Sıkıcı bir ofis günü…
Şirketin yarısı tatilde, dolayısı ile öyle aman aman yoğun değilim. Dosyalama arşivleme bilgisayarı hafifletme… Ama hani evde de bir dolap düzenlemeye girersin, sonra işin içinden çıkamaz yarı yolda vazgeçersin ya, daha doğrusu vazgeçmek istersin ama o dağınıklığı eninde sonunda sen temizleyeceğin için elin mahkum vazgeçemezsin, işte öyle bir şey…
Sıkıcı bir ofis gününde yapılacak en iyi şey en az bir saatliğine Foruma kaçmaktır. Ama tembelliğin tutar, üşengeçliğin tutar, hava sıcaktır ve beyninde yumurta pişirecek kadar sıcaktır ve çıktığın an her bir ter bezin infilak edecekmiş gibi ter salgılamaya başlar, vazgeçersin işte öyle bir şey…
Hem eve gitmeyi iple çekersin hem de gidince ofiste yorulmuş zihnine yorgun bir bedenin de ekleneceğini düşünüp istemezsin işte öyle bir şey…
Naneli sakızın çiğnedikçe tadının gitmesine gıcık olursun, magnum yerine öğlenden kalma üç dilim karpuzu yediğine gıcık olursun, karpuzun çekirdeklerinin küçüklüğüne , çekirdekleri kibarlık edeceğim diye illa ki çatal bıçakla ayıklamak zorunda oluşuna gıcık olursun… hani hemen hiçbir ayrıntıdan mutluluk çıkaramazsın ya … işte öyle bir şey
Derken ayaklarım takıldı gözüme. Güdük boyuma asla uymayan babetlerim var. Belli ki öğlen gezeyim diye düşünmüş, giymişim. Hayır boşuna giymişim diye bıkbıklamayacağım. Çok ucuza aldım ben onları. Ve hemen her gün ayağımda. Hiç yakışmadığını biliyorum, - bunları alırken İlker yanımda olsa kesinlikle aldırmazdı, o bana hep topuklu ayakkabı alır - , beni iyice götten bacak gösterdiklerini biliyorum ama çok ucuza aldım ben onları!! Evet keyfimin yerine gelmesi için iyi bir ayrıntı…
Şimdi dükkanı kapatıp, eve dönüş yolunda marketten Miller alabilirim. Akşam cüceyi uyuttuktan sonra, buz gibi yıkanmış balkonda çerezimi yanına katık edip ayakkabılarımı ne kadar ucuza aldığımı kutlayabilirim.
Hani kutlamak için bahane ararsın ya, hani yorgunluğun üzerine bir oh çekip ayağını uzatırsın ya, hani her şey gözüne daha olumlu görünmeye başlar ya…
işte öyle bir şey … işte öyle bir şey…
14 Temmuz 2011 Perşembe
O bir "Survivor"
Sakarım demiş miydim? Evet demiştim, hatırlıyorum.
Kucağımda ağlayan Arca, orasını burasını öperken “of canım çocuğum çok özür dilerim, neresi acıyor? Neresi? Of çok özür dilerim ya, dur bakim, of ya of!!!” diyerek sakinleştirmeye çalıştığım sahneler öyle çok ki. Hayatımızın değişmez bir parçası adeta.
Tatile çıkmak için arabaya binerken arabanın kapısını açmak suretiyle Arca’nın kafasına bamlattığımın üzerinden henüz bir hafta geçmedi ki, bu defa kafasını yardım çocuğun.
Yazlıkta kucağımdan inmemek için direnç gösterirken kafasını arkaya attı ve BAM! Açık kepengin vidası kafasına girdi. İşin komiği fark etmedik, başka yere lasonil sürdük. Denize gittiğimizde kafasını ıslatırken şişliği ve kurumuş kanı görünce fark ettim. İş işten geçmişti.
Tırnağını keserken parmağını dolama yaptığım, emeklerken eline bastığım öyle çok anımız var ki.
Bir de çok pis nazarım değiyor. Yazlıkta bankonun üzerinde kirazları görünce bir güzel çekti sandalyeyi, İlker’le dadandılar tabağa. “Ah yavrum ne güzel yiyor” demeye kalmadı ayağı kaydı çene bankoya çarptı Arca yerde.
Yine aynı gün sehpanın üzerinde arabalarıyla oynuyor. “Ya bak ne güzel kendi kendine oynuyor” cümlesini kurmadım sadece aklımdan geçirmem yetti. Sehpanın ağırlık merkezi bir anda değişti, Arca yerde sehpa kafasında.
Güneşten koruyabiliyorsun, hormonlu gıdalardan, yok efendim çikolatadan uzak tutabiliyorsun, televizyona dikkat ediyorsun da benim şerrimden kim koruyacak?
Derya Büyükuncu halt etmiş en bi survivor benim oğlum: )
Unutmadan, pek çaktırmamaya çalışıyor ama ben inceden fark ediyorum, İlker beni Arca ile mümkün mertebe baş başa bırakmıyor, nolur nolmaz.
Kucağımda ağlayan Arca, orasını burasını öperken “of canım çocuğum çok özür dilerim, neresi acıyor? Neresi? Of çok özür dilerim ya, dur bakim, of ya of!!!” diyerek sakinleştirmeye çalıştığım sahneler öyle çok ki. Hayatımızın değişmez bir parçası adeta.
