Arca sabahın 7’sinde uyanmıştı, önceki gece ise defalarca kalkmıştı, şiddetli bel ağrım artık Arca’yı yatağından defalarca kaldırıp kucağıma almama izin vermeyince, yine aile yatağı moduna geçmiştik, bu defa da tekme darbeleri böbreklerimi epey hırpaladı, hani taş olsa düşürürsün!!
Arca sabah cin gibi uyandığında benim içim uyuyordu hala. Ve neden bilmiyorum çığlık atmaya başladı. Hayır, neşeli!! Hem de çok hatta sinir bozacak kadar çok! Hem koşuyor hem bağırıyor. O çığlıklarının keyfini süredursun, İlker uyanıp boş gözlerle suratıma bakarken benim aklımdan geçenler… şimdi ilgisiz mi davranmalıyım, yoksa kızmalı mıyım, sesimi yükseltirsem yükseltir mi, bitip de yanıma geldiğinde öğüt verecek miydik, ulen burada napacaktık!! O kitapta yüz verme diyor beriki sıcağı sıcağına uyarını yap ki anlasın diyor. Peki ben hangi yolu izlediğimde önceki krizi başarı ile atlatmıştık? Yok lan ilgisini dağıtmıştık. Bu kafayla ilgisini nasıl dağıtacağım? Arca yanıma geldi ve ben en olmayacak şeyi söyledim “hıh annecim bitti mi çığlıklar?” SALAK!! Ne hatırlatıyorsun!! İlker de aynını söyledi, yok benim İlker terbiyelidir, güzel güzel söyler, bu cümle benim iç sesim!! Arca çığlıklarla 2. tur koşusuna başladı. Benim asfalyalarım attı! Neyse ki İlker vardı da Arca’ya yansımadı. Hala o olay nasıl bitti hatırlamıyorum. Bütün sabah Arca dünyanın en şeker çocuğuydu ve benim onu göresim yoktu! 11 gibi yorgunluktan bitap bir şekilde koltukta sızarak öğlen uykusuna daldı. Kendimi tutmuşum demek ki, o uyuyunca bir başladım ağlamaya. Böğüre böğüre ağlıyorum! Bi taraftan da saydırıyorum. İlker yarım saat kadar sakinleştirmeye çalıştı.
Tespiti doğru; tahammülsüz bir insan oldum ben! Ya da daha yumuşatılmışı “tahammül eşiğim çok düştü” ki bu da hiç sağlıklı değil!
Evren çok güzel bir yazı yazmış. Buraya bir tık lütfen! Kendi payıma düşenleri aldım, çok sevdim, dün yaşadıklarımın aynası gibiydi. Supermom olmak için çok çaba harcamadım, zaten imkanlarım ve enerjim o kadarını yapmama izin vermiyor. Belki çalışmasaydım o tuzağa düşerdim. (Belki mi? Kesin düşerdim!! ) Hani organikana olmadım diye gururlanıyorum ya relaxmom da olamadım. Onca kitap, araştırma, internet manyaklığı fikir alışverişleri… hepsi daha fazla donanım, hepsi gözümde inanılmaz büyüttüğüm “terrible 2” olayını daha hasarsız atlatmak için teoriyi sağlamlaştırma çalışmalarıydı. Her şey çok masumane başladı. Ne zaman ki tüm bu annelik üzerine delilik halleri, “kendimi eğitiyorum” bahanesi araç olmaktan çıktı, amaç olmaya başladı, işte o zaman yanlış giden bir şeyler olduğunu anladım.
Hayır, kitaplarımı çöpe atmayacağım, kimseye de dağıtmayacağım, onlar bu günlerin güzel anıları olarak kitaplığın başköşesinde duracaklar. Belki bir gün, bu zamanları atlattığımda başvuracağım sağlam kaynaklar olacaklar. Ama şimdilik sadece başka şeylere yönelerek Arca’ya ve anneliğe sardırdığım bu dönemi hafifletme kararı aldım.
Fotoğrafçılık… sonra yeni yazarlarla tanışma… Murakami… Seni nasıl da ihmal etmişim…
Pişman değilim. Bugün böyle düşünebilmem için o süreçten geçmeliydim. Dünya kadar kitap okumalıydım. Tüm donanımlarımı kazandığımı düşünmeli, sonra en küçük bir kriz anında dünya başıma yıkılmalıydı ki bugünkü ben olabileyim.
