7 Nisan 2011 Perşembe

Baskül mevzuları


Hamilelik öncesi kiloya döndüm döneceğim derken bir bakmışım hamilelik sonrası kiloma geri gelmişim.

Hangi ara ? Ne zaman?

Faturayı kime kessem?

Hastanede bütün gün oturup ha boyuna tıkındığım, mutlu olmak için çikolata ağırlıklı beslenmeme mi?

Hastaneden çıktıktan sonra hemen her gece zıkkımlandığım bira şarap ve onlara eşlik eden çerez, cips, peynir vs… mi?

Akşam yemeği sonrası yorgunluktan Arca ile sızarak kalori yakımını minimuma indiren yaşam tarzıma mı?

Beni her türlü lezzetli yemek, pasta, kahveli kurabiyeler ile kandıran İlker’e mi?

Yoksa ofisteki kısır partilerine mi?

Yok bunların hepsini yapan ben olduğuma göre fatura banadır!

Kilo verdim diye pantolon daralttıran ben değil miydim? Hafta sonları öncelikli tercihimi eşofmandan yana kullanmamdan belliydi, zira kotlar pek bir germeye başlamıştı.

Ben ki, ne yediğimin içtiğimin, hafta hafta kilomun notlarını tutan ben! Ben ki nefesimi tuttum mu hamilelik öncesi elbiselerin içine girebilen ben!
Şimdi az yemeye kasıyorum. Çünkü diyet bana ters. Ama Olmuyor! Nasıl iştahım açık. Üstelik tutsam da kilo veremiyorum. Üstelik en kötüsü sıkıntımı stresimi yemek yiyerek atmaya başladım, tehlike çanları çalıyor!

Diyetisyene gidemem kapıdan kovar, bacadan girerim, bu defa tekme tokat şutlar. Lakin ben Türk standartlarına göre normal sayılacak bir gruptanım aslında. Sadece beden arttırmak, belden germek, kotların içine girememek… acayip sinirlendiriyor beni.

Eskiden böyle miydi ya? Okulda her teneffüs bir şeyler yerdim, üstüne eve gelip yarım ekmek (hatırlatırım o yıllar ekmeğin ekmek olduğu yıllardı, şimdiki gibi tost ekmeğinden bozma değildi ekmekler) tost, üstüne babam gelince akşam yemeyi de yer gram almazdım.

Şimdi su içsem yarıyor diyenlere inanacağım, az kaldı!

Yaşlandım, hadi acitasyon yapmayayım yaş aldım. İnsan otuzunu geçince anlıyor dünyanın kaç bucak olduğunu. Bucak bucak kaçmalı bu mevzudan ama geliyor çörekleniyor gitmiyor işte.

Çok değil ya hepi topu 3 kilo vermem lazım ve evet kasıyorum. Çünkü kibrit kutusu büyüklüğünde peynir ile 2 köfte büyüklüğünde protein yanına yağsız salata bana göre değil. Salataya halis muhlis zeytinyağı koymadın mı ne anlamı var? Sonra kıymalı makarnasız yaşanır mı? Hadi kıymasından geçtim, makarnasız yaşanır mı? Yani bunları yemeli ama eski mesut günlerimdeki gibi kilo almamalıyım. Böyle bir diyet yok tabii ki.

Ben de düşündüm taşındım, eylem planı hazırladım:

Adım 1:
Madem spor yapmak için dışarı çıkamıyoruz, o halde sporu eve getireceğiz. Cindy Crawford’un hoplamalı zıplamalı, ağırlık çalışmalı VCD’sini buldum evde. VCD yani düşünün ne kadar eski. İtinayla yıkadım spor ayakkabılarımı. Arca uyurken haşatım çıktığından erkene aldım spor işini, koyuyorum VCD’yi hop zıp gitsin kilolar. Bu birinci plan! Uyguladım mı ? VCD ve ayakkabı tamam da spor konusunda hayır henüz kendimi motive ediyorum. Spora başlamak çok ciddi bir adım, önce kafada bitireceksin, kendini motive edeceksin. Ben sigarayı da böyle bırakmıştım, spora da böyle başlarım herhal!