Tatile çıkmak için arabaya binerken arabanın kapısını açmak suretiyle Arca’nın kafasına bamlattığımın üzerinden henüz bir hafta geçmedi ki, bu defa kafasını yardım çocuğun.
Yazlıkta kucağımdan inmemek için direnç gösterirken kafasını arkaya attı ve BAM! Açık kepengin vidası kafasına girdi. İşin komiği fark etmedik, başka yere lasonil sürdük. Denize gittiğimizde kafasını ıslatırken şişliği ve kurumuş kanı görünce fark ettim. İş işten geçmişti.
Tırnağını keserken parmağını dolama yaptığım, emeklerken eline bastığım öyle çok anımız var ki.
Bir de çok pis nazarım değiyor. Yazlıkta bankonun üzerinde kirazları görünce bir güzel çekti sandalyeyi, İlker’le dadandılar tabağa. “Ah yavrum ne güzel yiyor” demeye kalmadı ayağı kaydı çene bankoya çarptı Arca yerde.
Yine aynı gün sehpanın üzerinde arabalarıyla oynuyor. “Ya bak ne güzel kendi kendine oynuyor” cümlesini kurmadım sadece aklımdan geçirmem yetti. Sehpanın ağırlık merkezi bir anda değişti, Arca yerde sehpa kafasında.
Güneşten koruyabiliyorsun, hormonlu gıdalardan, yok efendim çikolatadan uzak tutabiliyorsun, televizyona dikkat ediyorsun da benim şerrimden kim koruyacak?
Derya Büyükuncu halt etmiş en bi survivor benim oğlum: )
Unutmadan, pek çaktırmamaya çalışıyor ama ben inceden fark ediyorum, İlker beni Arca ile mümkün mertebe baş başa bırakmıyor, nolur nolmaz.
13 Temmuz 2011 Çarşamba
Hay peri gibi!
Bir ara bir ormanda kaybolma fantezisi hakimdi masallara, şimdi periler musallat oldu. Hay dilim tutulaydı da peri demeyeydim. Önceden tırsmışlığı var biliyorum bir de!
Kendime perilerden bahsetmek yok diye söz vermiştim güya…
Bezli yatırıp sabaha karşı unutup da fark ettiği bez için gayri ihtiyari “aa hay Allah kim takmış bu bezi? Gece bez perileri gelip takmış herhalde” diye saçma bir laf çıkınca, o içine periler kaçasıca ağzımdan, mecbur iki satır bir şeyler uydurdum.
Tabii Arca’nın hoşuna gitmedi, iki sefer daha bez görünce “bez perileri gelmesin, bez takmasın” dedi.
Perilerden yana bu ısrarcı tutumumun son bulması için gece bezi çıkardık. Ama nasıl yapacağım bilmiyorum. Mıkırdandığını duyarsam yanına gidiyorum, kuvvetle muhtemel çiş gelmiş oluyor, klozete tutunca hop salıveriyor. Ama işler sarpa sardı, son dönemde mıkırdamalarına hemen gitmiyordum, bu bez işi çıkınca kaçmasın uyanmasın diye yeni doğan anası gibi saniyesinde soluğu yanında alıyorum.
Daha kötüsü ben mıkırdanmayı kaçırırsam Arca da çişi kaçırıveriyor, üşütecek diye korkuyorum. Bence henüz gece bezi bırakmaya hazır değil. Kimi tecrübeliler gece gündüz beraber bırakılmasından yana ama Arca deve gibi su içiyor ve şimdiye kadar hemen hemen hiç kuru kalkmadı yataktan. Dolayısıyla yine tecrübelilerin önerisi üzerine arayı fazla açmamayı düşünmekle birlikte, bir süre kaçak göçek bezle idare edelim diyordum.
Tenhada sıkıştırılasıca periler sağ olsun gece bez çıktı.
Dolayısı ile benim de yine uyku ile imtihanım başladı!
Annenin bebesine notu: Büyü len artık, çişini de tut sabaha kadar arıza çıkarmadan bi uyu be! Tam uyumaya başladın dedik, çiş çıktı başıma, hay senin çişine!
Annenin okuyanlara notu: Merak edenler için Arca’nın gündüz bez olayı tamamen bitti. Tabii kazalar oluyor arada ama çoğunlukla kendisi söylüyor, arıza yapmıyor.
Annenin sorusu : Gece bez işi nasıl halledilir? Bu adam tutmayı öğrenecek mi? Yoksa saat kurup ben mi götüreceğim hep işetmeye?
Kendime perilerden bahsetmek yok diye söz vermiştim güya…
Bezli yatırıp sabaha karşı unutup da fark ettiği bez için gayri ihtiyari “aa hay Allah kim takmış bu bezi? Gece bez perileri gelip takmış herhalde” diye saçma bir laf çıkınca, o içine periler kaçasıca ağzımdan, mecbur iki satır bir şeyler uydurdum.
Tabii Arca’nın hoşuna gitmedi, iki sefer daha bez görünce “bez perileri gelmesin, bez takmasın” dedi.