18 Ekim 2010 Pazartesi
17 Ekim 2010 Pazar
Tüm evren birleşti mi? Secret mı? Olabilir mi?
Canım kisd makinayla ilgili detayları uzun uzun anlattığı mailini şu cümle ile bitirdi:
“Bu makina çok güzel, güle güle kullan. Fotoğrafçılık kariyerin başladı :)”
İşte her şey böyle başladı demeyeceğim. Bu cümle hikayenin ortasında bir yerlere tekabül ediyor.
Arca daha portakalımda vitaminken fotoğrafçılık kursuna gitmeye karar vermiştim. Ara ara dellenirim ben gelir bana! Ama artık o vakitler hesapta para mı yoktu, başka bir şeye mi yöneldim hatırlamıyorum kaldı öyle…
Birkaç ay önceydi … dijital makinaların atası nikonumdan sıkılmaya başlamıştım. Bir taraftan da “ev,iş,arca” bermuda şeytan üçgeni tarafından sarıldığımı fark ediyor, bir şekilde arcaya anneliğe sarıyor, debeleniyor işin içinden bir türlü çıkamıyordum. Ve bir küçük ampul yandı! Evet o eskiden heves ettiğim başlamadan bitirdiğim fotoğrafçılık tekrar gündemin ilk sırasına oturdu. Hesap kitap yaptık, yılbaşında şöyle iyi bir makine alalım dedik. 2010 – 2011 tüm özel günlerin hediyelerine saydık, içimizi rahatlattık. Konuyu paketleyip yılbaşına kadar dinlenmeye bıraktık.
İşte tam o arada Nurturia’da Kisd’in güncellemesini gördüm, çok iyi bir makine vardı elinde satıyordu kardeşi. İlginçtir ben Nurturia’da pek güncelleme takip etmem hele cumartesi günleri hemen hemen hiç girmem. Biraz düşündük, alet güzel, fiyat iyi… Ama hiç araştırma yapmadık ki, hem ben bu işten zerre anlamıyorum. Lens dedin mi benim contact lenslerim gelir aklıma. O kadar hamım yani. Neyse … İlkerle konuştum, para ayarladık. Makine kargolandı. Canım Kisd uzun cümlelerle “fotoğrafçılığa giriş” dersi mailledi bana ve yukarıdaki o içimi pır pır eden cümleyi yazmış sonuna… Nasıl heyecanlıyım. İlker de öyle… Hemen gerekli ilaveleri almaya gitti. Biz cahiller bilmiyoruz tabii bu işin tuzlu olduğunu. (Kisd, Özge, Elfanam hafiften uyardı ama heyecan yapmışım bi defa hiç oralı değilim)
İlker bana compact flash disk aldı, çanta aldı. Lenslere baktı. Sonra dedi ki :
“aşkım senin bu fotoğraf işini 2010 – 2011 tüm özel günlerin hediyelerine saydıydık ya…”
“evet?”
“gel bi bunu 2018 yapalım !!”
“yapma yav ! eh düğünlere filan gider çıkarırım parasını artık napalım ya da sen bana bi fotoğrafçının yanında iş ayarlarsın”
Mağazada hafiften bu işten anlayan bi kardeşimize rastlamış, bu kardeş “abi onu da almalı bunu da almalı” diye diye başının etini yemiş İlkerin. Yine aradı beni : “bak bi daha masraf çıkarırsan boşanma sebebi olur habarın ola!” diye koydu postayı. Halbuki Kisd bana anlattıydı inceliklerini… Gülüyorum, alttan alıyorum “yok abicim boşanmayalım şimdi avukatı, mahkemeydi, velayetti, masraf çıkar altından kalkamayız, ayrı yaşayalım” deyince ikimiz de kopmuşuz.