Adım 2:
Sonra Phyto slim diye bir şey okudum mail grubundan, günde iki fincan iç, kilolar gidiyor diyorlar. Ara tara hiçbir yerde yok. Cold var, normal var, slim yok.
Allahım tüm evren güçlerini bana karşı birleştirdi mi? Bünyeye kilolar sabitlensin çalışması mı yapıyorlar?

Adım 3:
Ara öğünleri sağlıklı atıştırmalıklardan hazırlamak. Bunu yapıyorum ama avuç avuç iç fındık götürmek pek yardımcı olmuyor. Öğlen yemeklerini tek tabağa düşürdüm, büyük başarı. Böylece daha çok ara öğün yapabiliyorum:)

Adım 4:
Alkole ara. Soğukalgınlığının da araya girmesi ile bir haftadan fazla oldu alkol yok. Bira kokuları geliyor. Ama yok ya feci göbek yapıyor. Cumartesi Tuğçem geliyor, Kordon'da bira patates midye yapacağız, yok o zamana kadar detokstayım. Bahanem de hazır, Tuğçe geliyor:)Haftaya da başka bahane bulurum.

Adım 5:
Sıkılaştırıcı vücut losyonları. Heh işte böyle antinkuntin işlere para sayarım. İki haftada inceltecekmiş, böyle dairesel hareketlerle masaj yapa yapa ooohh ...Göriciiiz. Sen ye ye, nasıl inceltecekse.

Neyse inanmak başarmanın yarısıdır. Diğer yarısı için hareket vaktidir!

6 Nisan 2011 Çarşamba

Dumur diyalog #8 : bak şu konuşana

Öğle yemeğinden sonra belli ki dişi kaşınıyor, rahatsız.
Ümit abla: Arca dişin mi kaşınıyor?
Arca: evet
Ümit abla: Az önce yediğin kerevizin sapı kaçmış olabilir
Arca: MUHAKKAK!

-------------------------------------------------------------

Arca bir şarkı tutturur, illa ki “anne söyle”
Y: Ama ben şarkıyı tam anlamadım. Biraz mırıldanır mısın?
A: Mırıl mırıl mırıl mırıl

--------------------------------------------------------------

Öksürüyor, burnu akıyor. Normal şartlarda ıhlamur verir geçersin, biz iyice paranoyaya bağladık ya hemen doktora gittik. Tabii doktorda Arca iyice arızaya bağladı. Ablalar Arca’ya hediyeler, bisküviler, balonlar verdi. Bu defa da fazla sevinçten “aydede ve yıldızlar” şarkısını söylemeye başladı. Arabaya binerken Arca naralar atıyor. Ben de kendi kendime söyleniyorum, hani cevabını beklemediğiniz sorulardan : “Ne verdi doktor annecim doktor sana? İyice kafayı buldun: )”
A: Balon verdi, bebe bisküvisi verdi, madalya verdi…

--------------------------------------------------------------

Kuaföre gittim. Uyandığında beni göremeyince yıkmış ortalığı, eve geldim:
A: kuaföre gitme, saçlarını kestirme!
Y: Peki o zaman kim yapacak saçlarımı?
A: kendin yap!
Y: hmm ama o zaman güzel olamam ki!
A: Güzel olma çirkin ol!
Bir taraftan da fönlü saçlarımı okşuyor.

--------------------------------------------------------------

A: Arca makarnası bu (kolay yenebilen deniz kabuğu şeklindeki makarnadan)
Y: evet senin makarnandan yiyeceğiz bugün
A: büyüklerin makarnasından istiyorum
Y: sen büyüklerin makarnasından (spagetti) yiyemiyorsun ama zor oluyor
A: anne yedir!

--------------------------------------------------------------

ilker: Küçük adam naber?
Arca: Küçük adam değilim.
İlker: ya nesin?
Arca: Çocukum ben!

--------------------------------------------------------------

Kesinlikle uyumak istemiyor. Aslında istiyor. Yani o da bilmiyor. O oyuncaklarıyla oynarken mutfağı toplamaya sıvışıyorum, hop yanımda bitiyor. Gözler fer fecir ama “uyuyalım” diyor. Emin misin? Daha erken diyorum, tutup odaya götürüyor. Belli ki kitap okuyacağız, sohbet edeceğiz, beni kendine istiyor. Kitaplara bakıyoruz, birden başlıyor şakımaya.