Perilerden yana bu ısrarcı tutumumun son bulması için gece bezi çıkardık. Ama nasıl yapacağım bilmiyorum. Mıkırdandığını duyarsam yanına gidiyorum, kuvvetle muhtemel çiş gelmiş oluyor, klozete tutunca hop salıveriyor. Ama işler sarpa sardı, son dönemde mıkırdamalarına hemen gitmiyordum, bu bez işi çıkınca kaçmasın uyanmasın diye yeni doğan anası gibi saniyesinde soluğu yanında alıyorum.
Daha kötüsü ben mıkırdanmayı kaçırırsam Arca da çişi kaçırıveriyor, üşütecek diye korkuyorum. Bence henüz gece bezi bırakmaya hazır değil. Kimi tecrübeliler gece gündüz beraber bırakılmasından yana ama Arca deve gibi su içiyor ve şimdiye kadar hemen hemen hiç kuru kalkmadı yataktan. Dolayısıyla yine tecrübelilerin önerisi üzerine arayı fazla açmamayı düşünmekle birlikte, bir süre kaçak göçek bezle idare edelim diyordum.
Tenhada sıkıştırılasıca periler sağ olsun gece bez çıktı.
Dolayısı ile benim de yine uyku ile imtihanım başladı!
Annenin bebesine notu: Büyü len artık, çişini de tut sabaha kadar arıza çıkarmadan bi uyu be! Tam uyumaya başladın dedik, çiş çıktı başıma, hay senin çişine!
Annenin okuyanlara notu: Merak edenler için Arca’nın gündüz bez olayı tamamen bitti. Tabii kazalar oluyor arada ama çoğunlukla kendisi söylüyor, arıza yapmıyor.
Annenin sorusu : Gece bez işi nasıl halledilir? Bu adam tutmayı öğrenecek mi? Yoksa saat kurup ben mi götüreceğim hep işetmeye?
12 Temmuz 2011 Salı
Dikkat! Pazarda sebzenin iyisi nasıl seçilir?
İlker esnaf sever, manavcıdır. Mahallenin esnafı ile arkadaştır. Onun manav kankası vardır, benim pazarcı teyzelerim. Ben pazar severim. Küçükken annem kaptı mı beni pazara götürür, dört tur dolaştırmadan getirmezdi. İki tur atılır, üçüncüde fiyattan ve kaliteden yana en uygunları alınır, bir şey unutulmuş olmasın diye de son bir tur atılıp eve dönülürdü. Alışkanlık, aşinalık var. İstanbul’daki evimiz Zuhuratbaba’daydı, Salı günleri kurulan pazarı kaçırmazdım. Sor şimdi – ölmediyse – köy biberi satan teyzeyi elimle koymuş gibi bulurum. Ancak Arca doğdu beridir, pek imkan olmadı. İlker’in de yolunun üstündeki manav kanka olunca tembellik ağır bastı.
Pazar günü İlker arkadaşları ile PS oynamaya karar verdi. Biz de kahvaltıdan sonra pazara gittik. Pazarda kesinlikle pusette inilmeyecek dedim, tartışmadık malum şahısla. Oturduğu yerden domateslere saldırdı, tezgahlara burnunu dayadı, kokladı.
Pazara gitmeye gitmeye paslanmışım. Sebzenin iyisinden anlamaz olmuşum. Zilyon tezgahta birbirinden güzel domateslere bir türlü karar veremeyince, yanımızdaki teyzelerin sohbetine kulak kabarttım. Biri "bak bu güzelmiş, pembe domates dediklerinden, alalım burdan" diğeri "yok abla, şu ilerideki adamdan alacağız, her hafta alırım, hiç şaşmaz" dedi.
Dedim "oğlum Arca sıkı tutun pusete bu teyzelerin peşine takılıyoruz!" Domates alıyorum, pazarcıya "acele et, şu teyzeleri yakalamam lazım" diye bıdı bıdı yapıyorum. Böyle böyle fasulye, bamya, patlıcan birkaç tezgah gezdik.
Birbirimize aşina olmaya başladık, peşlerine takıldığım çakozlanmasın diye, "her hafta buradan alırım, çok iyidir patlıcanı" türünden cümleler kuruyorum. Karşılıklı kafa sallıyoruz, onaylıyoruz birbirimizi.
Eskiden utanmazdım, annemin şehirdışında olduğu zamanlarda evin alışverişini yaptığımızı hatırlıyorum. Pazara gittiğimizde, açıkça sorardık; "teyzecim nerden alalım fasulyeyi?" Şimdi koca kadın oldum, utanıyorum.
--- Pazarda sebzenin iyisi nasıl seçilir konulu önerileri okudunuz :) ------
Pazar da nereden çıktı diyecek olanlar devamı okuyabilir, vaktim yok diyenler, ekranının sağ üst köşesindeki çarpı işaretini tıklayabilir, zira postun faydalı bilgiler kısmı bitti.
Cumartesi günü Poyraz'ın yaşgünü partisi akşama kayınca Kordon tayfasına erken katılabildim. İlker ile Arca beni bıraktılar, arazi oldular. Ben limonlu Miller’ları patates tava ve sohbet eşliğinde götürürken İlker ile Arca, Alsancak’ın yakın mahallelerinden birinde, – kuvvetle muhtemel kolibasili içeren körfez suyunda kaynatılmış – mısırları götürmekte, Arca’yı mikroplarla tanıştırma procesinin uygulamasına geçmekteydiler!
