23 Aralık 2010 Perşembe

Ne tatlı bir yorgunluktu



Aldık aldık sonunda :)

Yemekten hemen sonra

'90 hits kanalı açıldı...

Arka planda Arca dans etmekte...

İlker süsleri hazırlamakta, uçlarına kanca takmakta ve
"fotoğraf çekmenin sırası mı kadın! kalk yardım et" şeklinde çemkirmekte...

Bense ağzım kulaklarımda mutluluktan uçmaktayım!!

Sonunda benim de gerçek bir çam ağacım oldu!

da...

şimdiden koca ağacı nasıl kutusuna geri koyup saklayacağız derdi sardı!

21 Aralık 2010 Salı

Geçmiş zaman olur ki

Hamarat insanlara çok özeniyorum. Hani her şeyi kendi yapan, eline her iş yakışan insanlar vardır. Bir poşetten bir oyuncak bebek yapabilir böyleleri. Annem böyledir mesela.

Konfeksiyonun bugünkü kadar kolay ulaşılabilir ve ucuz olmadığı yıllarda bütün kıyafetlerimizi annem dikerdi.

Dikiş, çocukluğumun en güzel anılarından biridir.

Annemin çok güzel dikiş dikmesinden midir yoksa dikiş malzemelerinin her daim ortalıkta olmasından mıdır bilinmez, çocukken terzi olmak isterdim. Annem Burda dergilerinin bütün sayılarını alır, içindeki patron kağıtlarından kalıplar çıkarırdı. Eski sabunları atmaz, kumaşı bu sabunlarla çizerdi. En çok da Duru elmalı yeşil sabun! Salonun geniş yerinde oturur, kumaşa ilk makası vurmadan hemen önce beni çağırırdı, “ oturma odasından koşarak gel” derdi. Çocukluğun heyecanı ile uzun koridoru patır kütür koştururdum. Mutlaka boynuna sarılırdım. “Ay tamam dur makas var elimde” değişmeyen cümle. Koşar gelirsem dikişin hızlıca biteceğine inanırdı(k).
Ben çok küçükken Singer dikiş makinası vardı annemin, altı dolap olanlardan, içine girip saklanırdım.

İşte bu resimdeki gibi…



Kumaşı iğnesinin altından geçirip sedefli beyaz ojeli parmaklarıyla iki tarafından gerdirdiği geliyor gözümün önüne, gözümü kırpmadan seyrederdim. Hep bir dikiş makinem olsun istemiştim. Parmaklarımı anneminki gibi iki tarafında çeke çeke tutturayım kumaşımı, makine bızt diye diksin.

O zamanlar cadde üzerinde olan Nokta kırtasiyesi, oyuncak da satardı. Nicedir vitrinden bakıştığım bir dikiş makinası vardı. Hem pilli hem de kollu. Minicik pembe beyaz. bayram harçlarımı biriktirmiş, üzerine de annemler eklemişti, kalbim küt küt, alıp eve gelmiştik. O zamana kadar elle yaptığım makine dikişini artık makinemle yapabilecektim, Allahım ne mutluluk. Annem ne zaman dikiş tezgahını kursa, ben de kendi malzemelerimi dökerdim. Saatlerce dikiş diktiğimi hatırlıyorum. Öyle tasarım harikaları değil tabii ki, oyuncak bebeğin annemin artan kumaşları üzerine yatırılarak çıkarılmış kalıplardan elbiseler, etekler. Keserken bez bebeğimin kolunu kesmişim, hadi bir dikiş de ona.

Terzilik çocukluk hayali olarak kaldı. Sonraları lisedeyken annemle şahane elbiseler, bluzlar diktiğimizi hatırlıyorum. Tabii o dikerdi ama ben de onunla Kemeraltı’na iner Tatarlar’dan Hacılar’dan köşedeki parça kumaşçıdan kumaş seçerdim. Sağda solda gördüğüm modelleri anlatırdım, annem yine Burda dergilerinden çıkardığı kalıplarla uydurur, dikerdi. Defalarca prova defalarca oynama, kurcalama. Çok keyifli günlerdi.