Yok daha bitmedi. Kargoyu takip ediyoruz. Arıyorum, araçta, teslimatta diyorlar, Ümit ablaya haber veriyorum aman takip et diye. Neyse akşam eve heyecanla geldim Arca “kargo kargo” diye papağanlaşmış ama kargo yok. İlker şubeyi aradı, teslim ettik demişler. Nasıl ya kime ya??? Şöyle ömrümden 1 bilemedin 2 sene gitti, kapıcının teslim aldığını duyunca geri geldi. İlk akşam kutusunu bile açamadım, misafir vardı. İkinci gün açtık, pek güzel, karşıdan bakıyoruz. Kisd diyor ki kurcaladın mı? Ben diyorum “yok karşıdan seyrediyorum, kıyamıyorum” sadece kullanma kılavuzuna bakıp bakıp iç geçiriyorum “allahım nasıl öğreneceğimdir” diye.
Bu arada artık “kader ağlarını örüyor” mu dersin, yoksa “evrenin tüm güçleri benim bir fotoğraf sanatçısı olmam için birleşti” mi dersin bilemem (buraya dikkat daha makinayı elime almadım ama sanatçıyım!) ama bir türlü sonuç vermeyen fotoğrafçılık kursu arayışım mutlu sona erdi. İzmirli anneler mail grubundan 50% indirimli bir kurs bildirisi geldi hem de İzmir Fotoğraf Sanatı Derneğinden!! Yeay!!
Son bomba!! Kisd TR’deki kazık lensler için ABD’yi önermişti, ve canım arkadaşlarımdan biri gidiyor yakın zamanda!! utana sıkıla sordum belkim alır!!
İşte böyle dostlar... diyorum ya … secret günleri bunlar!! ben bu hızla sergi bilem açarım!
imza: Şipşak Yeliz
“Bu makina çok güzel, güle güle kullan. Fotoğrafçılık kariyerin başladı :)”
İşte her şey böyle başladı demeyeceğim. Bu cümle hikayenin ortasında bir yerlere tekabül ediyor.
Arca daha portakalımda vitaminken fotoğrafçılık kursuna gitmeye karar vermiştim. Ara ara dellenirim ben gelir bana! Ama artık o vakitler hesapta para mı yoktu, başka bir şeye mi yöneldim hatırlamıyorum kaldı öyle…
Birkaç ay önceydi … dijital makinaların atası nikonumdan sıkılmaya başlamıştım. Bir taraftan da “ev,iş,arca” bermuda şeytan üçgeni tarafından sarıldığımı fark ediyor, bir şekilde arcaya anneliğe sarıyor, debeleniyor işin içinden bir türlü çıkamıyordum. Ve bir küçük ampul yandı! Evet o eskiden heves ettiğim başlamadan bitirdiğim fotoğrafçılık tekrar gündemin ilk sırasına oturdu. Hesap kitap yaptık, yılbaşında şöyle iyi bir makine alalım dedik. 2010 – 2011 tüm özel günlerin hediyelerine saydık, içimizi rahatlattık. Konuyu paketleyip yılbaşına kadar dinlenmeye bıraktık.
İşte tam o arada Nurturia’da Kisd’in güncellemesini gördüm, çok iyi bir makine vardı elinde satıyordu kardeşi. İlginçtir ben Nurturia’da pek güncelleme takip etmem hele cumartesi günleri hemen hemen hiç girmem. Biraz düşündük, alet güzel, fiyat iyi… Ama hiç araştırma yapmadık ki, hem ben bu işten zerre anlamıyorum. Lens dedin mi benim contact lenslerim gelir aklıma. O kadar hamım yani. Neyse … İlkerle konuştum, para ayarladık. Makine kargolandı. Canım Kisd uzun cümlelerle “fotoğrafçılığa giriş” dersi mailledi bana ve yukarıdaki o içimi pır pır eden cümleyi yazmış sonuna… Nasıl heyecanlıyım. İlker de öyle… Hemen gerekli ilaveleri almaya gitti. Biz cahiller bilmiyoruz tabii bu işin tuzlu olduğunu. (Kisd, Özge, Elfanam hafiften uyardı ama heyecan yapmışım bi defa hiç oralı değilim)
İlker bana compact flash disk aldı, çanta aldı. Lenslere baktı. Sonra dedi ki :
“aşkım senin bu fotoğraf işini 2010 – 2011 tüm özel günlerin hediyelerine saydıydık ya…”
“evet?”
