15 Ekim 2012 Pazartesi

Günün sebzesi: Acılı kabak kavurma

Kereviz ve bamya "opera" gibidir, seversen çok seversin, sevmezsen kimse sana yediremez. Ama kabak karaktersizdir. Sevmem diyeni bulamazsın ama kimse de öyle aman aman bayılmaz. İlla ki seveceğin bir şeyi vardır. Katiyen yemem de diyemezsin. İşte öyle yersin gider.

Bu hafta sonu günün çorbası ailesi ilklere imza attı!

Geçtiğimiz hafta “plan ve bütçe görüşmeleri” yaptık ve son zamanlarda ne çok harcadığımızı fark ettik. “Masraflardan kısma” konulu ufak bir workshop ile hemen inisiyatifi ele aldık. Bundan gayrı bizim haneye tasarruf hakim!

Beni ilgilendiren kısım kitap harcamaları! Her ay mutfak masrafı gibi kitap masrafım var. Hani kenara atsan birkaç ayda bir çeyrek altın alırsın. Okumayalım da cahil mi kalalım? Tabii ki hayır, işte bu yüzden kütüphaneler var. YAŞASIN KÜTÜPHANELER! Lakin Arca üyelik sistemini, kitapların okunduktan sonra geri verildiğini öğrendiğinde benimle aynı görüşü paylaşmadı, şiddetle karşı çıktı.

Nasıl yani kitabı alıyorsun ve senin olmuyor mu? Olmaz öyle şey!

12 Ekim 2012 Cuma

Dumur diyalog #73

İ: Arca cücesi gel bakkala gidelim.
A: Cüce değilim ben!
İ: Ya nesin?
A: Fındık faresiyim!
.......

sayar oğlanın intikamı

Akşam eve geldim, üzerimdekileri çıkarıyorum, yuh dedim! YUH! Bütün gün omzumda sümük lekesiyle dolaşmışım. Arca’nın sümüğü!

Dün sabah paşazade geç uyanmak istediler. Hayır öyle bir ayar tutturuyor ki tam kahvaltımı hazırlamışım üzerimi giymişim çıkmama beş dakika varken uyanıyor. on dakika daha uyusa yırtacağım! Zaten bende şans olsa baba olurdum. Neyse beni üzerimde iş kıyafetleri ile görünce bastı yaygarayı. Nasıl ağlamak ama yırtınıyor. Çıkaracakmışım, ev kıyafeti giyecekmişim. Oldu! gözlerim doldu!

11 Ekim 2012 Perşembe

ÇOCUK YAP!

Tuvalette tam da rahatlamanın arifesinde “annneeeea” şeklinde bir feryatla işini yarım bırakmak istiyorsan, çocuk yap!


Duşunu beş dakikada almak, kahveni soğuk içmek, kahvaltını yarım yamalak yapmaktan zevk alıyorsan, çocuk yap.

Zamanın çoksa, “neden 7, 8’den önce gelir?” gibi sorularla beyin mıncıklaması geçirmek istiyorsan…

10 Ekim 2012 Çarşamba

Bu hafta bunlara gıcık oldum

Apartmanın kedisi...

Kedi değil o vahşi bir yaratık. Sabah sinsice yolumu gözlüyor. Ben apartmanın kapısından çıktığım an üzerime atlıyor. Sağa yelteniyorum sağıma atlıyor, sola yelteniyorum soluma atlıyor. Sanki "yelisssss" der gibi tıslıyor. Yolumu değiştiriyorum benden önce koşup yolumu kesiyor, bir daha tıslıyor "yelissss".

9 Ekim 2012 Salı

Sayıyorum! 1-2-3!

Geçenlerde Arca’yı okuldan almaya giderken Özge aradı. Konu genel olarak ana-baba eğitim kitaplarıydı. Dünya kadar kitap vardı ve haliyle kafası iyice karışmıştı. Ne zaman ve nasıl yaptırım uygulamalı? Hangisi cezaya girer hangi şekilde davranırsak vermek istediğimiz mesajı alır? Nasıl etkin bir şekilde çocuk dinlenir, nasıl ağzından laf alınır?