A : Nilda’nın oyuncaklarıyla oynadım. Nilda beni öptü. Sarıldı, üstüme çıktı. Yere düştüm. Kafamı çarptım.
Y : Nilda seni özlemiş. Seni çok seviyor. Sen de Nilda’yı seviyor musun?
A : Acıyor, burası.
Y : Nilda hediyesini beğendi mi?
A : Çok beğendiM.
Y : Nilda’nın oyuncakları güzel mi?
A : Evet
Y : Hangi oyuncaklardan var Nilda’da?
A : Arabalar var. Nilda’yı seviyom.

5 Nisan 2011 Salı

pisi pisikopatım

Bizim oğlan antibiyotik bağımlısı olmuş. Bir hafta antibiyotik alımı durunca hemen hasta oldu. Sümük, öksürük. Sümüklerini büyük keyifle ağzıma yüzüme sürdüğü için ben de nasibimi aldım.

Normal şartlar altında ateş de olmadığından ıhlamur ile geçiştireceğimiz bu hastalık hali, akciğerdeki kistin enfekte olma ihitmali söz konusu olunca, iki tıksırmadan sonra doktorun kapısını çaldırdı bize.

"Enfeks.."

cümlesini tamamlamadan , aman antibiyotik yaz doktor gözünü seveyim dedik. Yazmadı. Viralmiş, soğuk algınlığıymış, semptomatik tedavi ile atlatılacakmış, mış mış mış.

Biz de antibiyotik bağımlısı olmuşuz.

İlaçlar bir güzel uyku yaptı Arca'ya, tabii bana da. Hafta sonunun büyük kısmını uyuklayarak geçirdik.

Bugün yine doktora gideceğiz, biz psikopatız, doktoru da kendimize benzettik. Korkarım bizi artık hastası olarak kabul etmeyecek. Yok canım Hipokrata yemin ettiler bunlar hasta ayıramazlar bakacaklar bebeme.

Vakit bol olunca kitaba yumuldum. Sevgili Lale önermişti, önce "Sahilde Kafka" demişti. Hastanede epey sürünmüştü elimde, Arca'nın emri kesindi : "kitap okuma!" Hatta gecenin bir vakti ilaca gelen hemşire kitabı görmüş "Çok severim Kafka'yı, çok iyi yazardır" demiş. İlknur açıklamaya kasmamış, o Kafka bu Kafka, ammaaan boşver salla.

İşte o Kafka ... Sahilde Kafka. Bildiğimiz Kafka değil, Murakami'nin kitabı.

Olur mu herkeste öyle? Bende çok olur. İlk görüşte aşk değil. Önden bir sardırma turları atarım kitapla, flört dönemi. Hemen sarmazsa endişelenmem, hafiften zorlarım sınırları, çözülüverir hemen, kucağıma düşer, sonra bir beden oluveririz. İşte herşey böyle başlar... Sonra yemek yerken yaparken, tuvalette, seyahatte, iki arada bir derede, illa ki uyumadan önce ve hatta Arca limon sıkmazsa o oynarken yamacında... elimden düşmez.

Bitmeye yakın üzülürüm, tam o dönemde heyecanımı paylaşsın diye İlker'e de anlatırım, özet geçerim. Hiç kitap okumayan İlker'in kitaplar hakkında geniş bir bilgi yelpazesi vardır. Çok da şaşırmıyorum aslında, bir anlatan var niye okusun?

Bitirmeyi hep özel bir zamana ertelerim. Ortam hazırlamaya pek kasmasam da hangi kitabı bitirirken nasıl bir hal içerisinde olduğumu, kitabı bitirdikten çok zaman sonra hatırlarım.

Kitap demişken Nehir Ada'ya neden kitap aldığını çok güzel anlatmış ve "elim sende" demiş. Onun yazdıklarının üzerine ne yazılır bilemedim.

Sadece aklıma geldi.

Biraz manyak olduğumu itiraf ediyorum;

Alışverişe deyip üç tur atıp kitapla eve dönerim
Biri bana kitap armağan edince deliye dönerim
Giyimden arttırım kitap bütçesi yaratırım
Kamuya açık yerlerde kitap okuyan birini gördüm mü mutlaka ne okuduğuna bakarım,
Duyargalarımı her daim "Kitap" anahtar kelimesine açık tutarım
Kitap kokusuyla yaşayabilirim
Bir eve gidince kitaplığı varsa uzun süre orada vakit geçirebilirim
Eğer okuyacak kitabım kalmamışsa –ki bu çok nadir olur - kendimi çok ama çok kötü hissedebilirim

Belki de kendim gibi bir manyak olmasını istediğim için Arca'ya kitap alıyorum.