Hal böyle olunca pazara gitmek ve bebeme mısır alıp haşlamak farz oldu. (duyarlı ana takdimimdir!)
“Bu resimde gördüğünüz nedir?” demeyeceğim direkt anlatacağım.

Vaktiyle çevreci hücrelerimiz gaza gelmiş olacak, "Migrosun tek kullanımlık hatta anında yırtılan torbalarından almayacağız, çok kullanımlık çantalardan kullanacağız", demiş ancak bunları da tek sefer kullanmıştık. Arca ile baş başa pazara gitmek gündeme gelince, pusete bağlanabilecek başka bir poşet alternatifi kalmadığından dolabın ücra köşelerinden çıkardım bunları.
Bu iki torbanın içinde iki kilo domates, yarımşar kilo fasulye, bamya, mantar, altı adet mısır, iki bostan patlıcan ve iki kilo limon vardı. Bir de sırtımda sırt çantası. Arca da arabada uyuduğu için kucağımda idi. Asansöre kadar Arca sakız paketini elinden düşürdü, çöktüm aldım. Asansörde anahtar düştü, çöktüm aldım. Arca’yı yatağa yatırıp bunları yere öyle bırakabildim.
Haltere başlayayım diyorum, hazır kol kaslarım güçlenmişken.
Mikroplu mısır tükettiği gün, limonata da içmiş yer cücesi! Anasının limonatasını da içsin bebem, ev yapımı limonata içsin ferahlasın dedim.(duyarlı ana vol.2) Evde toz şeker olmayınca kesme şekerle uğraştım, hadi nanesini abartmayayım deyip tarifi modifiye edince epey kötü bir sürahi limonatamız oldu.
Hehe güzel olur da buradan tarif veririm diye umutlanmış olacağım, yapım aşamasında fotoğrafını çekmiştim, koyayım bari yazık olmasın: )

Bu arada Arca bayıldı içti. Şekil itibari ile b.ka benzeyen kurabiyelerimi de yalana yalana yemişti. Arca’nın pek seçici bir ağız tadı yok kanımca.
Neyse Ümit abla, pek güzel yaparmış, kalan limonlar ellerinden öper. O gidince biz ne yapacağız işte onu hiç bilmiyorum.
Pazar günü İlker arkadaşları ile PS oynamaya karar verdi. Biz de kahvaltıdan sonra pazara gittik. Pazarda kesinlikle pusette inilmeyecek dedim, tartışmadık malum şahısla. Oturduğu yerden domateslere saldırdı, tezgahlara burnunu dayadı, kokladı.
Pazara gitmeye gitmeye paslanmışım. Sebzenin iyisinden anlamaz olmuşum. Zilyon tezgahta birbirinden güzel domateslere bir türlü karar veremeyince, yanımızdaki teyzelerin sohbetine kulak kabarttım. Biri "bak bu güzelmiş, pembe domates dediklerinden, alalım burdan" diğeri "yok abla, şu ilerideki adamdan alacağız, her hafta alırım, hiç şaşmaz" dedi.
Dedim "oğlum Arca sıkı tutun pusete bu teyzelerin peşine takılıyoruz!" Domates alıyorum, pazarcıya "acele et, şu teyzeleri yakalamam lazım" diye bıdı bıdı yapıyorum. Böyle böyle fasulye, bamya, patlıcan birkaç tezgah gezdik.
Birbirimize aşina olmaya başladık, peşlerine takıldığım çakozlanmasın diye, "her hafta buradan alırım, çok iyidir patlıcanı" türünden cümleler kuruyorum. Karşılıklı kafa sallıyoruz, onaylıyoruz birbirimizi.
Eskiden utanmazdım, annemin şehirdışında olduğu zamanlarda evin alışverişini yaptığımızı hatırlıyorum. Pazara gittiğimizde, açıkça sorardık; "teyzecim nerden alalım fasulyeyi?" Şimdi koca kadın oldum, utanıyorum.
--- Pazarda sebzenin iyisi nasıl seçilir konulu önerileri okudunuz :) ------
Pazar da nereden çıktı diyecek olanlar devamı okuyabilir, vaktim yok diyenler, ekranının sağ üst köşesindeki çarpı işaretini tıklayabilir, zira postun faydalı bilgiler kısmı bitti.
Cumartesi günü Poyraz'ın yaşgünü partisi akşama kayınca Kordon tayfasına erken katılabildim. İlker ile Arca beni bıraktılar, arazi oldular. Ben limonlu Miller’ları patates tava ve sohbet eşliğinde götürürken İlker ile Arca, Alsancak’ın yakın mahallelerinden birinde, – kuvvetle muhtemel kolibasili içeren körfez suyunda kaynatılmış – mısırları götürmekte, Arca’yı mikroplarla tanıştırma procesinin uygulamasına geçmekteydiler!
Hal böyle olunca pazara gitmek ve bebeme mısır alıp haşlamak farz oldu. (duyarlı ana takdimimdir!)
“Bu resimde gördüğünüz nedir?” demeyeceğim direkt anlatacağım.