Bir arkadaşım bana akıl danışıyor, fırsatı kaçırır mıyım! Arabayı çektim kenara, Allah ne verdiyse anlatıyorum. İletişimde devrim! Telefonda “ana-baba eğitim kitaplarını anlama ve özümseme” konulu seminer!

Hmmm buraya kadar güzel… Kapattık telefonu, ben park ettim, okula girdim. Üzerimde hala az önce girmiş olduğum rolün izlerini taşıyorum: okumuş, bilmiş, hatta çokbilmiş ukelaana.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Terapi

Adamın tuzu kuru. Adam başarılı bir sitcom’un senaristi. İki evi, spor arabası, iyi kötü bir evliliği, sağlıklı yetişkin çocukları, konuşamadığı daha doğrusu dinlemediği bir karısı ve uzun uzun sohbet ettiği bir platonik ilişkisi var… Fakat hiçbirinin çare olamadığı bir diz ağrısı ile buna ve nice saçma sapan takıntılarına iyi gelmesini umduğu pek çok “terapi” seansı… Akupunkturdan tut da bilmem ne yağlarıyla bilmem ne terapisine kadar, ülkede ne kadar tavsiye edilen para tuzağı varsa bizim adam ağına düşmüş.


Geçtiğimiz iki haftanın kitabı Terapi’ydi.

Dumur diyalog #72

Kahvaltısını yapmayan Arca'ya, Nadire teyzesi : "aa Arca olmaz ama ben ne yapacağım şimdi? Babanı bir arayıp anlatayım durumu, belki o bir şey söyler."
Arca: "babam şikayetten hiç hoşlanmaz yalnız!"
...............

7 Ekim 2012 Pazar

Daha da Reyhan'a gitmem!

Agora'ya sabahları gideriz, gittik mi de mutlaka Arca Reyhan'da çikolatalı cheesecake yemek ister. Ama mesela Reyhan'dan vişneli yemez, vişneliyi mutlaka Tea&Pot'ta yiyecek böyle de alışkanlıklarına bağlı bir bebe kendisi. Rutinin bokunu çıkarmada üstüne yok, eh bunu böyle ben yaptım yok EASY imiş, yok Tracy'miş rutin manyağı oldu tabii.

Bu cumartesi yine çikolatalı cheesecake yemek istedi. Hafta başından beri de ateşli, sümüklü hani AVM ortamlarına girmesin yeni mikroplarla tanışmasın istedim. Mikrop camisasında zaten ziyadesiyle seviliyor pek sosyal, bu hafta samimiyete biraz ara vermesinde sakınca görmedim.

5 Ekim 2012 Cuma

Arca bu aralar n’apar?

Puzzle yapar…

Muhterem kocam yıllar boyu onlarca puzzle’ın on binlerce parçasını bir araya getirip tablolar yaptı hatta çerçeveletti, evin duvarlarına astı, benim o on binlerce parçadan tek parça koymuşluğum yoktur. Bunun kardeşi de böyle! İlknur bize düğün hediyesi puzzle tablolar yapmıştı.

Neyse geçenlerde Arca’ya 100 parçalık bir puzzle almış İlknur, tabii ki Cars karakterli. Bir gün eve geldim, Arca ile İlker patır kütür bitirmişler. Eğleniyorlar filan. Ben mal gibi bakıyorum. Sonra bütün hafta sonu puzzle yapıp durdular. Anam aklıma geldi, yılbaşında ablam Arca’ya puzzle almıştı, büyüyünce yapsın diye kaldırmıştım. Zira ben o puzzle’ı bu yaşımda oturup yapamam, Arca da liseden mezun olasıya kadar saklarım diye düşünüyordum. Meğer o da 100 parçalıkmış.

"Arca, oğlum, senin annen bir salaktı!" Vol.14

“Arca” ve “televizyon”un olduğu bir cümleye benim hassasiyetimin girmemesi mümkün değil. Pek çok konuda “saldım çayıra…” olabilirim ama şiddet, hayır abicim ne kadar geç tanışırsa o kadar iyi (gerçi ben çikolataya da böyle yaklaşmıştım şimdi götünde kırmızılıklar çıkasıya kadar yiyor- hmm pek iyi bir örnek sayılmam).