Belki;
Yorgun bir günün ardından koşup oynamaktan bıkmışken biraz dinlenmek, saçlarının kokusunu çeke çeke uyutmak için alıyorumdur.
Belki,
Hayal dünyasının sınırlarını zorlamasına yol göstermek için alıyorumdur.
Belki;
Her yeni kitapta gözlerinin ışıltısını gördüğüm için, belki ne hediye istersin diye sorduğumuzda “kitap!” cevabı aldığımız için, belki hemen hiçbir kitabı sevmezlik yapmadığı için, belki o uzun uzun kitaplara bakarken biz İlkerle iki çift laf edebildiğimiz için …

Bilmiyorum…
Belki?

Belki de sevdiğim bir şeyi onun da sevmesinden duyduğum samimi duygularla kitap alıyorum Arca’ya. Bir ortak paydaya sahip olduğumuz için mutlu oluyorumdur bencilce.

Kim bilir?

1 Nisan 2011 Cuma

"Oğlunuz nasıl oldu?"

Her gün yaptığım onlarca telefon konuşmasının hal hatırdan sonra ilk sorusu bu. Yaklaşık iki haftadır evdeyiz ama sorular henüz bitmedi.

Anlatıyorum, normal hayatını sürdürüyor, 18 Nisan'daki tetkik sonuçlarına göre yol haritası çizilecek, ... cek ...cek

Bu aralar burnunun aktığını anlatıyorum, kimsenin umru değil! Halbuki benim totom üç buçuk atıyor enfeksiyon, akciğer, kist üçlemesi aklıma geldikçe.

Bunu saymazsak, Arca gerçekten normal bir hayat sürüyor.

Geçen baktım, kamyonlarına ömür testi yapıyordu.

Şöyle ki eline kamyonu alırsın 10.000 defa yere çarparsın, ne kadar süre dayanabiliyorsa ömrü o kadardır. Oyuncak fabrikalarında ömür testi için ödenek ayrımasalar da Arca’ya gönderseler, Arca itina ile darbe uygulaması yapar.

Gurme geyiğine dönmek istemiyorum ama iyi ve ağzına göre yemek yedi mi çok yiyen ve acayip keyiflenen bir insan yavrusu! Hafta sonu Gül'ün doğum gününü kutlamak için yemeğe çıktık. Ya zaten yemek yemek için hep bi bahane!

Neyse Recep Usta var Kordon’da bizim ilk gidişimiz. Artık mama sandalyesini Poyraz'a veriyoruz, Arca büyüdü ve bizim gibi oturuyor. Tabii ona da menü verildi. Resimlerden pirzolayı seçti, parmağını üzerine koyup “et yicem, bunu yicem” dedi.

Ye yavrum, boşan da semerini ye.
Nitekim yedi. Bir porsiyon (insan porsiyonu) eti ekmeksiz götürdü. (Ya biz buna 7 aylıkken İskender yedirmiştik, niye şaşırıyorsam?) Ama her yemek olayında hatırlanacak bir iz bırakıyor sıpa!

Ayranı bakır bir kasede getiriyorlar ve küçük bir kepçe ile içiyorsun. İçti, “bunu beğendim, bu güzelmiş” dedi. Restoranın bahçesinde yarım saatlik koşturmacanın ardından bir yarım saat de Kordon turu… Üstüne evde kudurmaca. Yok iflah olmadı, korktuğumuz başımıza geldi, bütün bütün yuttuğu etler tüm geceyi ayakta geçirtti bize. Sürekli içi yandı su içti. Gecenin bir vakti kaka alarmı, yok meğer bir lazımlık işeyesi varmış. İki defa da bez değişti. Bu yeni restoran deneyimi yemeklerinden çok yaşattıklarıyla unutulmazlar arasında ilk sıralara yerleşti.

Sabah İlker’le birbirimize söz veriyorduk, Arca’ya akşam akşam et yedirmek yok. Yedirsek de çok yedirmek yok.