Vaktiyle çevreci hücrelerimiz gaza gelmiş olacak, "Migrosun tek kullanımlık hatta anında yırtılan torbalarından almayacağız, çok kullanımlık çantalardan kullanacağız", demiş ancak bunları da tek sefer kullanmıştık. Arca ile baş başa pazara gitmek gündeme gelince, pusete bağlanabilecek başka bir poşet alternatifi kalmadığından dolabın ücra köşelerinden çıkardım bunları.
Bu iki torbanın içinde iki kilo domates, yarımşar kilo fasulye, bamya, mantar, altı adet mısır, iki bostan patlıcan ve iki kilo limon vardı. Bir de sırtımda sırt çantası. Arca da arabada uyuduğu için kucağımda idi. Asansöre kadar Arca sakız paketini elinden düşürdü, çöktüm aldım. Asansörde anahtar düştü, çöktüm aldım. Arca’yı yatağa yatırıp bunları yere öyle bırakabildim.
Haltere başlayayım diyorum, hazır kol kaslarım güçlenmişken.
Mikroplu mısır tükettiği gün, limonata da içmiş yer cücesi! Anasının limonatasını da içsin bebem, ev yapımı limonata içsin ferahlasın dedim.(duyarlı ana vol.2) Evde toz şeker olmayınca kesme şekerle uğraştım, hadi nanesini abartmayayım deyip tarifi modifiye edince epey kötü bir sürahi limonatamız oldu.
Hehe güzel olur da buradan tarif veririm diye umutlanmış olacağım, yapım aşamasında fotoğrafını çekmiştim, koyayım bari yazık olmasın: )

Bu arada Arca bayıldı içti. Şekil itibari ile b.ka benzeyen kurabiyelerimi de yalana yalana yemişti. Arca’nın pek seçici bir ağız tadı yok kanımca.
Neyse Ümit abla, pek güzel yaparmış, kalan limonlar ellerinden öper. O gidince biz ne yapacağız işte onu hiç bilmiyorum.
11 Temmuz 2011 Pazartesi
"Şampiyon olmamıza altı takım kaldı, ha gayret!"
İşe giderken NTV radyonun Trabzonspor başkanının da tutuklandığını bildiren son dakika haberini duyunca ilk iş İlker’i arayıp böyle dedim. Son bir haftadır şikeyle yatıp kalkıyorduk. Biliyordum, kendinden öndeki yedi takımın başkanlarının şike iddiası ile tutuklanmasının ardından sıra GS’ye gelecekti, tüm yıl GS’ye üzülen canım İlker’im sonunda sevinecekti, bunun hayallerini kuruyordu.
Şaka bir yana, İlker iyi bir futbol oyuncusu (Göztepe’nin altyapısı geçmişi var) ve izleyicisidir. Ben hemen hemen hiç televizyon izlemediğim için fazla umursamam, hep spor kanalları açıktır.
Transfer dönemini severim mesela, kim kime gitmiş. Öyle eskileri hatırlıyorum ki…
“Hani dişlek bir Barcelona oyuncusu vardı böyle kırıta kırıta gider gol atardı, zayıf bir şey saçları kıvırcık uzun, kimdi o? Napıyo şimdi? Hangi takımda?”
“Ya bu Televoleden tanıştığı manken kızla evlenen bir savunma oyucusu vardı. Dünya üçüncüsü olduğumuz sene milli takımdaydı. Yav nasıl bilmiyorsun hani İzmirli? Kimdi o çocuk?”
Genelde sorularım cevapsız kalsa da bazen monologların diyaloğa döndüğü de oluyor. Mesela bir liste yapmışlar, anlatıyorlar televizyonda.
Y: AA birinci hangi ülkeden?
İ: İspanya
Y: İkinci hangi ülkeden?
İ: İspanya
Y: Vay İspanya bayağı iyiymiş Avrupa’da di mi?
İ: Yeliz lig İspanya ligi, bütün takımlar İspanyol
Y: Haydaa niye izliyorsun yerel ligleri? Transfer haberi yok mu?
Güya ben koltukta gazete okuyorum, televizyondan “Forvete ihtiyacımız var” diyen GS yetkilisine kulak kabartıp heyecanlandım mesela … “Arda gitti mi İlker?” “Niye?” “Ee baksana forvet lazımmış o çocuk işe yaramıyor mu?” “Orta saha oyuncusu o” “Nasıl gol atıyor orta sahadan? Hep gol atıyor?” “Böyle kanatlardan gelip… ya of Yeliz ya piç ettin haberi, sana ne ya? Hadi canım sen oku, takılma anlatırım ben sana sonra”
Anlaşıldığı üzere futboldan zerre kadar anlamam. Daha kötüsü anlıyormuş gibi yapıp İlker’i epey gıcık ederim. Bu son bir haftadaki olaylar bence futboldan başka bir şey. Öncesinin olduğunu da düşünüyorum, hep olduğunu da düşünüyorum. Olay takımlar üstü bence. Aziz Yıldırım’ı tutuklamışlar ve belki daha birçokları peşinden gidecek. Geçtiğimiz günlerde FB’li olduğunu öğrendiğim bir yazar tabii ki adını hatırlamıyorum, televizyonda “FB lig düşürülürse bütün lig bundan zarar görür, tüm takımlar, şifreli televizyonlar maddi olarak çöker” gibi cümlelerle gözdağı veriyordu. Hani şikeyi küçük takım yapmış olsa yerin dibine geçirelim de büyük takım yapmışsa sineye çekelim alt metni ile konuşuyordu. Tüylerimin diken diken olması için futboldan anlamam gerek yok!