Ege'nin doğum gününde pinyatadan yakaladığı bonibon ile mutlu
olan bebem:) hayır tabii ki ertesi gün okulun sürpriz gününe gönderdim,
paylaş arkadaşlarınla dedim, tek başına yemesine izin vermedim!

Haber kanalı açık kalmışsa, İlker’in başının etini yiyorum. Travma da bık bık da… Kuzey Güney’i izliyor, silahlar çekiliyor, ben evde daha büyük terör estiriyorum. Muhteşem yüzyılın kafa koparma sahnelerini görünce cinnet geçiriyorum.

4 Ekim 2012 Perşembe

Fotoğraf demiştim…

Geçen hafta üniversiteden arkadaşım Emel, - facebook sayfasından blogu takip eder – bana bir mesaj göndermiş. Mesajda ilgimi çekebileceğini düşündüğü bir link var. Bir bülten çıktı, hmm bir tür anne sitesi. Yazı, fotoğraf, video gönderiyorsun, onlar da sana para ödüyorlar. Emeğin karşılığı veriyorlar, ne hoş diye düşündüm. Emel de “ha boyna yazıp duruyorsun bari kazanca dönüştür bir halta yarasın” düşüncesiyle göndermiş zaten.

Teknolojiyi sofranıza sokmayın, aman diyim!

Swissotelin yanında bir Tike vardı bir vakitler. Çok başarısız bir girişimdi. Bir defasında Koreli misafirleri iş yemeği için götürmüştüm, verdiğim (daha doğrusu şirketin verdiği) paraya yemin olsun acımıştım. Yok anam Topçu’ya gitsek daha tatmin olmuş ayrılırdık, eminim. Neyse doğru bir kararla kapanmış orası yerine İstanbul’un İzmir’e armağanı Midpoint açılmış. Vaktiyle Num Num’ın kapanmasına pek üzülmüştüm, zira İzmir’de öküzümsü hamburger yeme şansın yoktur, imkanlar fast food zincirleriyle sınırlıdır. Aşıyı olduktan sonra bu Midpoint’in performansını bir test edelim dedik. Küçük bir aile gibi görünürüz ama Karamürsel sepeti değiliz, öküz gibi yeriz.


Arca makarna yiyemeyeceğini anlayınca çok gıcık oldu. Söylemesi ayıp benim makarnamdan başkasını yiyemiyor, illa anasının makarnası olacak (bilmeyen de mantı açıyorum sanacak) dışarıda ısmarladıklarımızı hep İlker’le ben yedik o yüzden artık dışarıda makarna söylemiyoruz cüceye. Ya zaten nedir kardeşim? Evde alasına yapacağın makarnaya on liradan fazla veriyorsun. Neyse… hamburger de yemezmiş (görürüm seni birkaç seneye) köfteye tav oldu. Öncesinde bizimkine hemen boya kalemleriyle boyama kağıdı getirdiler. Müşterilerin veletleri ortalığı yıkmasın diye böyle bir önlem almışlar, takdir ettim. “Sınırlı boyama” kültüründen nasibini almamış cüce, haliyle kendi özgün sanatını icra etti kağıt üzerinde. Bu arada benim de yanımda oturmak istemedi, babasıyla oturacakmış, aman canıma minnet.

3 Ekim 2012 Çarşamba

Dün aşı olduk, bugün ateş?

 Dün akşam aşı olmaya gittik. Evet grip aşısı. Bu bence biraz kurşun döktürmeye benziyor. Hayır, aşı oluyoruz, sonrasında daha beter hasta oluyoruz. Hani olmazsak daha daha beter olur muyuz? işte bundan tırstığımız için “olmayacağız” demeye cesaret edemiyoruz. Çaresiz, her yıl olduğu gibi tıbba teslim ettik kendimizi.

Arca aşı lafını duymasıyla “aşı olmayacağım” nakaratına başladı. Üstelik doktordaki muayene sırasında ortalığı birbirine kattı. Hayır ağlama değil, katiyen, bir hiper-süper-düper aktivite hali. Her şeyi kurcalama, yerinde duramama, o kadar ki doktor “ne çekti bu?” diye sorma ihtiyacı hissetti. Okulda Prozac verdiklerinden şüpheleniyorum:P

Aşı konusunda Arca ile polemiğe girmedik. Nasıl olsa hissetmeden acımadan aşı olacaktı.