“gel bi bunu 2018 yapalım !!”
“yapma yav ! eh düğünlere filan gider çıkarırım parasını artık napalım ya da sen bana bi fotoğrafçının yanında iş ayarlarsın”
Mağazada hafiften bu işten anlayan bi kardeşimize rastlamış, bu kardeş “abi onu da almalı bunu da almalı” diye diye başının etini yemiş İlkerin. Yine aradı beni : “bak bi daha masraf çıkarırsan boşanma sebebi olur habarın ola!” diye koydu postayı. Halbuki Kisd bana anlattıydı inceliklerini… Gülüyorum, alttan alıyorum “yok abicim boşanmayalım şimdi avukatı, mahkemeydi, velayetti, masraf çıkar altından kalkamayız, ayrı yaşayalım” deyince ikimiz de kopmuşuz.
Yok daha bitmedi. Kargoyu takip ediyoruz. Arıyorum, araçta, teslimatta diyorlar, Ümit ablaya haber veriyorum aman takip et diye. Neyse akşam eve heyecanla geldim Arca “kargo kargo” diye papağanlaşmış ama kargo yok. İlker şubeyi aradı, teslim ettik demişler. Nasıl ya kime ya??? Şöyle ömrümden 1 bilemedin 2 sene gitti, kapıcının teslim aldığını duyunca geri geldi. İlk akşam kutusunu bile açamadım, misafir vardı. İkinci gün açtık, pek güzel, karşıdan bakıyoruz. Kisd diyor ki kurcaladın mı? Ben diyorum “yok karşıdan seyrediyorum, kıyamıyorum” sadece kullanma kılavuzuna bakıp bakıp iç geçiriyorum “allahım nasıl öğreneceğimdir” diye.
Bu arada artık “kader ağlarını örüyor” mu dersin, yoksa “evrenin tüm güçleri benim bir fotoğraf sanatçısı olmam için birleşti” mi dersin bilemem (buraya dikkat daha makinayı elime almadım ama sanatçıyım!) ama bir türlü sonuç vermeyen fotoğrafçılık kursu arayışım mutlu sona erdi. İzmirli anneler mail grubundan 50% indirimli bir kurs bildirisi geldi hem de İzmir Fotoğraf Sanatı Derneğinden!! Yeay!!
Son bomba!! Kisd TR’deki kazık lensler için ABD’yi önermişti, ve canım arkadaşlarımdan biri gidiyor yakın zamanda!! utana sıkıla sordum belkim alır!!
İşte böyle dostlar... diyorum ya … secret günleri bunlar!! ben bu hızla sergi bilem açarım!
imza: Şipşak Yeliz
15 Ekim 2010 Cuma
Bu slingleri buldun mu kapacaksın! demedi deme!
Canım Hülya geçen hafta bizi şahane ağırladı evinde! Cücelerle oynuyoruz, baktım Hülya tepelerde "kötü örnek oluyorsun bacım" derken hop bişey çıkardı, amanin sling!!
Açık konuşayım ben doğurmadan önce bu slinglere takıktım, ama Türkiye'de yok, var da benim istediğimden değil. Yurtdışındakiler el yakıyor. Derken bizim Arca doğdu, ben illa ki istiyorum. Ama takip edenler bilir Arca doğduğunda standart bir bebekti, çok kısa bir sürede kilosunu ikiye üçe katladı, süt obezi ! Ben de minyon bi tipim, İlker dedi ki "boşver sen taşıyamazsın slingle mlingle vazgeç bu sevdadan! At pusete götür " Allah biliyor ya içimde kaldı.
Puset iyi güzel de heryere taşıyamazsın, bir bakkala gideceksin hadii puset ! Ama sling olsa at sırtına taşı! Dedim ya içimde kaldı.
Neyse bizim bebeler büyüdü, hain Hülya bu güzel slingleri ortaya çıkardı! hala aramızdan bazıları bu slingler için ikinciyi doğurmayı planlıyor o kadar tutuldu yani:)
Hülyadayken "ay bu velet 13 kilo ay durur mu bunun içinde" diye diye Hülya geçirdi üzerime slingi. Bi kere bağlaması kolay! Sonra Arca ba-yıl-dı. Çünkü dıgıdık dıgıdık yaparak yerleştiriyorsun, "biya biya" (bir daha demek) diye kudurdu. At sırtına gezdir. Bu arada at sensin:P
Bu sling yükü dağıtıyor, sırtı ağrıtmıyor, özellikle kilosu fazla bebekler için ideal. Ama yenidoğanları da taşıyabiliyormuşsun, önemli olan usulüne uygun bağlamak.