Son olarak tutuklama kararının da henüz hüküm giymemiş biri için gelmesi çok garip ya. Hukuk sistemimiz mi böyle anlamadım. Ergenekon şüphelileri yıllardır içeride, hüküm bile giymediler, belki bu davanın şüphelileri de aynı akıbete uğrayacak. Hani deliller karartılmasın da, maksat oymuş. Deniz Feneri şüphelisi Zahit Akman’ın delil karartmayacağına inanılmış olacak tutuklanması için üç yıl geçmesi beklendi.
Of neyse...
İlker bilse de söylemiyor, gıcıklığından , ya cidden o çocuğun adı neydi? Hani şu Televole’den mankenle evlendi de İngiltere’ye gitti, İzmirli ya, savunmada oynuyor hani? Kimdi o?
Şaka bir yana, İlker iyi bir futbol oyuncusu (Göztepe’nin altyapısı geçmişi var) ve izleyicisidir. Ben hemen hemen hiç televizyon izlemediğim için fazla umursamam, hep spor kanalları açıktır.
Transfer dönemini severim mesela, kim kime gitmiş. Öyle eskileri hatırlıyorum ki…
“Hani dişlek bir Barcelona oyuncusu vardı böyle kırıta kırıta gider gol atardı, zayıf bir şey saçları kıvırcık uzun, kimdi o? Napıyo şimdi? Hangi takımda?”
“Ya bu Televoleden tanıştığı manken kızla evlenen bir savunma oyucusu vardı. Dünya üçüncüsü olduğumuz sene milli takımdaydı. Yav nasıl bilmiyorsun hani İzmirli? Kimdi o çocuk?”
Genelde sorularım cevapsız kalsa da bazen monologların diyaloğa döndüğü de oluyor. Mesela bir liste yapmışlar, anlatıyorlar televizyonda.
Y: AA birinci hangi ülkeden?
İ: İspanya
Y: İkinci hangi ülkeden?
İ: İspanya
Y: Vay İspanya bayağı iyiymiş Avrupa’da di mi?
İ: Yeliz lig İspanya ligi, bütün takımlar İspanyol
Y: Haydaa niye izliyorsun yerel ligleri? Transfer haberi yok mu?
Güya ben koltukta gazete okuyorum, televizyondan “Forvete ihtiyacımız var” diyen GS yetkilisine kulak kabartıp heyecanlandım mesela … “Arda gitti mi İlker?” “Niye?” “Ee baksana forvet lazımmış o çocuk işe yaramıyor mu?” “Orta saha oyuncusu o” “Nasıl gol atıyor orta sahadan? Hep gol atıyor?” “Böyle kanatlardan gelip… ya of Yeliz ya piç ettin haberi, sana ne ya? Hadi canım sen oku, takılma anlatırım ben sana sonra”
Anlaşıldığı üzere futboldan zerre kadar anlamam. Daha kötüsü anlıyormuş gibi yapıp İlker’i epey gıcık ederim. Bu son bir haftadaki olaylar bence futboldan başka bir şey. Öncesinin olduğunu da düşünüyorum, hep olduğunu da düşünüyorum. Olay takımlar üstü bence. Aziz Yıldırım’ı tutuklamışlar ve belki daha birçokları peşinden gidecek. Geçtiğimiz günlerde FB’li olduğunu öğrendiğim bir yazar tabii ki adını hatırlamıyorum, televizyonda “FB lig düşürülürse bütün lig bundan zarar görür, tüm takımlar, şifreli televizyonlar maddi olarak çöker” gibi cümlelerle gözdağı veriyordu. Hani şikeyi küçük takım yapmış olsa yerin dibine geçirelim de büyük takım yapmışsa sineye çekelim alt metni ile konuşuyordu. Tüylerimin diken diken olması için futboldan anlamam gerek yok!
Son olarak tutuklama kararının da henüz hüküm giymemiş biri için gelmesi çok garip ya. Hukuk sistemimiz mi böyle anlamadım. Ergenekon şüphelileri yıllardır içeride, hüküm bile giymediler, belki bu davanın şüphelileri de aynı akıbete uğrayacak. Hani deliller karartılmasın da, maksat oymuş. Deniz Feneri şüphelisi Zahit Akman’ın delil karartmayacağına inanılmış olacak tutuklanması için üç yıl geçmesi beklendi.
Of neyse...
İlker bilse de söylemiyor, gıcıklığından , ya cidden o çocuğun adı neydi? Hani şu Televole’den mankenle evlendi de İngiltere’ye gitti, İzmirli ya, savunmada oynuyor hani? Kimdi o?
10 Temmuz 2011 Pazar
Dumur diyalog #12
Arca: KAmyonlarla oynayım
İlker: kamyon değil bunlar kamyonet. Ne taşıyalım bunların kasasında?
Arca: kamyon-et. Et taşıyalım!!
----------------------------------------
Her pazartesi sabahı istisnasız olduğu üzere,
Arca: İşe gitme!