Sonra sonra hazır giyim ucuzladı, dikmek külfet gelmeye başladı anneme. En son ablama hamile kıyafetleri diktiğini hatırlıyorum. Öyle bıkmış ki dikmekten şimdilerde dikiş desen “aman pazarda 3 kuruşa alasını alıyorum, ne gereği var, o kadar zaman harcamanın” der. Belki de ben odadan koşup gelmiyorum ya artık tadı kalmamıştır dikişin:)

O zamanlardan kalma bir alışkanlıkla, alışverişe çıkmadan önce dergi karıştırırım, satın alacağım kıyafetleri önce kafamda giydiririm kendime. Sonra butikteki tezgahtarlara anlatırım, şurası şöyle burası böyle diye. Genelde anlamazlar, başka bir şeyler önerirler. Kabinde denediğim kıyafetlerin hemen hiç biri aklımdakiyle örtüşmez, pek çok defa elim boş dönerim.

Alışveriş dönüşü İlker ne aldığımı sorar, çoğu zaman "hiç" derim, nasıl bir şey aradığımı anlatırım, "hadi" der "nerde gördüysen gidip alalım". Alamayız ki kafamın içinde gördüm ben o kıyafeti.

Geçende alışverişe gittiğimde yine bu geldi aklıma, keşke annem gibi derdimi anlatabildiğim bir terzi olsa elimin altında, istediğim elbiseleri anlatabileyim, istediğim kumaşları birlikte seçelim, sonra dikelim. Ya da keşke vaktim, becerim, sabrım olsa, kendim diksem eski günlerdeki gibi.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Çocukluğumda hiç çam ağacı süslemedim ben!

Neden bilmiyorum, yani ağacımız yoktu hiç olmadı. Hani yılbaşı kutlamayan bir aile miydiniz deseniz, yooo hem öyle bir acayip kutlardık ki öff! Sofralar kurulur, tombalalar çıkar, video olduğu yıllarda eğlence illa ki kaydedilir, ertesi günlerde de seyredilir, hatta dansözlü kısımlar geri sarılarak defalarca izlenir, Zeki Müren heyecanla beklenir, Zeki Müren de bizi görecek sanılır: ) Harika geçirirdik yılbaşlarını. Kokinamız eksik olmazdı. Bir de ablamla mutlaka gramafon kağından yaptığımız kedi merdivenleriyle, para biriktirip köşedeki kırtasiyeden aldığımız balonlarla, süslerle evi süslerdik. Demek ki o yıllar yılbaşı ağacı süsleme olayı pek moda değilmiş diyeceğim bu durumda. Ha bir de minik not, şimdi annemlerde devasa bir ağaç her yıl süslenir.

İlk yılbaşı ağacımı İlker aldı bana. Okuldayken anlatmışım özencimi demek ki, yılbaşı hediyesi olarak almıştı. Yıllarca o maki (20 cm kadar olunca ağaç demek pek saçma geldi) evimizi süsledi. Hatta hiç unutmam, İlker askerdeyken annemler bana gelmişlerdi, yılbaşı arifesi hadi dedim çıkaralım ağacımızı süsleyelim, itina ile paketlediğim diplerden çıkarıp, özenle kutuyu açıp içinden bu çalı çıkınca annemler kocaman ağaç kuracağımı ummuş olacak epey dalga geçmişlerdi, hala özenle kutusundan çıkarışımı taklit edip gülerler. Gülsünler napalım benim ilk yılbaşı ağacımdı o!

O küçük makinin üzerine ağaç koklayamadık bak seneler geçti. Geçen yıl özenip büyük alacak olduk hadi dedik Arca’nın anlayacağı zamana bırakalım.

