılarla haftalar öncesinden plan yapmıştık, çeşmedeki yazlıklarına gidecektik, gerçi genel müdürün izin durumları yüzünden long weekend kuşa dönmüştü de şimdi tamamen iptali gündeme geldi.
çünkü...
nasıl oldu bilmiyoruz
3 gündür ilker + arca öksürük , bende boğaz ağrısı halsizlik.
geçen gün eve erken gidip uyudum.
arcanın öksürükleri aynı gece doruğa çıktı.
Doktor şurup verdi, sonra ayak tabanına vicks sürme konulu şehir efsanesi denendi.
Pek kar etmedi, nitekim geceyi kısmen ayakta geçirdik. 4 ile 7 arası uyuduğumuzu hatırlıyorum, 7 de arca suyuna uzanmaya çalışıyordu.
Gündüzleri şahane, gece inanılmaz bir ter ve öksürük!
Doktoru tekrar aradım, haftasonu birbirimize ulaşmak zor olur, getirin bi göreyim dedi. Gidiyoruz... Bakalım derdimiz neymiş?
doktor civanım
doktor doktor civanım
derdime bir çareeee
* : sıkça uyguladığım bir tatil şekli, duruma göre pzt ve cuma veya perşembe ve cuma izin alınaraktan 4 günlük kaçamak...
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Bu aralar...
Çok şey yazmak istiyorum, en çok da Arcadaki gelişmeleri. Ona bakınca bir mucizeye tanıklık ediyormuş hissine kapılıyorum. Akşam yazlıktan dönüş yolu tam bir kabustu, Arca arkada uyurken, biz de telefondan Arcanın fotoğraflarına bakıp uzun uzun sohbet ettik. İnanılmaz bir değişim. Bu değişimi engellemen veya ciddi anlamda hızlandırman mümkün değil, sadece rehberlik ediyorsun, o yolunu buluyor. Bebeklikle çocukluk arası bu dönem çok başka. Yorgunluğumun boyutu tarif edilemez. Çünkü Arca pimi çekilmiş gibi asla durmuyor. Evet onunla oynamak zorunda değilim, onun tepesinde de durmama gerek yok da henüz tam yürümeyi, merdiven inip çıkmayı kotarmamış bir minik adamın üzerinden gözümü ayırmam mümkün değil. Birkaç saniye gözümü üzerinden ayırdığım zamanlara birkaç örnek hemen gelsin:
- Cumartesi sabah. Evde bir telaş, erkenden yazlığa gidilecek. Arca kahvaltısını yaptı, baba etrafı topluyor, anne bavul hazırlıyor, Arca ortamın telaşından keyifli bi annenin paçasında bi babanın arkasında. Bir 10 saniye kadar sessizlik, ben deli gibi Arca aramaya başladım. Bütün odalara giriyorum, yok! 10 saniye yaa dakika bile değil! İlker koş gel buldum dedi. İlker akşamdan balkonda kalan mama sandalyesini mutfağa taşırken kapıyı kapatmamış, Arca plastik sandalyeye tırmanmış, geçen otobüslere bakıyor. Aklım çıktı!! Bi akşam önce 6. Kattan düşen çocuk haberi geldi aklıma.
- Zeyneplerdeyiz, pompayı deniyoruz arka odada. Ev kalabalık, Arca salona gitti sanıyoruz. Meğer yer cücesinin boyu yeter olmuş da sokak kapısını açmış, dışarı kaçmaya ramak kalmışken Tufan yakalamış.
- Yazlıktayız, yemek yiyor, bi peçete almaya diye arkamı dönüyorum, mama sandalyesinin üzerine tırmanmış, ayakta duruyor.
- bahçede oturuyoruz, arabanın anahtarını kaptı, koşmaya başladı, hadi koşmadık arkasından heyecanlanmasın diye, ayağı takıldı, bam diye alnı taşa vurdu, bi gittim, alnı şişiyor, pinpon topu kadar oldu, buz, lasonil… 2 dakika sonra gülüyordu ama ben bittim!
Evet çocuklar düşe kalka… ama izlemek bile yoruyor. Ana baba dediğin önden tüm olasılıkları hesaplayacak, düşer mi, bu oyunu oynarken alacağı keyif, göreceği olası zararın çok mu üzerinde? Kısacası yorgunum dostlarım yorgunum yorgun!!
Bi de geveze!! ama şikayet yok bayılıyorum.
Biber, bıcı bıcı, aydede, nine, aaba(araba) yeni kelimeler. Biber bahçeden koparılıyor, yıkanıyor ve kıtır kıtır yeniyor.