Yeliz : Anlıyorum anne hep seninle kalsın istiyorsun, gitmesin istiyorsun, birlikte oynayalım istiyorsun.
Bu pazartesi istisna olarak, yeni bir fikir!
Arca: Beraber işe gidelim!
----------------------------------------
Arca: Poyraz (11 aylık) benim arabalarımla oynamasın, almasın arabalarımı
Yeliz: Vermek istemediğin oyuncakları ayır, hangilerini vermek istiyorsan onları çıkar o halde.
Arca: Bunları. Poyraz istesin benden.
Yeliz : Poyraz küçük daha konuşamıyor
Arca: Konuşsun istesin sorsun!
----------------------------------------
Sabahın köründe, tuvalette (mok muhabbetinin arasında);
Arca: Lokantaya gidelim
İlker: Ne zaman gidelim?
Arca: iki gün gidelim
İlker: Ne yapacaksın lokantada?
Arca: Pide yiycem, lahmacun yiycem, seninkileri de yicem, hepsini yicem!
----------------------------------------
Yeliz : Ümit teyzesi Arca okulda bi abi ile oynadı, çok eğlendi. Biraz anlatsana Arca.
Arca: Abi vardı. Oynadık.
ÜA: Büyük müydü?
Arca: Evet yemiş yemiş büyümüş.
İlker: kamyon değil bunlar kamyonet. Ne taşıyalım bunların kasasında?
Arca: kamyon-et. Et taşıyalım!!
----------------------------------------
Her pazartesi sabahı istisnasız olduğu üzere,
Arca: İşe gitme!
Yeliz : Anlıyorum anne hep seninle kalsın istiyorsun, gitmesin istiyorsun, birlikte oynayalım istiyorsun.
Bu pazartesi istisna olarak, yeni bir fikir!
Arca: Beraber işe gidelim!
----------------------------------------
Arca: Poyraz (11 aylık) benim arabalarımla oynamasın, almasın arabalarımı
Yeliz: Vermek istemediğin oyuncakları ayır, hangilerini vermek istiyorsan onları çıkar o halde.
Arca: Bunları. Poyraz istesin benden.
Yeliz : Poyraz küçük daha konuşamıyor
Arca: Konuşsun istesin sorsun!
----------------------------------------
Sabahın köründe, tuvalette (mok muhabbetinin arasında);
Arca: Lokantaya gidelim
İlker: Ne zaman gidelim?
Arca: iki gün gidelim
İlker: Ne yapacaksın lokantada?
Arca: Pide yiycem, lahmacun yiycem, seninkileri de yicem, hepsini yicem!
----------------------------------------
Yeliz : Ümit teyzesi Arca okulda bi abi ile oynadı, çok eğlendi. Biraz anlatsana Arca.
Arca: Abi vardı. Oynadık.
ÜA: Büyük müydü?
Arca: Evet yemiş yemiş büyümüş.
8 Temmuz 2011 Cuma
Zamane ana babasının işi zor azizim #3 : Mahalle baskısı
Gıdaya, kimyaya dikkat etti.
Eh iyicene okuyup öğrendi, teçhizatlarını da donandı.
Şimdi sırtı yere gelmez diyoruz zamane ana babasının değil mi?
I-ıh! Asıl serüven şimdi başlıyor.
Acıların zorlukların en babasını yakın ve uzak çevresinden görür zamane ana babası.
Taa hamileyken başlar kabus. Sezaryenle mi doğuracaksındır, normal mi? Gebeş halini gören yoldan geçen yurdum insanının bile gündemidir bu soru. Laf etmek isteyenin her ikisine de lafı çoktur. Kimi “sezaryen varken ne diye bağıra bağıra doğuracaksın” der. Kimi normal doğum yapmazsan seni anneden saymaz. Hep uçlardadır insanlar, rahatlatmaya değil kendi kutbuna çekmeye çalışır gebeyi.
Kazasız belasız doğurdum dersin loğusa iken devam eder eziyetler.
Süt mafyası girer devreye, “sütün mü az? Mama takviyesi yap” derken gaz mafyası açığını kollar. “Ayakların çıplak gezdin sütünden gaz geçti bebeğe!” İşin anatomisini çözmüştür de tıp dünyasının haberi yoktur.
"Aman bebenin memeden ayırma" diyen meme ucu düşmanları etrafını sarmışken iki saatte bir emzireceğim diye saatine gizli saklı bakarsın. Zamanlı uyutayım düzenli olsun dersin, askeri nizamda çocuk büyütmekle itham edilirsin. Kucağında tutarsın, yok kucağa alıştırmaktasındır, aman ha!
Beben anne sütü obezi olmuşsa bile edecek lafı vardır mafyanın “hmm az mı süt sağdın?” kimisi de inanmaz “mümkün değil gizliden mama verip şişiriyor çocuğu” der.
Tam yırttım dersin, beben yaşını doldurur, evden parka, sokağa açılır, topluma karışırsın. BAM!! En beteri çıkar yoluna. Haminneler!! Her yerdeler.
Oyuncak köpeğini yerde sürüye sürüye dolaşan çocuğuna anası laf etmezken “sen onu bence pusetinde taşı!” diye akıl veren teyzeler … hiç vazgeçmezler.