Cuma günü izin aldım, arabanın alım satım işleri devlet daireleri, arta kalan zamanda İlkeri ayarttım, çam ağacı alacağız. Bornova’da işimiz vardı, gitmişken İkea’ya girdik. Şahane süsler var, ağaçtan önce süslere daldık. Hatta ağaç devrilmesin diye bir düzenek yapmışlar, ondan bile aldık.

Ağaçları bir türlü beğenemedik. Kipa’ya geçtik, yok, en iyisi Koçtaş’a da bakalım dedik, elimizde süslerle döndük.

Pazar sabah erkenden önce Koçtaş’a gittik, yok güzel değil. Sonra AVM’deki oyuncakçıya baktık, yok buradaki de vasat. Tekrar Kipa’ya gittik, artık kesin ağacı alacağız. İstediğimiz ağaç kalmamış. Bastık Bornova’ya gittik, orada da yok. Yine İkea’ya girdik, yok yine içimize sinmedi, dünya para ama yapraklar seyrek seyrek! Alsancak’a inecektik, dönüşte Gaziemir Kipa’ya girdik. Orada da kalmamış! İlker “var mısın Karşıyaka?” dedi orada kopmuşum!! Çok ama çok kıl bir çift olduğumuza İzmir’in yarısını turladıktan sonra karar verdik.

Eve elimiz boş döndük.

Arca çok keyifliydi ama … arabada Barış Manço’nun nane limon kabuğu şarkısını defalarca çaldırıp "hapşuuu" diye eşlik etti, her durakta dışarı çıkıp yağmurda yürüdü, birikintilere şap şap yaptı, hatta Kipa’da tırtıla bile bindi.

Hadi biz sabrederiz de işin kötüsü Arca süslere hasta oldu, oynamak istedi. Ne kadar gıcık bir çift olduğumuzu, kıçı kırık bir çam ağacını bile beğenemediğimizi anlayacak durumda değildi.

Bari nefsi körelsin diye, akşamın ilerleyen saatlerinde emektar çam makisini törenlerle kutusundan çıkardık.

Arca büyülendi. Noel Babalara hediye paketlerine bayıldı.

Bir de şu düdükler (ne deniyor onlara bilmiyorum) kalmış geçen yıldan, yaklaşık bir saat birbirimize üfürttük, çok neşeliydi çook! Yılbaşı öncesi eğlence provası oldu.


Süsler hazır, yeri belirlendi, sabit tutacak kaidemiz mevcut, bir de süslemek için deliren bir sabırsız Arca var elimizde! Tek eksiğimiz bir çam ağacı şimdilerde!

Ah hülya canım hülya

Hülya harika bir iş için çorbada tuzu olsun istemiş, çok da güzel bir kampanya düzenlemiş. Biz de çorbaya biber ekelim mi daha da lezzetli olsun?

hemen buraya bir tık.

16 Aralık 2010 Perşembe

Görmemişin Yılbaşı Çekilişi

Onları ilk defa 23 Nisan buluşmasında tanıdım. Güzel gözlü güzel yüzlü bir kadın ve afacan bir oğlan. Arca daha ilk adımlarını atıyordu ama Berk’in topuna musallat olmuştu. Tabii biz birbirimizi ilk defa gören iki anne, aman bebelerimiz birbirine zarar vermesin aman öbür bebenin annesine ayıp olmasın falan diye pek kibar gülümseyerek anlaşmıştık aramızda. O gün Elvan bizimle olduğu için çok kalamamıştık.

Nurturia sayesinde dostluğumuz gelişti. Hemen her görüşmemizde aralarında çok güzel bir elektrik doğdu Arca ile Berk’in, hep birlikte (paralel) oynadılar. Bildiğin kanka işte! Tuna’dan sonra en en en bi samimi arkadaşı oldu Berk!

Arca ve Berk dostluğundan birkaç kare ...




