13 Haziran 2011 Pazartesi

Malum yıl sonu...

Kreş gezerken hangisine girsek, bir yıl sonu gösterisi telaşı vardı. Kostümler yerlerde, provalar yapılıyor. Serbest zaman verilmiş çocukların başındaki öğretmenlerin elinde bir dekor, bitirmeye uğraşıyor.

İlk bir kaç tanesine "yıl sonu gösterisi yapıyor musunuz?" diye sorduğumda "tabii tabii" demişlerdi. Zaten bir süre sonra vazgeçip "yıl sonu gösterilerinde nasıl bir tutum sergiliyorsunuz?" diye sormaya başlamıştım.

Bir müdür, "biz zaten çocuklar için yapmıyoruz, veliler istiyor bekliyor diye yapıyoruz" dediğinde kopmuştum. Her ne kadar tavra kızsam da aslında dürüstçe bir yanıttı.

Karar verdiğimiz kreşte nasıl tecrübeler bekliyor bizi bilmiyorum açıkçası.

Ama canım Nil ve yavrum Bevkim'in yaşadığı tecrübeden çok dersler çıkardım. Üstelik Nil, okullarından çok çok memnun, buna rağmen acı bir olayı bizlerle paylaşmış, ben de yıl sonu gösterilerine bir de bu açıdan bakın demek istiyorum.

Kitubi'deki Nil'in yazısı için lütfen buraya tıklayınız.

Domestik bir hafta sonu

Misafirler geldi, biz misafirliğe gittik, evcilik oyunları.

Arca inat konusunda master programına dahil oldu yakında doktorasını verecek. Ailecek kendisini kariyerindeki bu atılımlar için destekliyoruz.

Öğle uykusu öncesi babayla yüksek dozda tepişme, ve dolayısı ile yorulma, sinir krizleri, duş ister duşu açarsın suyun sıcaklığını beğenmez ağlar, gel kitap okuyalım okumaz, sonunda ağlamaktan helak olup kucakta sırt kaşıma ile sonuçlanan bir uyku öncesi yaşattı bize eksik olmasın.

Öyle bir ruh haline soktu ki beni, salonda kucağımda kaşınırken açık televizyonda bir düğün sahnesi görüp "aa gelin" dedikten sonra "gelin olmuş gidiyorsun" dizeleriyle şarkı söylediğimi, İlker'in korku dolu gözlerle bana bakıp acıdığını hatırlıyorum.

Bu arada bizim oğlanın bütün dişleri çıkmış, 20 tane olması gerekiyor değil mi? Arka azılar ne ara çıktı? Hastane dönüşü birkaç defa "dişim acıyo" demişti ama başka sorunlardan fark etmemişiz. Dişlerindeki lekelere kafayı taktım, o ara ağzını açınca saydım. Lekeler fena ve nasıl kurtulacağımızı bilmiyorum. Yatmadan önce sütü kaldırdım, yemeklerden sonra diş fırçalanıyor zaten, şekerli yediği tek şey puding, kek. Neyse sağlığı yerinde olsun, bık bıklamayacağım.

Çoğunluk evde olmamıza rağmen keyifli bir hafta sonuydu. Arca'nın uzun öğlen uykularında püfür püfür esen pencere kenarında keyif yapmak iyi geldi. Bir de hayatımda ilk defa baştan sona Muhteşem yüzyılı izledim. Hep bölük pörçük bakıyordum. Diziye uzun süre maruz bırakılan bünye bir süre sonra kocaya hünkarım, velede şehzadem demeye başlıyor.

Pazar akşamı Nazlılara yemeğe gittik. Maksat Cansu ile Arca tepişirken biz de seçim sonuçlarını değerlendirelim.

Kendimiz gibi insanlarla yaşadığımız bir kabuğumuz var. Aslında ne kadar azınlıkta kaldığımızı bir defa daha görmüş olduk. Daha da bu ülkenin insanlarından "açız, işsiziz, çocuklarımızın sınavlarda hakkı yeniyor, küfür yiyoruz, aşağılanıyoruz..." gibi şikayetler duymak istemiyorum. Yurdum insanı, güllük gülistanlık bir ülkede yaşadığını cümle aleme ilan etmiştir, daha da konuşacak söz kalmamıştır.