İlla ki parmağı ile gösterdiği yeri okuyacağız. Böyle gereksiz bir talebi var son günlerde. Parmak o yazıyı gösteriyor. “Burayı oku!” Sonra sayfa çevriliyor yine parmak “burayı oku!”. Buraya kadar sorun yok. Lakin Sihirli Mısır Tanesi kitabını okurken yine aynı şeyi yapınca içimden pislik yapmak geldi, İngilizce kısımlarını İngilizce okudum. Önceden hiç İngilizce okumamıştım. Arca acayip güldü, hem de kahkahalarla! Ne len telaffuzumu mu beğenmedin düdük! Korelilerle İngilizce pratiği yaparsan Kore aksanına dönüyor. Hayır ben niye alınıyorsam, sanki dünkü bebe İngiliz aksanını biliyor da: )) Tabii bu işin geyiği ama İngilizce okumama acayip komiğine gitti, şimdi sadece ;
"İnkilisçe oku, anne!"

Sevimli halleri dışında iki yaşın hakkını verircesine heyecan yaşattığı da oluyor:

Ümit Abla: Akıllı çocuksun sen Arca!
Arca: Akıllı çocuk değilim, aptal çocukum!

Ümit abla: Hadi ellerini yıkayalım, temiz çocuk ol.
Arca: Temiz çocuk değilim, pis çocukum!

En azından karşıt anlamları biliyor diye iyi tarafından bakmaya çalışıyoruz olaya.

Ama bezini kendi değiştirmek istemesine gösterdiği tepkiyi müteakip uyumaya direnerek gecemizi rezil eden cüce için çok pis planlarım var:

"Elbet sağlığına tamamen kavuşacaksın cüce! İşte o zaman çok pis disipline başlayacağız. Maymun edeceğim seni. Otur otur! kalk kalk! Yat uyu dediğimde saat dokuzu bir dakika geçmeyecek. Evet intikam soğuk yenen bir yemektir cüce! Elbet sağlığına kavuşacaksın ve ben seni mum edeceğim, MUM (hıhahaha - Erol Taş - kötü adam gülüşü smiley'si)"

Ben gözlerimi kısmış bu sadist planları yapadurayım İlker şaşkın ördeğe döndü.

"Babanın telefonunu almak istiyorum, elimde gezmek istiyorum" talebine red cevabı alınca yaklaşık onbeş dakika ağladı.

Ben artık alışmışım, "ağla annecim açılırsın, ben olsam ben de ağlarım" diyorum.

İlker "bu iki yaş şeysi değil mi? Geçecek değil mi? Bana geçeceğini söyle!" diye omuzlarımdan tutup beni sarsıyor (yok Türk filmi efekti koydum, sarmıyor tabii ki) İlker'i ömrü hayatımda hiç bu kadar tedirgin görmemiştim. Onun hayata tutunabilmesi için en kısa zamanda iki yaşı atlatmış, babasına tapan bir oğlan çocuğuyla tanışması lazım, yoksa İlker'i kaybedeceğiz.

31 Mart 2011 Perşembe

"Annesini arıyor" sendromu

Hastalığa tahammülüm kalmamış, özellikle de Arca'nın hasta olmasına. Burnu akıyor. Eskiden olsa iki sümkürttüp geçiştirdiğim bu hadise karabasan gibi çöktü üzerime. Dün akşam İlknur'lar bizdeydi, balık şarap... Ama Arca hasta, üşümüştür deyip geçiştirdik ama ben çalışma bahanesi ile gece üçe kadar nöbetteydim. Ateş çıkarsa acile götüreceğim kararlıyım. Sabah daha beter hastaydı, elimizde ateş ölçer, ölç ölç! Neşeli, keyifli, koşuyor oynuyor ama sümükler aklımda çıkmıyor. Az kaldı ya 18 Nisan ya.. enfeksiyon evlerden ırak olsun, sağlık olsun, sağlık olsun...

Neyse ne anlatacaktım ne anlatır buldum kendimi?

Çocuk psikolojisi literatüründe "Annesini arıyor" sendromu diye bir tanım yoksa, yetkili makamlara ulaşıp ekleteceğim.

Arca için herkes ama istinasız herkes annesini arıyor.