Gelelim yılbaşı çekilişine… Nurturia güncellemelerini çok iyi takip edemiyorum, Allahtan çekilişi Özge organize etmiş de son anda farkına vardım, katıldım. Bize çok tatlı bir minik kitap kurdu çıkmıştı da hiç tanımıyorduk. Hediyemizi gönderdik, arkadaşlık teklif ettik, kargo takibi yaptık, ses yok. Ay noldu acaba derken mail ve mesajla yerine ulaştığını öğrendik, sevindik.

Bu arada Özgeyi sıkıştırıyorum, Arca kime çıktı diye. Ser verip sır vermiyor.

Artık Özge’nin organize ettiği çekilişlere katılmayacağım, daha ağzı gevşek bir arkadaşın organizatör olmasını istiyorum!

Bir taraftan gelen arkadaşlık tekliflerini kabul edip duruyorum, lakin tanımadığımız birilerinin hediye göndereceğinden nerdeyse eminim. Hatta o kadar eminim ki gün içinde Ümit abla ile görüştük, paket geldi, açalım mı dedi, dedim yok beklesin akşam fotoğraf çekeceğiz, tam gönderici adını okuyacaktı, boşver dedim nasıl olsa tanımadığımız birileridir.



Derken Nurturia’daki güncellemeleri okuyasım geldi, pek adetim değildir. Nil uzun uzun yazmış, yok teslim alanın adını biliyorum, yerine ulaşmış, yok insan bir evi arar, yok niye ev adresi veriyorsun, işini versene… Yok dedim, ama jeton düştü. Ümit ablayı aradım, gönderen NİL!!!


Nasıl bir heyecan, döndüm bütün güncellemeleri tek tek okudum.

İşte Nil'in güncellemelerinden çekiliş heyecanı:

1 hafta önce, çekiliş sonucu açıklandığında:

Yihuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu:))))))))) ballıyım ballı ballıyım ballııı :)))) lay lay lommmmmmm:)))))ay çok sevindim. hepinizi ayrı ayrı seviyorum ama yok daha fazla ip ucu vermeyeyim ohh yandan yandan zor tutuyorum kendimi ne zaman yollayacağız hediyeleri zamanı var mı?

ben heyecanlıyım.gerçekten.Berk kime çıktı bilmiyorum.Ben hangi yavruma alacağım onu biliyorum.Hepimiz ben dahil ben kime çıktım yapıyoruz:)

Annelere değil,kuzulara odaklanın valla bak mutlu olacaksınız.Buradaki tanıdığım her annem bir çocuğu illa ki mutlu eder.Bizler de hediyeyi yavrularımıza iletirken tezahurat yaparsak ohh keyfe bak.ay hadi yaaa yarın gönderek.tamam tamam 15 inde:)))

6 gün önce

Akşam hediyesini alacağımız yavruma,hediyesini Berk'e seçtirdim.kendini abi,arkadaşını kaadess ilan etti.goncamın aldığı makinayla hemen
fidyoladım:)))aynen tekrarladı mutlu oldum:))




13 Aralık pazartesi

Çekilişte bize çıkan kuzuma hediyesini aldık.Çok eğlendik.
Berk yaptı seçimleri,ben sadece doğru yere yönlendirdim:)))ilk hediyesini seçti,kime aldığını bilerek.Kaptığı gibi hediyeyi,kasaya koştu.ben de peşinden.Kasadaki adama
"Abiii,adım.Derk adıı." dedi kasaya koydu.(Abi ben aldım)
"Annee,Derk .... adııı.Derk?(anne aldık arkadaşıma:) (adını söylüyor) ikinci Derk deyişi banada alalım.
Gurur duydum oğlumla.Çekiliş gününden beri akşam hediye alacağımız kuzumun adı dilimizde.Olayı eğlenceye dönüştürdük.Hadi hediye alacağız,kadeş sevinecek Paketi açacak ne diyecek?
-Derk adııı.Tekeddüm (Berk almış,teşekkür)
Bugün de alışverişi yapınca hiç huysuzlanmadı,gayet eline alıp alıp bu ,bu diye sordu bana.Berk'e sadece bir hediye alıp çıktık,hakkının bir tane olduğunu çok tekrarladım.Resmen eledi eledi bir tane beğendi.Bugün sanki büyük bir adamla alışveriş yaptım.Gurur duydum.
uleyn Özgeee:)))benim gibi içinde tutamayan birine yapılır mı bu:)))Güncelleme de yapmadan duramıyorum:))