Arca çok ama çok eğlendi ve defalarca ne kadar eğlendiğini anlattı. Cansu ile o kadar kudurdular bir şey olmadı da, tam giderayak araba oynarken kaydı ve çeneyi yere vurdu. Yarıldı, çokça kanadı. Kan tutuyor beni (bir de sırf doktor olabilmek için fen lisesine girmiştim iyi ki son sene mühendisliğe çark etmişim) üstüm başım kan olunca midem bulandı, tansiyonum düştü, neyse ki Arca'yı biraz sakinleştirebildik. Yakındaki tıp merkezine gittik dikişe gerek yok dediler, biraz façası bozuldu. Bant takıyoruz, "çok yakıştı" diyor düdük:)

12 Haziran 2011 Pazar

Gökte ararken bizim mahallede bulduk

İzmir'in hatırı sayılır bir kısmını gezdikten ve ufaktan keyfimiz kaçtıktan sonra, dıdının dıdısının memnun olduğunu duyduğumuz bir kreş gündeme geldi. Bizim mahallede. Sonra algıda seçicilik ... Pek çok tanıdığımızın bir şekilde iyi şeyler söylediği kreşin her gün önünden geçip yüzüne bakmayan ben, üç gün üst üste yanına park edip kenardan kestim.

Bu arada izmirli anneler mail grubuna sordum, birkaç kişiden olumlu görüş aldım, Elfanam araştırdı, bir olumlu görüş de oradan geldi. Bir gezeli, tanışalım dedik.

Sevdik, niye mi?
- 23 yıldır aynı insanlar tarafından yönetiliyor (karı-koca sosyal hizmetler uzmanı ve çocuk gelişim öğretmeni)
- Görüştüğümüz sahibesi ile aynı frekansta olmamız şaşırttı bizi. Birkaç cümlesi...
"bahçeye çıkmadan olur mu canım, aktif kullanıyoruz, çıkarma diyen veliye de cevabımızı veriyoruz, hava alacak çocuk, mikroplarla mı yaşayacak, giyer montonu çıkar dışarı"
"yaşayarak öğrenir çocuklar"
"2-3 yaş grubuna 8 kişi kontenjan doldu mu, başka çocuk alınmaz"
"sinema için daha küçükler, tiyatroya götürüyoruz"
- Yemekler günlük ve kendi mutfaklarında pişiyor, malzeme bizim mahallenin esnafından geliyor.
- Yaratıcı drama için özel bir sınıf var
- İki öğretmenden biri üniversite mezunu, diğeri stajyer değil, meslek lisesi mezunu.
- Fiziksel koşullar şehir içinde gezdiğimiz tüm diğer okullardan daha iyi.

Evet çim sahası yok, halı.
Evet sürekli psikolog yok ama görüştüğümüz sahibesi çocuk gelişim uzmanı ve okul öncesi eğitim derneği başkanı.
İki dil eğitim yok ama napalım her şey bir arada olmuyor, dolayısı ile bazı fedakarlık noktalarımız oldu.

Aslında Mithatpaşa caddesinde pegagogu aklımda kalan bir okul oldu ama gerek fiziksel koşulları gerekse aynı mahallede olması açısından burası daha ağır bastı.

Öyle ki fiyatını bile sormayı unuttuk görüşmeyi bitirdikten sonra aklımıza geldi.

Şimdilik tüm yaz boyunca canları istediğinde Ümit ablayla parka gitmek yerine orada oynayacaklar, sonra Eylülde yarım gün ve Ümit ablanın ayrılması ile tam güne geçecek.

Biz planlar kuruyoruz tabii şimdilik bakalım kader planlarımız karşısında nasıl bir yol izleyecek, gülecek mi elimizden mi tutacak, göriciiizzz:)

9 Haziran 2011 Perşembe

Sürece mi sonuca mı?