Bak mesela benim Zeynepe wrap cinsinden aldık Hülyadan, heves ettim denedim evde, (bu arada onu bağlaması da çok pratik!) Arca kıpırdaklık yaptı, durmadı, halbuki Tuna çok rahat durmuş! Poyraz'a (3 aylık) iyi geldi wrapsling, sarıyor bebeyi, bebek de annenin karnındaymış gibi hissediyor. Bu arada fotosu yok ama Poyraz mis gibi wrapslingte acayip mutlu, ve anne manyağı olduğu ve uyanık olduğu her an anneyle temas halinde olmak istediği için Zeynep de çok rahat ! handsfree şekilde işini yapabiliyor, Poyraz slingin içinde kah uyuyor, kah emiyor, kah mıkırdıyor... Üstelik kumaş organik. Şahane!!
Daha güzel fotoğraflar ve detaylar için buraya bir TIK!!
we love you Hülya!!
Açık konuşayım ben doğurmadan önce bu slinglere takıktım, ama Türkiye'de yok, var da benim istediğimden değil. Yurtdışındakiler el yakıyor. Derken bizim Arca doğdu, ben illa ki istiyorum. Ama takip edenler bilir Arca doğduğunda standart bir bebekti, çok kısa bir sürede kilosunu ikiye üçe katladı, süt obezi ! Ben de minyon bi tipim, İlker dedi ki "boşver sen taşıyamazsın slingle mlingle vazgeç bu sevdadan! At pusete götür " Allah biliyor ya içimde kaldı.
Puset iyi güzel de heryere taşıyamazsın, bir bakkala gideceksin hadii puset ! Ama sling olsa at sırtına taşı! Dedim ya içimde kaldı.
Neyse bizim bebeler büyüdü, hain Hülya bu güzel slingleri ortaya çıkardı! hala aramızdan bazıları bu slingler için ikinciyi doğurmayı planlıyor o kadar tutuldu yani:)
Hülyadayken "ay bu velet 13 kilo ay durur mu bunun içinde" diye diye Hülya geçirdi üzerime slingi. Bi kere bağlaması kolay! Sonra Arca ba-yıl-dı. Çünkü dıgıdık dıgıdık yaparak yerleştiriyorsun, "biya biya" (bir daha demek) diye kudurdu. At sırtına gezdir. Bu arada at sensin:P
Bu sling yükü dağıtıyor, sırtı ağrıtmıyor, özellikle kilosu fazla bebekler için ideal. Ama yenidoğanları da taşıyabiliyormuşsun, önemli olan usulüne uygun bağlamak.

Bak mesela benim Zeynepe wrap cinsinden aldık Hülyadan, heves ettim denedim evde, (bu arada onu bağlaması da çok pratik!) Arca kıpırdaklık yaptı, durmadı, halbuki Tuna çok rahat durmuş! Poyraz'a (3 aylık) iyi geldi wrapsling, sarıyor bebeyi, bebek de annenin karnındaymış gibi hissediyor. Bu arada fotosu yok ama Poyraz mis gibi wrapslingte acayip mutlu, ve anne manyağı olduğu ve uyanık olduğu her an anneyle temas halinde olmak istediği için Zeynep de çok rahat ! handsfree şekilde işini yapabiliyor, Poyraz slingin içinde kah uyuyor, kah emiyor, kah mıkırdıyor... Üstelik kumaş organik. Şahane!!
Daha güzel fotoğraflar ve detaylar için buraya bir TIK!!
we love you Hülya!!
Bir varmış bir yokmuş…
Evvel zaman içinde… çok uzak ülkelerin birinde… turuncu bir kamyon varmış. Bu kamyon aslında sıradan bir kamyonmuş görünürde, ama çok işe yararmış.