Yazlık hayatı Arcayı yoruyor ama hiç umru değil! Sabah uykusu kesinlikle yok, kahvaltıdan sonra büyüklerin kahvaltısı için anne babayla köye çıkılıyor, fırından sıcak gevrek alınıyor, sonra bi posta da 2. Kahvaltıda gevrek kemirmece, bahçede kudurmaca, sonra deniz, sonra yemek, uyku, uyanınca tekrar deniz (hayır deniz diye çıldırdığından değil, sadece akşamüstü saatlerinde başka türlü başa çıkamıyoruz, enerjiyi attırmamız lazım.), sonra park, tulumba, yemek, sonra büyüklerle yemek, kedilere kalanları götürmek… hiç oturmuyor. Deniz meselesi ilginç… Banyoda yaşayabilecek kadar suyu seven bir çocuk ancak denize çok temkinli. Belki serin geliyor, irkiliyor, çözemedik. Öyle ağlamak da yok, sadece temkinli. Etrafta çocuklar varsa daha cesur, ayak çırpıyor, şap şap yapıyor. Özellikle kıyıda oturmayı, dalgalara gel gel yapmayı, dalgalar gelince ayakları ile şap şap yapmayı tercih ediyor. Kendi haline bırakmak ve üstelememekle, çok tepki göstermediği için hemen vazgeçmeyip iyice sevdirmeye çalışmak arasında gel gitler yaşıyorum kimi zaman. Ama azim galip geliyor ve Arca denizde:P
- Cumartesi sabah. Evde bir telaş, erkenden yazlığa gidilecek. Arca kahvaltısını yaptı, baba etrafı topluyor, anne bavul hazırlıyor, Arca ortamın telaşından keyifli bi annenin paçasında bi babanın arkasında. Bir 10 saniye kadar sessizlik, ben deli gibi Arca aramaya başladım. Bütün odalara giriyorum, yok! 10 saniye yaa dakika bile değil! İlker koş gel buldum dedi. İlker akşamdan balkonda kalan mama sandalyesini mutfağa taşırken kapıyı kapatmamış, Arca plastik sandalyeye tırmanmış, geçen otobüslere bakıyor. Aklım çıktı!! Bi akşam önce 6. Kattan düşen çocuk haberi geldi aklıma.
- Zeyneplerdeyiz, pompayı deniyoruz arka odada. Ev kalabalık, Arca salona gitti sanıyoruz. Meğer yer cücesinin boyu yeter olmuş da sokak kapısını açmış, dışarı kaçmaya ramak kalmışken Tufan yakalamış.
- Yazlıktayız, yemek yiyor, bi peçete almaya diye arkamı dönüyorum, mama sandalyesinin üzerine tırmanmış, ayakta duruyor.
- bahçede oturuyoruz, arabanın anahtarını kaptı, koşmaya başladı, hadi koşmadık arkasından heyecanlanmasın diye, ayağı takıldı, bam diye alnı taşa vurdu, bi gittim, alnı şişiyor, pinpon topu kadar oldu, buz, lasonil… 2 dakika sonra gülüyordu ama ben bittim!
Evet çocuklar düşe kalka… ama izlemek bile yoruyor. Ana baba dediğin önden tüm olasılıkları hesaplayacak, düşer mi, bu oyunu oynarken alacağı keyif, göreceği olası zararın çok mu üzerinde? Kısacası yorgunum dostlarım yorgunum yorgun!!
Bi de geveze!! ama şikayet yok bayılıyorum.
Biber, bıcı bıcı, aydede, nine, aaba(araba) yeni kelimeler. Biber bahçeden koparılıyor, yıkanıyor ve kıtır kıtır yeniyor.
Yazlık hayatı Arcayı yoruyor ama hiç umru değil! Sabah uykusu kesinlikle yok, kahvaltıdan sonra büyüklerin kahvaltısı için anne babayla köye çıkılıyor, fırından sıcak gevrek alınıyor, sonra bi posta da 2. Kahvaltıda gevrek kemirmece, bahçede kudurmaca, sonra deniz, sonra yemek, uyku, uyanınca tekrar deniz (hayır deniz diye çıldırdığından değil, sadece akşamüstü saatlerinde başka türlü başa çıkamıyoruz, enerjiyi attırmamız lazım.), sonra park, tulumba, yemek, sonra büyüklerle yemek, kedilere kalanları götürmek… hiç oturmuyor. Deniz meselesi ilginç… Banyoda yaşayabilecek kadar suyu seven bir çocuk ancak denize çok temkinli. Belki serin geliyor, irkiliyor, çözemedik. Öyle ağlamak da yok, sadece temkinli. Etrafta çocuklar varsa daha cesur, ayak çırpıyor, şap şap yapıyor. Özellikle kıyıda oturmayı, dalgalara gel gel yapmayı, dalgalar gelince ayakları ile şap şap yapmayı tercih ediyor. Kendi haline bırakmak ve üstelememekle, çok tepki göstermediği için hemen vazgeçmeyip iyice sevdirmeye çalışmak arasında gel gitler yaşıyorum kimi zaman. Ama azim galip geliyor ve Arca denizde:P
17 Temmuz 2010 Cumartesi
Saçlarımdan nefret ettiğimi söylemiş miydim?