Aslında bu yazı tam bir "Arca bugün ilk defa..." başlıklı yazı olacaktı.

Az önce uykumu kaçıran yatak sohbetinden sonra soluğu bilgisayarın başında aldım. Önce Esra Özlem'in klavyesinden çıkmış küçük bir öykü ile kendimden geçtim. Şimdi de bloğun başına geçtim.

Cümlemizi tamamlayalım, "Arca bugün ilk defa bir konser izledi, çok keyif aldı ve deliler gibi alkışladı. Kendisinden beklenmeyecek bir konsantrasyon performansı ile cemi cümlemizi şaşırttı."



Duru bugün çok başarılı bir solo performansı ile en az Arca kadar şaşırttı bizi. Gururlandırdı, sevindirdi. Son olarak - Duru mezun olduğum okula devam ediyor - müzik öğretmenlerinin benim de öğretmenim olması da şaşırttı, kendimi genç bile hissettim :) İlker de pek şaşırdı hatta salondaki sessizliği yaran bir kahkahasına engel olamadı: Kendisine Nevval Hoca'nın beni ısrarla koroya almak istemesi ile ilgili anımı anlatmıştım da, sesimi ve yeteneğimi pek çekemiyor kıskanç ruh:P



Şimdi İlker fosur fosur uyurken benim uykum kaçmış sonuç süreç muhakemesi yapıyorum.

İlker, müzik konusunda bilgi ve yetenek sahibidir (benim aksime:P). Dolayısı ile bugün bir oda orkestrası dolusu çocukların çalamadıklarını düşündü. Gerçi bunu anlamak için müzik otoritesi olmaya gerek yok, işitme kaybınız olmasın yeter.

Hatta bu yıl liseden mezun olan bir kızın yaklaşık 10 senedir viyolonsel çaldığını öğrendik. Çalabiliyor muydu? İlkere göre bu kadar sene bir şeyi bu kadar çalışırsan çok başarılı olmalıydın.

Bence? Bıraksalar sabahlara kadar tartışırım bu konuyu.

Bu çocukların belki hiç biri güzel çalamadı, sonuca varamadı, ama hepsi çabaladı mı? çabaladı!

O ablamız müzik otoritelerini tatmin eder mi? Bilemem, ama ben hayatının en deli çağlarında ergenlik süresince böyle çok da popüler olmayan bir aleti çalıştığı için, istikrarı için alnından öperim.

İlker'e katıldığım noktalar var. Ona göre bu çocukların çoğunluğu için bu geçici bir heves. (kuvvetle muhtemel!) Belki pek çoğu ailesinin yönlendirmesi ile başladı bu işe, hani bir çocuk neden keman çalmak istesin ki? Olabilir?

Ama futbol takımında oynayan her çocuktan Arda olmasını, piyano çalan her çocuktan Fazıl Say olmasını bekleyemeyiz. Beklememeliyiz.

Pek çok konuda sonuç odaklı bir bakış açım olmasına rağmen bu konuda çok çeliştim kendimle. Belki sanata olan hevesimin her zaman yeteneğimden fazla oluşundandır, belki okul hayatımın böyle performanslarla dolu olmasındandır, belki okullu Yeliz olarak empati kurmuşumdur, kim bilir:)

Anne Yeliz olarak, Arca'yı yönlendirmemeye karar verdim hatta el sıkışmasak da İlker'le anlaştığımızı düşünüyorum. Bir şeye ilgisi varsa, sal gitsin, çok gaza getirme, yönlendirme, illa ki yapmak isterse yolunu bulur. Su yolunu bulur :)

Büyüklere Masallar

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde...

Uzak kasabanın birinde adetmiş, gelin olacak kızların çeyiz sandığına tohum konurmuş. Kırk sene önce bizim kızın payına da bir çiçek soğanı düşmüş. Yıllarca saklamış, çeyiz sandığının en tenhalarında.