Babanesi bir yastıklı yer minderi yaptırmış, üzerinde bir ayıcık nakışı var, Arca hemen yapıştırıyor lafı : "annesini arıyor"

Kitap okuyoruz. Minik balık'ın macerasında anne lafı geçmiyor ama Arca minik balığı ne zaman yalnız görse hoop : "annesini arıyor"

Haksızlık etmeyeyim, Küçük ayı büyük ayı kitabında küçük ayı babasını arıyordu.

Hastane çocuk hastanesi olduğu için duvarlarına hayvan resimleri çizmişler,
Maymun ağaçta sallanıyor
Panda bambu yaprakları yiyor
Uzun kulaklı fil uçuyor
.... yok hayır hepsi annesini arıyor. Hatta koridorda kelli felli adamlar profesör odalarına bakarak dolanırken bile "annesini arıyor" Tabii dedem yaşında adamların da annesi var lafım yok da Arca'nın biraz sıyırdığını düşünmekteyim.

Yine haksızlık etmeyeyim bizim koridorun önündeki kangurulara demedi bunu, zira annesi-yavrusunun el ele kutu kutu pense oynarlarken resimleri çizilmiş.

Ha aklıma gelmişken bir de "annesi-yavrusu" sendromu alt sendrom olarak ayyuka çıkıyor bu aralar. Bir şeyden iki tane mi var? annesi-yavrusu.

İki farklı resimde farklı boyutlarda gösterilmiş aynı şey bile annesi-yavrusu.

Eğer bir üçüncü eklenirse baba da ekleniyor. Parkta kütükleri dizmişler boy boy. Arca için onlar "baba odun-anne odun-arca odun"!

Sensin odun ! Ben tazecik fidanım bi kerem!

30 Mart 2011 Çarşamba

Ham elmayı koparmışlar dalından

Sağ kolum iptal, vites değiştirirken bile ağrıyor.

Taş mı taşıdım? Yoo!

Çok ham kalmış vücut.

İlker PS ile oynanacak bir alet almış. Voleybol oynuyorsun. Onbeş dakika oynadık kol kazık gibi oldu.

Bir hevesle atletizm takımına girip ipini koparmış gibi koşmayı beklerken elastik (evet övüneceğim kimse kusuruma bakmasın) yapım sebebi ile yüksek atlamaya alındığımda hevesim kırılmış olacak ortaokuldayken ilk sınıfta beden dersinde on üzerinden yedi alarak tarihe geçmiştim. Baktım olmuyor, çareyi yılsonu dans gösterilerine hazırlanma bahanesiyle beden derslerinden muaf tutulmakta buldum.

Hayatında beden dersinden kaytarmaya çalışan tek insanımdır herhalde.

Dolayısı ile bu bana voleybol, basketbol gibi takım sporlarından son derece soyut bir gençlik armağan etti. Hiçbir kuralını bilmiyorum, deli dana gibi oraya buraya atlıyorum. Pazar günü yaptığımız voleybol maçında tek set aldım ama nasıl ben de bilmiyorum:)

Tüm bu spordan uzak gençlik yıllarıma rağmen aslında spor yapmayı severim. Feci gaza gelirim.

Hani spor kulüplerine üye olursun ya, hah ben işte hiç kaçırmam mesela, hiç üşenmem, ikinci adresim yaparım. İlker spor salonunda kondisyon bisikletine oturmuş, televizyondan bilardo maçını seyrederken (eminim çok kalori yakıyordu) ben tüm aletleri Rocky hırsıyla “Eye of the tiger” fon müziğinde mıçımdan ter çıkasıya kadar kullanırdım. Durmaksızın 150 mekik çekebilme becerim vardı. Neredeyse baklava kaslarım olacaktı! O askere gitti, onun üyeliği için verdiğimiz paralar da yanmasın diye ben her gün aksatmadan devam ettim.

Çok gerilerde kalmış Rocky günlerim. Acı ama gerçek. On beş dakikalık bir bilgisayar oyununda iki sektim, iki seksen uzandım!

Spordan sayarsak en son hamileyken yoga yaptığımı hatırlıyorum. O günden beri bu kaslar laktik asit görmemiş!