2 gün önce:

Özür dilerim yazmak zorundayım,oğlum hediye aldığı kuzumdan tel bekliyor,dün akşam tutturdu,..... araaaaa diye:)))))) yarın paket elinizde : akşama Berk'i ararmısınız? çünkü ben bilmeden sana teşekkür edecek,çok sevinecek diye kafasını şişirdim.Puhaaaaa yarın anlayacaksın sevgili arkadaşım bu yazdıklarımı.Berk'i takiptesin biliyorum bu sebeple telefon manyağı olduğunu zaten biliyorsun.

Dün:

Kargom saat 12.00 de teslim olmuş,ah annem ah,niye ev adresini veriyorsun, akşama evde süpriz var.allahtan alıcıyı da ismen tanıyorum:))))
off yaa,sabırsızlanıyorummmmmm.


saat 14.49 hala almadınız mı yaa:((

Hala bu kadar güncellemeyi okuyup da nasıl kafamın basmadığına şaşırıyorum.

Hemen İlker’i aradım, “ooo Arca’nın kankası Berk, super!!” dedi. Hemen plan yapıldı, İlker video çekecek ben diğer makinayla fotoğraflarını çekeceğim. Deli Nil, deli bağlar gibi paketlemiş, elim ayağım titredi, bıraktım İlker açtı. Koyduk Arca’yı önüne, önceden de bunları sana Berk göndermiş dedik. Nasıl sevindi. Ne büyük şans, tanıdığı sevdiği bir arkadaşından hediye almak!

Heyecanla açtı, önce arabaya hasta oldu. O dandik ittaiye arabası dediğimiz oyuncağın yanında bu Cars arabalarından koymuşlar, en çok bu çekiciyi sevmiş ancak Arca’nın haşin sevgisine zavallının ömrü yetmemiş çöpü boylamıştı. Şimşek makkiin de bizim nam-ı diğer bip bip arabamız olduğundan pek sever, makkiinin arkadaşı der. Nitekim kudurdu. Miki Fare!! Hem kitap hem miki fare delisi, Berk’in harika seçimi, hemen açıp baktı resimlerine. Yine Cars’ın aletli kitabı! Of nasıl sevdi nasıl bayıldı!

Yazık ki Arca teşekkür etmeyi bilmiyor, sadece kafayı öne ıh diye eğiyor, bir bakıma selam veriyor. Tabii Berk canım benim telefonda bunu duyamadı, sadece “Berk, kitap” dediğini duydu. Berk Arca yerine de teşekkür etti, nasıl güzel bir duygu, adam oldu arkadaşından hediye alıyor, arkadaşı ile telefonda konuşuyor. En komiği yemek yiyeceğiz deyince bütün hediyelerini mama sandalyesine taşıdı, 2 tane etli enginarı götürdü hediyelerin aşkına. Gece boyunca oynadık, arabasını yatağa aldı. Sabah da en az 4 defa daha Miki Fare’nin kitabını okuttu.

Hele o mektup, defalarca okuduk, Arca’nın özel kutusunda saklıyoruz.

Nil, Berk, Murat ne harika insanlarsınız, size çok seviyoruz : )


Y: Arca, Şimşek Mcqueen ne renk annecim?
A: KI-MI-NIIIII

:P

14 Aralık 2010 Salı

Arca'ya hayvanları sevdirme procesi

Çocukluğuma kısa bir dip dalış yapsak, köpeklerden korkmam için yeterli sebebim olduğunu herkes kabul eder. Pek çok köpek saldırısına maruz kaldım. Ama bu kediler ve diğer tüylü hayvanlara dokunamamamı açıklamıyor. Evet ben hayvanlara dokunamıyorum, tüylü olanlara. Böceklerle aram iyidir.