Uzun yıllar sonra bir gün yazlığı olmuş bizim kızın. Beyaz saksılara bu çiçeği ekmiş, çiçek yerini pek sevmiş, hemencecik yarıvermiş toprağı. Narin incecik bir dalı çıkarmış topraktan, tek dal. Hem dal hem yaprak. Ucundan tomurcuğu çıkarmış, sonra da işte böyle pespembe açarmış. Daha doğrusu açması beklenirmiş.



Pek güzel gidiyor değil mi? Evet arızaya az kaldı.

Bizim gelin hanım, bir gün fark etmiş ki, bu yapraklar daha çiçek açmadan koparılıyor, bir de nispet yapar gibi yapraklar saksının içine bırakılıyor.

Kim yapar? Neden yapar? Acaba gözünü diken illa ki soğanından isteyen komşular mı yaptı? Kedi olsa niye uğraşsın incecik otla? Kim kim?

Acaba kendiliğinden mi dökülüyor? Hastalık mı geliyor çiçeğe?

Uzun süre böyle çiçek açmadan dökülmüş yaprakları.

Bir botanikçiye sormuşlar, botanikçi bilememiş ama öğrenmişler ki ZIPÇIKTI denen bu çiçekten artık pek yetişmiyor. Ayrık otu kılıklı çiçek iyiden iyiye kıymete binmiş.

Artık çiçekten iyice ümidi kesen hanım, günlerden bir gün iki kızından küçük, haylaz ve cadı kılıklı olanını görmüş saksının başında. Bizimki kıvırcık sarı kafasını gömmüş saksının içine itinayla yoluyor yaprakları. Hem ne yolmak!! Yolup yolup bırakıyor saksının içine.

Ellerini birbirine çırpıp temizlerken dönüyor kız, annesiyle burun buruna geliyorlar.

"Hah! ben de sana ne diyecektim! Babam görev verdi, bi tane ayrık otu kalmayacak bahçede dedi, ya bu saksıya bir ayrık otu dadanmış, yoluyorum yoluyorum çıkıyor. Söyle babama kendi yolsun bu ne be!"

Bu hikayenin üzerinden yirmi küsür sene geçmiş olmasına rağmen hala gülerler.

Gökten üç zıpçıktı soğanı düşmüş,
biri hikayeyi sabırla okuyanlara,
biri çeyiz yadigarına tekrar ve sonsuza kadar kavuşan gelin hanıma,
biri de ne zaman bu çiçeği görse; "ayrık otu gibi kardeşim ne bileyim ben, babam yol dedi, yoldum, daha da uğraşmam bahçenizle" diye çemkiren bana:)))

8 Haziran 2011 Çarşamba

Dumur diyalog #10

Sohbetler çoğaldıkça diyalogların pek dumurluğu kalmıyor. Demek ki keramet Arca’da değil bizim ilk heyecanlarımızdaymış.

Heyecan deyince… Arca’nın son günlerde cümle içinde kullanmayı en çok sevdiği kelime bu:
“Heyecanla öptüm!”
“Heyecanla yedim!”
Her şeyi heyecanla yapıyor son günlerde.

Geçen Hülyalara gideceğiz, yolda Elalarla buluşacağız, birlikte gideceğiz diye ön hazırlık turlarından geçmişti. Orçun bizde, sohbet ediyorlar:
O: Kimler gelecek Arca?
A: Tuna, Ela
O: Ela kız mı erkek mi?
A: Kız gibi bişey!



Arca’ya göre bütün oyuncakları konuşur.
“…demiş” diye bir cümle sonu yakalarsın, sorarsın “kim demiş?” Ya kuzudur, ya pandadır, ya şimşek mcqueendir.

Geçen arabaya bindik, önceki yolculuktan çöp kamyonu kalmış, özlemiş, istedi tabii. Hani ben de muhabbet kuracağım ya;
“A çöp kamyonu ne diyor Arca’cım özlemiş mi o da seni?”
“Çöp kamyonları konuşmaz.”
“Haklısın. Ne yapar o halde?”
“ıhn ıhn yapar!”