Bu camiada dillendirmediysem bile hemen hemen haftada 2-3 defa dökülür dilimden! Bi kere sert, tam kıvırcık değil ama düz de değil. Anneme “bu saçlar senin bana genetik kazığın” derim, üzülür, kendisi de çok çekti biliyorum. Ben küçükken saçlarını ütü masasına koyup ütülediği bile vardı. (Güzel yöntem, ben de yurtta çok saç ütüledim)
Dümdüz, yıkayıp çıktığında fönlü saçlara sahip insanlara gıcığım. Çok uzağa gitmeye gerek yok bkz ablam, kuzen Zühre!! Ben çocuk onlar ergenken saçlarını savura savura dolaşırlar, ağzımın suyunu akıtırlardı. Bense bonus kafamı düzleştiricem diye 8 takla atardım. Ya da kıvırcık veya dalgalı saçların olur da saçlar yumuşak olur anlarım. Kuaförle fönle ortaokul yıllarında tanıştım. Kuaför koltuğunu sevmediğimden, üşendiğimden evde kendim şekil vereyim diye ciddi masraf yaptım. Kafası fön fırçası olan 10 senelik rowentam mefta oldu, halbuki çok iyi bir ikiliydik ama artık onlardan üretilmiyormuş. Günlerce elimde rowentanın cenazesi bayi bayi gezdik. Bulamayınca “en iyisidir” dedikleri remingtona servet ödedim . Öncesinde bir lissima tecrübem var ki detaylara girmeyeceğim, içler acısı, şimdi Arcanın saç kurutma makinası oldu. Ablam bi maşa almıştı, şimdilerde fön üstü maşa ile düzleştirmeye çalışıyorum. Çünkü… akşam saçlar fönleniyor, sonra sabah küçük canavar fön sesinden uyanmasın diye maşalanıyor. Bu saç bana 2 gün gidiyor en azından. Üşenirsem 3. Gün toplayıveriyorum.
Son numaram elektrikli bigudi. Şimdi bu sıcaklarda fön maşa olmuyor, zaten yorgunum. Jöle köpük desen hergün sürülmüyor. Bihterin saçları böyle oluyormuş, bi yerde okuduydum. Kolay gibi geldi. Annem teyzem misal aynı benim saçlar 70 lerden beri bigudilerler saçlarını. Tee Hollandadan gelme içi sulu kaynatmalı bigudileri vardı. Benim de denemişliğim var severim. Ama o eskiler kadar kalitelisini bulamayınca bu ısıtmalı, elektrikli bigudiye taktım. En azından iri dalgalı fön gibi durur.
Vakit yok ya İlkeri gönderdim, Media Markt senin Best Buy benim dolaştı garibim. Ordan arıyor beni.
----------------------------------------
İ : Yeliz bunların 25 likleri varmış ama uzun saça 32 lik öneriyorlar. Ama babyliss yok, remington yok başka bişey var.
Y : Ee su dalgası yapıyor muymuş, sor bakim.
Soruyor…
İ : Onun için 32 lik diyorlar.
Y : Islak kuru oluyor muymuş?
Soruyor…
İ : Evet
Y : Oluyorsa bigudi değildir o, kadife miymiş?
İ : ???
Hönk olunca telefonda tezgahtarı verdi.
Y : Seramik mi?? Yok anam ben elektrikli bigudi soruyorum.
Tezgahtar: hhaa yok burada ondan, eşiniz saç şekillendiricisi şeedince maşa verdiydik.
Y : İlker kaç ordan maşa var oğlum evde!
İ : Ya ben ne biliyim?
Y : Boynere git bi bak bakalım. Bu arada foto mail atıyorum
Telefon !
İ : geldim, burada bi remington var 149 diyolar başka da bulamazmışım.
Y : Aa çok pahalı, babyliss yok mu, o da iyidir.
İ : Yok kadın alalım işte, maymun ettin beni, hayatımda bigudi görmemişim. Elektriklisi ne ola ki?
--------------------------------------------------------
Ve böylece saç şekillendiricisi koleksiyonuma yenisi eklendi. Banyo dolabının hatırı sayılır bir kısmı benim oyuncaklarıma ayrılmış durumda.
İlk denemem fiyaskoydu, hamlaşmışım bigudi sarma işinde. İyice kabardılar. Sonra bi defa ufaktan fönle kuruttuğum saça uyguladım, iyi!! Geçen gün günlerdir jöle ile yaptığım saçlara bigudi arası verdim. Bu defa kendiliğinden kısa süre kurumuş saça uyguladım, sonuç şahane!