İlker tam tersi. Eve böcek girdiyse gazete ile bile öldüremez sheltox yeliz devreye girer. Diğer taraftan tam bir köpek delisidir.

Ben ölesiye korkarken ve yolumu değiştirirken okul zamanlarında Rotweiler cinsi bir köpek edinmişti. (hmm beni uzaklaştırmaya çalışmış galiba ama ben azimle yapışmışım adama : ) ) Arthur sayesinde biraz dokunabilir olmuştum. Ama lanet hayvan bacaklarıma tırmanıyordu ve acayip rahatsız olduğumdan yaz sıcağında pantolonla dolaşır olmuştum. Epey sıcak bir yazdı!

Neyse… Hayvanlarla münasebetim yok, ilgim de yok. Gezegenimizi bu dostlarla paylaşmaya lafım yok ama ilişkimizi asgaride tutarsak sevinirim… derdim. İnsan anne olunca öyle hödö hödö konuşamıyor. Hayvanları sevsin, gezegendeki tüm canlılarla iyi anlaşsın istiyor anne yüreği. Bebek odası konseptini bile hayvan üzerine yapmıştık. Arca daha doğmamışken dünyanın parasını verip National Geography peluş hayvanları ile doldurduk odasını. Hep bir hayvan teması var hayatımızın içinde. (İncelenesi bir aileyiz?)

Bir gün İlker belgesel izliyor (ay pek entel dantel bi aileyiz, biz dizi izlemiyoruz, belgesel izliyoruz:)) ) ben hiç hazzetmiyorum. Yok o onu yemiş yok bu öbürüyle çiftleşmiş, zinhar ilgimi çekmiyor.

Kaplumbağa ile kurbağayı bile birbirine karıştırırım, ötesi var mı!

Hayvanlar filan Arca ilgilendi tabii, koştu geldi seyrediyor. Hani ben de öğretici anne olacağım ya başladım ahkam kesmeye. (bir de televizyon izliyoruz bari iletişimimiz olsun, TV başında kilitlemeyelim telaşındayım, biri beni vursun, nolur!!)

Yeliz: Aaa Arca bak keçilere!
Arca: Keçi
İlker: ya Yeliz antilop o, yuh!
Yeliz: (istifimi bozmuyorum) Afrika keçisi annecim, antilop, söyle bakim
İlker: yürü git Yeliz ya
Yeliz: sus bakim, ben de öğreniyorum işte!

………….

Yeliz: arca koş fok çıktı, fok

Arca koşar peluş fok balığını alır, gelir.

İlker: Babacım nolur annene bakma deniz fili o!
Yeliz: lımbır lımbır sürünüyor işte fok balığı gibi
İlker: Görmüyor musun hortumu var!
Yeliz: Hadi be öyle hortum mu olur ç.k kadar hortum! Bak öbürü hortumsuz o fok işte
İlker: O da deniz aslanı
Yeliz: Aman be, ne diye bildiğin fok belgeseli çekmiyorlar! Fili aslanı ayrı çek foku ayrı çek, hem küçük çocuk ne anlar deniz aslanından. Fok annecim o sev sen fokunu, ooo cici

Bu arada Arca bir elindeki foka bakar bi televizyona bir şey anlamaz tabii.
Tam o sırada köpek balığı gelir, Jaws’tan biliyoruz köpek balığını!

Yeliz: Köpek balığı geldi annecim baaak
Arca: BA-Lİ-NA!
Yeliz: Al işte artık beni takmıyor artık!

Bık bık bık… derken bazı vahşi hayvanlar bazı sevimli hayvanları yemeye yeltenir, Arca kucaklanır, ortamdan uzaklaştırılır, belgeselle ile hayvanları sevdirme projesi rafa kalkar.

Bu kadar hayvan muhabbetine buyrun Arca'nın son klibi!