7 Haziran 2011 Salı

“okul bakmaa gidiyoz!”

Kreş gezmek için cuma günü izin aldım, Arca da sabaha turlarına bizimle katılırken böyle diyordu “okul bakmaa gidiyoz!” evet gittik aldık boyumuzun ölçüsünü geldik.

İstisnaymışız biz öğrendik, bulutların üzerinde geziyormuşuz, balonumuz söndü, iniverdik.

İstisnaymışız çünkü diğer velilerin aksine;

Biz çizgi film izletilmesine fitil oluyoruz, çizgi film izlemenin yerinin okul olmadığına inanıyoruz. (sadece bir tanesinde ayda bir sinema günü yapıldığını ve öncesi ile sonrasında film ile ilgili çalışmalar yapılarak interaktif hale getirildiği anlatıldı, diğerleri için çok doğaldı, çok normaldi)

Biz yıl sonu gösterisinin ne şartlar altında yapıldığını soruşturuyoruz (dikkatinizi çekerim var mı diye sormaktan vazgeçtik, illa ki var! Yaklaşımlarını soruyoruz sadece).

Biz kışın çocukları bahçeye çıkarıyorsunuz değil mi diye araştırıyoruz, aman ha çıkarmayın demiyoruz.

Biz elimizde anaokul müdiresinin bıyıkaltından güldüğü bir kara kaplı deftere aldığımız notları taşıyoruz yanımızda.

Dik merdivenleri sorguluyoruz. Çimden halıdan geçtim, koşmaya müsaade etmeyen küçük bahçeye dudak büküyoruz.

Biz "ağlar ağlar alışır" şeklinde yönetilen bir alışma sürecine dehşetle hayır diyoruz.

Biz çok methedilen yemek listelerini aldığımızda ikindi kahvaltısı için meyvanın yanına şokellalı ekmeği görünce hayretler içinde kalıyoruz. Hangi insan evladı şokellalı ekmek varken elma yer?

Yedi adet okul gezdik. B.k atacak değilim, benim beklentimi karşılamaz başkası sever mutlu olur. Ama içindeki eğitmenlerini sevdiğimiz okulun fiziki koşullarından tırstık, fiziki makyajı pek güzel olanın ya eğitimi hakkında nahoş şeyler duyduk ya da sınıflarını kalabalık bulduk.

Ahşap oyuncaklardan, Montessori, Waldorf gibi ekolleri takip etmelerinden, iki dille eğitim yapmalarından, gerçek çim bahçelerden, domates salatalık ekmelerinden, yüzme havuzlarından, kuştüyü yataklardan geçeli çok oluyor.

Atla deve değildi istediğimiz, sadece;
- Şefkatle yaklaşılacağına inandığımız insanlar
- Temizlik ve tehlikesiz fiziki koşullar
- 8-10 kişilik sınıf ve sınıf için iki öğretmen
- Sürekli bir çocuk psikoloğu
- Her gün çıkılacağına inandığımız kullanılabilecek bir bahçe
(Bir de mümkünse yıllık 20.000 TL olmasın be, o-ha dedim yani!)

Bu beş maddeyi bir arada bulunduran, -hadi işimizi biraz daha kolaylaştıralım - birkaçından fedakarlık edebileceğimiz bir okul bile bulamadık henüz.

Omuzlarımız düşmüş halde eve döndüğümüzde Ümit ablaya "böhhüüü gitme bizi bırakma!" diye ağlayacaktık neredeyse. Hatta bir süre daha, başka bir bakıcı ile devam mı etsek acaba diye düşündük. Ama ne olacak en fazla Arca bir yıl daha büyümüş olacak. Sürecin çarkına bir defa daha gireceğiz.

Bu süreçte değerleri fikirlerini paylaşan Elfanam, sağduyusu ve tecrübeleriyle destek olan dostlar var neyse ki...

Vazgeçmiş değiliz, en azından şimdilik.