İki yaşında çocuk peşinde koşmak da yaklaşık on beş kiloyu indir kaldır hareketi de egzersizden sayılmıyormuş. Dün itibari ile anladım.

Nasıl yapsam da hareket etsem? Öğle tatilim yok denecek kadar az. Birkaç haftada bir bir saatlik kaçamak dışında ofisteyim. (Blog yazma saatim) Akşam zaten eve yedide geliyorum, bebemle geçireceğim birkaç saatlik zaman var. Hafta sonuyla da olmaz o iş. Haftada bir spor mu olur!

Yok çare bulmalı! Bak çok fena gaza geldim şimdi!

"Eye of the tiger" yumuşak tondan giriş yaptı, arka fon güm güm güm vuruyor!

29 Mart 2011 Salı

Fotoğraf karesine sıkışmış anlar, anılar

Kapalı, değil mi hala?

Evden kontrol ediyorum, yok! DNS ayarlarıyla uğraşmadım, evden şirketin server'a bağlanınca blogger bile açılıyor. Demokrasilerde çareler...

Acayip yoğunum, İstanbul seyahatleri bana yaramıyor, bünyem alt üst! Dün gece Ezel'i izlerken ve sonrasında o garip yeni Türk filmine bakarken çalıştım. Birden yoğunluk birden bir hiç bir şeye yetişememe halleri. Gecenin ikisi olduğunu fark etmemişim bile.

Aslında bu aralar yazmak istediğim çok şey var.

Mesela Prima'nın aşı kampanyası. Hani üç beş kişi okur faydası olur diye blogger'ın açılmasını bekliyorum.

Sonra Ege'nin tatlı annesi Gamze'nin Arca'ya gönderdiği doğumgünü hediyelerini ve onun el emeği göz nuru çalışmalarını paylaşmak istiyorum. Ama daha çok insan okusun diye yine blogger'ın açılmasını bekliyorum.

Sonra bizim eltiler (Tea&Pot)meşhur oldular yav! Şenay Düdek köşesinde yazdı, televizyona bile çıktılar!!

Hatta Hülya'nın tükkan adres değiştiriyor!

Sahi hiç açılmayacak mı?

---------------------------------------------------------

Son günlerde özellikle fotoğraf çekmeyi unutur oldum.

Halbuki her karenin ne şahane bir kamera arkası var.

Bu misal… Arca’nın canı tost çekmişti. Biz tostu şu ocağın üzerine konan eski tip tost aleti ile hallederdik. Ama yıkanmaktan teflonları çıkmış, çöpü boyladı tabii. Yeni tost makinesi alaysa kadar zihni sinir proceler devrede! Pek de lezzetli oldu ki sormayın: ) Üstteki tavayı da başka bir ocakta ısıtıp öyle koyacaksın tostun üstüne!


Sonra bir gün Nazlılar bize uğradı. Biz Nazlı ile kestane hazırlıyoruz, çay demliyoruz mutfakta, İlkerler salonda sohbette. Arca ile Cansu’ya iki taraf da birbirinin baktığını sanıyor. Bir an bir boşluk hissediyoruz, hop Arca’nın odasında çıkıyor cüceler. Cansu yatağa tırmanmış, Arca bütün peluş oyuncakları Cansu’nun üzerine yığmış, hadi Arca öpsene Cansu’yu diyoruz. Bizimki kızın üzerine çullanıyor, Cansu yanağını uzatıyor ama bir taraftan da temkinli: “Beni napıyorsun? Beni napıyorsun?”


Bir başka zihni sinir proce! Hastaneyi evimiz gibi benimseyeceğiz ya, artık mokunu çıkardık. Bir çay demlemediğimiz kaldı diye geyik yaparken, İlker'in annesinin bu pratik çözümü günün konusu olmuştu. Frech press'te poşet çay demleme sanatı! Ya evet böyle normal hayatta epey sıradan görünüyor ama onaltı metrekarelik bir oda içinde hayat sürerken böyle nüanslar günü kurtarıyor:)

Kedi seven bir insan değilim. Ama yağmurlu bir günde semt postanesinin kapısındaki koli üzerine sığınmış kedileri görünce dayanamadım, sıradakilerin bana deli gözüyle baktığı bir anın anısı olarak kaldı. Pırtık Tekir ve Karpati... Ve böyle başladı onların hikayesi...