Çocuk toplumun çocuğudur, o da çocuk üstünde söz söylemeye hak bulur kendinde, sahiplenir.
Zamane ana babası cabbar ise “höyt!” der, suçlu olur, terbiyesiz olur. Kibarca açıklamaya çalışsa “çok bilmiş” olur.
Neden hemen her yetişkin tanıdık tanımadık çocuklara şeker, çikolata vermek konusunda bu kadar heveslidir? Amaç çocuk onu sevsin midir? Toplumbilimciler bu konuyu araştırmış mıdır? Zamane ana babasının aklından bunlar geçerken aslında istediği çok da büyük bir şey değildir. Etrafından çocuğuna bir şey verilmeden önce kendisine sorulması bu kadar zor mudur? Ne malum kurabiye verdiğin çocuğun glütene allerjisi olmadığı!
Hele ki çocuğun başına bir şey gelmesin sağlıktan yana, hemen eş dost akraba Hipokrat yemini etmişe döner. Bizim örnekte misal, herkes akciğer mütehassısı kesildi. “Yün alet giysin”, “hmm artık hiç terletmeyeceğiz, terini hemen kurutacağız”….
Araştırmalardan, kitaplardan, mahalle baskısından illallah demiş zamane ana babası, uykunun en ballı yerinde sere serpe yatan miniğin terden ekşimiş bebek kokusunda bulur huzuru.

Yemişim cümlesini der, kaçar!
Zamane ana babası üçlemesi #1
Zamane ana babası üçlemesi #2
Eh iyicene okuyup öğrendi, teçhizatlarını da donandı.
Şimdi sırtı yere gelmez diyoruz zamane ana babasının değil mi?
I-ıh! Asıl serüven şimdi başlıyor.
Acıların zorlukların en babasını yakın ve uzak çevresinden görür zamane ana babası.
Taa hamileyken başlar kabus. Sezaryenle mi doğuracaksındır, normal mi? Gebeş halini gören yoldan geçen yurdum insanının bile gündemidir bu soru. Laf etmek isteyenin her ikisine de lafı çoktur. Kimi “sezaryen varken ne diye bağıra bağıra doğuracaksın” der. Kimi normal doğum yapmazsan seni anneden saymaz. Hep uçlardadır insanlar, rahatlatmaya değil kendi kutbuna çekmeye çalışır gebeyi.
Kazasız belasız doğurdum dersin loğusa iken devam eder eziyetler.
Süt mafyası girer devreye, “sütün mü az? Mama takviyesi yap” derken gaz mafyası açığını kollar. “Ayakların çıplak gezdin sütünden gaz geçti bebeğe!” İşin anatomisini çözmüştür de tıp dünyasının haberi yoktur.
"Aman bebenin memeden ayırma" diyen meme ucu düşmanları etrafını sarmışken iki saatte bir emzireceğim diye saatine gizli saklı bakarsın. Zamanlı uyutayım düzenli olsun dersin, askeri nizamda çocuk büyütmekle itham edilirsin. Kucağında tutarsın, yok kucağa alıştırmaktasındır, aman ha!
Beben anne sütü obezi olmuşsa bile edecek lafı vardır mafyanın “hmm az mı süt sağdın?” kimisi de inanmaz “mümkün değil gizliden mama verip şişiriyor çocuğu” der.
Tam yırttım dersin, beben yaşını doldurur, evden parka, sokağa açılır, topluma karışırsın. BAM!! En beteri çıkar yoluna. Haminneler!! Her yerdeler.
Oyuncak köpeğini yerde sürüye sürüye dolaşan çocuğuna anası laf etmezken “sen onu bence pusetinde taşı!” diye akıl veren teyzeler … hiç vazgeçmezler.
Çocuk toplumun çocuğudur, o da çocuk üstünde söz söylemeye hak bulur kendinde, sahiplenir.
Zamane ana babası cabbar ise “höyt!” der, suçlu olur, terbiyesiz olur. Kibarca açıklamaya çalışsa “çok bilmiş” olur.
Neden hemen her yetişkin tanıdık tanımadık çocuklara şeker, çikolata vermek konusunda bu kadar heveslidir? Amaç çocuk onu sevsin midir? Toplumbilimciler bu konuyu araştırmış mıdır? Zamane ana babasının aklından bunlar geçerken aslında istediği çok da büyük bir şey değildir. Etrafından çocuğuna bir şey verilmeden önce kendisine sorulması bu kadar zor mudur? Ne malum kurabiye verdiğin çocuğun glütene allerjisi olmadığı!
Hele ki çocuğun başına bir şey gelmesin sağlıktan yana, hemen eş dost akraba Hipokrat yemini etmişe döner. Bizim örnekte misal, herkes akciğer mütehassısı kesildi. “Yün alet giysin”, “hmm artık hiç terletmeyeceğiz, terini hemen kurutacağız”….
Araştırmalardan, kitaplardan, mahalle baskısından illallah demiş zamane ana babası, uykunun en ballı yerinde sere serpe yatan miniğin terden ekşimiş bebek kokusunda bulur huzuru.

Yemişim cümlesini der, kaçar!
Zamane ana babası üçlemesi #1
Zamane ana babası üçlemesi #2
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)