Bizim insanımız harbiden mal!


Yok bu defa inceden filan dokundurmayacağım, bodoslama gireceğim.

Bizim insanımız harbi mal, ciddi söylüyorum saf filan değil mal!

Benzine zam yaparlar, vergiyi arttırıp, benzin istasyonlarını bir nevi vergi dairesi gibi kullanırlar bizim insanımız “benimki şirket arabası” der, “ay ben zaten 50 liralık alıyorum” der, hatta “benim arabam yok kardeşim, arabası olan tuzu kurular düşünsün” der. Mal işte!

Vallahi pes!

Açıkçası az sonra yazacaklarımı yazıp yazmama konusunda küçük bir tereddüt yaşadım, zira ne tür manyak olduğum anında okuyanlar tarafından fark edilecekti. Sonra amaann ko gitsin dedim! (zaten bilmiyorlar mı?)

2 Ekim 2012 Salı

Beni neden seviyorsun?

Ya da "burasını, Günün Çorbasını neden takip ediyorsun" mu demeliydim? Neden okuyorsun?

Hiç sevmem yorum sayısını tavana fırlatmak için yazılan postları. Hani "siz ne dersiniz?" diye post bitirilir ve okuyucuya pas atılır, okuyucu yorum bırakırsa şut ve gol! Bırakmazsa top taca gider, olacağı bu! sorun değil yani. Benim de akıl danışmak istediğim konularda elbette ki böyle bir şey yapmışlığım vardır, hani bin küsür yazının birkaçında soruyla bitirmişimdir. Kınamıyorum kimseyi, sadece sevmiyorum ve samimiyetine inanmıyorsam topu taca atıyorum.

Her neyse...

Dumur diyalog #71

Yatakta babasıyla tepişmece oynayan Arca’ya “ben de geleyim mi?" diye sordum.
“OLMAZ!”
“Niye?”
“Araba oynuyoruz biz!”

1 Ekim 2012 Pazartesi

Arca'nın sanata dönüş öyküsü

Bakırköy’de yaşarken boş bir odamız vardı, bir de ailelerimizden kalma bir “oturma odası” kültürümüz. Biz de kendimize o boş odayı oturma odası yaptık. O yıllar “L” koltuklar pek modaydı, piyasadakileri beğenmedik de kendi tasarımımızı çizdik. Dedemden kalan Yağcıbedir halımıza uysun diye de kırmızı! Hey gidi kırmızı koltuk!! Bugün hala on senelik krem rengi salon takımımızı kullanabiliyorsak sayesindedir!


Neyse İzmir’e geldik, yatılı misafirimiz kalmadı. Bunun yanı sıra oturma odasına sığamayacak kadar çok yemekli, oturmalı, coşmalı misafirimiz olmaya başladı. Eh bizim öyle ayrı odalarda ayrı kanalları izleyelim gibi bir adetimiz de yok… Kaldı mı kırmızı koltuk boynu bükük! Artık tüm hayatımız salonda geçiyordu. Arca ayaklandığında kurcalayacak yerleri sınırlamak adına o odaya yönlendirdik kendisini bir de oyuncak rafı hazırladık, ne de olsa kendi odası küçüktü. Derken Arca büyüdükçe bir genişleme politikası izlemeye başladı. Kendi odasına sığmadı, bizim kırmızı koltuklu oturma odasını kendisine oyun odası tayin etti. Kırmızı koltuğumuz da kahve-mavi yeni döşemesi ile yazlığa sepetlenince cüce yayıldıkça yayıldı oturma odasına.

Sonunda onu yine bir odaya tıkma düşüncesiyle yatak odasını bu oturma odasına taşımaya karar verdik. Böylece mevcut yatak odası bizim hobi, sinema, çalışma odamız olacak kendimize yer açılacaktı. Hayır olmadı. Arca bu yaz itibariyle yatak odasını oyun odasına taşısak bile bizim hobi odamıza musallat olacağının sinyallerini verdi. Düşündük taşındık, yerleşimi bu haliyle bırakmaya karar verdik.