Tek sıkıntı kapıcı filan geliyor, kapıya çıkamıyorsun, Arca gördü mü “bu ne yaa” bakışı atıyor, bildiğin uzaylı modunda dolaşıyorsun. Ama mutluyum!! Sonunda kolay bir alternatifim oldu.
Dümdüz, yıkayıp çıktığında fönlü saçlara sahip insanlara gıcığım. Çok uzağa gitmeye gerek yok bkz ablam, kuzen Zühre!! Ben çocuk onlar ergenken saçlarını savura savura dolaşırlar, ağzımın suyunu akıtırlardı. Bense bonus kafamı düzleştiricem diye 8 takla atardım. Ya da kıvırcık veya dalgalı saçların olur da saçlar yumuşak olur anlarım. Kuaförle fönle ortaokul yıllarında tanıştım. Kuaför koltuğunu sevmediğimden, üşendiğimden evde kendim şekil vereyim diye ciddi masraf yaptım. Kafası fön fırçası olan 10 senelik rowentam mefta oldu, halbuki çok iyi bir ikiliydik ama artık onlardan üretilmiyormuş. Günlerce elimde rowentanın cenazesi bayi bayi gezdik. Bulamayınca “en iyisidir” dedikleri remingtona servet ödedim . Öncesinde bir lissima tecrübem var ki detaylara girmeyeceğim, içler acısı, şimdi Arcanın saç kurutma makinası oldu. Ablam bi maşa almıştı, şimdilerde fön üstü maşa ile düzleştirmeye çalışıyorum. Çünkü… akşam saçlar fönleniyor, sonra sabah küçük canavar fön sesinden uyanmasın diye maşalanıyor. Bu saç bana 2 gün gidiyor en azından. Üşenirsem 3. Gün toplayıveriyorum.
Son numaram elektrikli bigudi. Şimdi bu sıcaklarda fön maşa olmuyor, zaten yorgunum. Jöle köpük desen hergün sürülmüyor. Bihterin saçları böyle oluyormuş, bi yerde okuduydum. Kolay gibi geldi. Annem teyzem misal aynı benim saçlar 70 lerden beri bigudilerler saçlarını. Tee Hollandadan gelme içi sulu kaynatmalı bigudileri vardı. Benim de denemişliğim var severim. Ama o eskiler kadar kalitelisini bulamayınca bu ısıtmalı, elektrikli bigudiye taktım. En azından iri dalgalı fön gibi durur.
Vakit yok ya İlkeri gönderdim, Media Markt senin Best Buy benim dolaştı garibim. Ordan arıyor beni.
----------------------------------------
İ : Yeliz bunların 25 likleri varmış ama uzun saça 32 lik öneriyorlar. Ama babyliss yok, remington yok başka bişey var.
Y : Ee su dalgası yapıyor muymuş, sor bakim.
Soruyor…
İ : Onun için 32 lik diyorlar.
Y : Islak kuru oluyor muymuş?
Soruyor…
İ : Evet
Y : Oluyorsa bigudi değildir o, kadife miymiş?
İ : ???
Hönk olunca telefonda tezgahtarı verdi.
Y : Seramik mi?? Yok anam ben elektrikli bigudi soruyorum.
Tezgahtar: hhaa yok burada ondan, eşiniz saç şekillendiricisi şeedince maşa verdiydik.
Y : İlker kaç ordan maşa var oğlum evde!
İ : Ya ben ne biliyim?
Y : Boynere git bi bak bakalım. Bu arada foto mail atıyorum
Telefon !
İ : geldim, burada bi remington var 149 diyolar başka da bulamazmışım.
Y : Aa çok pahalı, babyliss yok mu, o da iyidir.
İ : Yok kadın alalım işte, maymun ettin beni, hayatımda bigudi görmemişim. Elektriklisi ne ola ki?
--------------------------------------------------------
Ve böylece saç şekillendiricisi koleksiyonuma yenisi eklendi. Banyo dolabının hatırı sayılır bir kısmı benim oyuncaklarıma ayrılmış durumda.
İlk denemem fiyaskoydu, hamlaşmışım bigudi sarma işinde. İyice kabardılar. Sonra bi defa ufaktan fönle kuruttuğum saça uyguladım, iyi!! Geçen gün günlerdir jöle ile yaptığım saçlara bigudi arası verdim. Bu defa kendiliğinden kısa süre kurumuş saça uyguladım, sonuç şahane!
Tek sıkıntı kapıcı filan geliyor, kapıya çıkamıyorsun, Arca gördü mü “bu ne yaa” bakışı atıyor, bildiğin uzaylı modunda dolaşıyorsun. Ama mutluyum!! Sonunda kolay bir alternatifim oldu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)