“A” de bakim “AAA” bi de “YE” de “YEEE” …..

ayı from yeliz minareci on Vimeo.

13 Aralık 2010 Pazartesi

kısa... kısa...

Arca kar ile tanıştı. Cumartesi sabah serpiştirdi, tam hadi bari balkona çıkalım diye giyinirken durdu, vazgeçtik, pencere kenarına ilişip seyrettik. Ara sıra durdu, Arca’ya karı bizim yağdırmadığımızı söylememişiz, “bi daha ! bi daha!” diye çıldırdı.

Oyun grubunda bu defa daha iyiydi, en azından ağlamadı, kendi isteği ile ayrıldık, giderken ablalara “hokkayay” dedi. İnkilap kitapevinde daha çok eğlendiğini söyleyebilirim (entel çocuğum öyle hoppidi zıppidiler olgun evladıma göre diil - bir geyik sıkıştırmazsam olmaz) Nurturia’daki çekilişte bize 12 aylık bir tatlı oğlan çıktı, tanımıyoruz, ilgi alanı kitaplarmış, aman pek sevindik. Arca’nın o aylarda sevdiği kitaplardan aldık, umarız o da kitapla yolculuğunda bu yeni yol arkadaşlarını sever.

Pazar günü iki saat düz vites araba çalıştık İlkerle. Sanıyorum sigarayı bırakmasının kötü bir zamanlama olduğunu fark etmiştir. Önceki iki denemeye göre iyiydim. İlker “gaza bas! Gaza!!” diye haykırırken arkada Arca da “gaza! Gaza!” diye tempo tuttu. Bir ara “in anne ben geçicem direksiyona” cümlesiyle dile geleceğini sandım. Yokuşlar tahminimden iyi sadece ben trafiğe çıkacaksam sokağa çıkma yasağı ilan edilmeli ki etrafta benimkinden başka araç olmasın. Olduğu an panik anne devreye giriyor.

Arca inanılmaz bir kriz yaşadı. Böylesine hiç tanık olmamıştık. O salya sümük ağlar ve çığırırken biz İlkerle birbirimize soran gözlerle bakakaldık. Pazar günü öğle uykusuna çok geç yattı, Orçunlara gidecektik ve artık kalkması gerekiyordu. Perdeyi açtım, a uyandı dedim, yok henüz afyonu patlamamış. Biraz kucağımda kestirdi. Neyse uzun zamandır görmediği Orçuna gideceğiz deyince sevindi, hadi giyinelim dedik. Pantolon giymek istedi, üzerine 2 kazak koydum, seçsin diye. “kımını”yı seçti. Buraya kadar her şey normal. Pijamasının altını çıkardım. Başladı ağlamaya. O an anlamadım zaten. Anlasam anında pijamayı geçiririm, hiç inatlaşmam da, öyle bir hal aldı ki olay, Arca ağlıyor, ne demek istediğini anlatmıyor, ben elimde pantolon istersen öbürünü giyelim diyorum. Tam inatlaşma! Bir taraftan kucağımda. Bu arada çantaya koyduğu oyuncaklarını rahatlık olsun kendi taşısın diye sırt çantasına koyuyoruz, ağlıyor, başka torbaya koyuyoruz daha çok ağlıyor. Sürekli kucağımda, kendini sakinleştirmeye çalışıyor. Böyle bir yarım saat gitti, ben ömrümdense 1 yıl! Bir şekilde sakinleşti, pijamayı gösterdi, giydirdik, sanki yarım saat böğüren çocuk o değilmiş gibi laylalom arabaya bindi, mezeciye giderken elmaları götürdü, Orçunlarda gayet keyifliydi, anlattık, inanamadılar. Neyse ki şarap iyiydi, mezeler iyiydi, akşamın geri kalanı neşeli geçti. Arca ilk defa haydari yedi, “naneli yoğurt” şeklinde tanıştırdık kendilerini. Yakında rakı balığa başlarız: )

Balık demişken hala yiyemedik desem : )))))