----------------------------------------
Dün gece saat 21:30 civarı “yataaak!” diye tutturan bir Arca. Işığı kapattırmak istemiyor, Ayı yogi ve çöp kamyonu ile yatakta debelenmek istiyor. Kucak istemiyor, sallanmak, ninni, şarkı, okşanmak, aydede, kitap … her şeye tepki var! Yine o döt kadar yatağın içine sığışıyorum, tekmelerden nasibimi alıyorum, ama azimliyim, bir yolu bulunacak Arca uyuyacak!
-----------------------------------------
Çünkü bu kamyon bir çöp kamyonuymuş. Arkasında kocaman bir kutusu varmış, çöp kamyonu tek başına çalışmazmış, arkadaşları da varmış, çöpçü amcalar…
"Dün gece çok aradım, aradım bulamadım
Körolası çöpçüler aşkımı süpürmüşler"
Nağmeleri araya girer.
-------------------------------------------
Arca kafayı, yatağa uzanmış annenin göğsüne koyar, bir eli ayı yogide gözü çöp kamyonunda… Tamam tutturdum, doğru yoldayım devam ediyorum masala
-------------------------------------------
Çöpçü amcaların biri kamyonu kullanır, diğer ikisi evlerimizin önündeki çöp bidonlarını toplar. Kamyonun arkasındaki mekanizmaya yerleştirir, çöpleri kamyonun içine atarlar. Fosforlu kıyafetler giyerler ki gece görünebilsinler, kocaman eldivenler takarlar ki bidonları rahatlıkla kavrayabilsinler. Çöpcü amcalar çok yardımseverdir, gece çıkarlar sokağa trafiği karıştırmamak için…
---------------------------------------------
Arcanın gözler hafiften gider… ben devam!!
----------------------------------------------
Çöp kamyonu bütün şehrin çöpünü toplayıp çok uzaklara götürür. Evlerimizin temiz olması için çöp kamyonu çöpcü amcalar takımı bize yardım ederler
"Dün gece çok aradım aradım bulamadım
Körolası çöpçüler aşkımı süpürmüşler"
Dizeleri ninni kıvamında söylenir
----------------------------------------------
Arca uyur, ben kaçar!!
14 Ekim 2010 Perşembe
Tutarsızlığın manifestosu
Bugün Gülse Birselin aşağıda kopyaladığım yazısını okuyunca, sevgili kisd'in şu yazısı aklıma geldi. Özgürlüğün Manifestosunu ben de okumuştum. Bir tarafımla hayatımı sadeleştirerek mutlu olacağımı biliyorum ve kendimce nasıl olurun beyin jimnastiğini yapıyorum, bir tarafımla kredi kartımı şişirip tchiboda kuyruğa giriyorum (dün misal:) ) ve "aa arcaya lazımdı, arca için aldımdı" bahaneleri ile tüketim toplumunun bayrağını sallıyorum. Hep diyorum, iflah olmaz bir tutarsızım ...
Bu Tchibo anısı anlatmadan bitirmeyeyim, Gülse az beklesin...
Tchibo'nun teması sonbahar, ürünler belli ki kaliteli, özellikle Arca için olanlarını katalogtan çok önceden belirlemiştim. 3 parça alacağımdır. (en azından bu konuda tutarlıyım!) Aslında internetten alacaktım, 3'ün birinin bedeni kalmayınca dükkana erteledim.
Elif ve Hülya ile buluşup gitme kararı aldık. Sabahtan eşe dosta soruyorum bişey istiyor musunuz diye. Sanki savaş kopacak, ekmek kuyruğuna gidiyorum! Hülyayı Ege Üniversitesinin önünden almaya gittim, aradım, "yok sen beni bekleme arkadaşım, git dükkan talan ediliyormuş, elif benim için bişiler ayırdı" tam bir "sen canını kurtar kardeşim ben arkandan geliyorum aman diğer kadınlara bırakma" olayı!! Hemen kırdım direksiyonu... Forumda Tchibo'ya giderken yolda kadınların elindeki poşetlere bakıyorum, yoksa Tchibo'dan mı çıkmışlar, yoksa benim almayı düşündüğüm kadife pijama o poşetlerin içinde mi!! Bir tür delilik hali:)
Ben ilk defa bir tema için bu dükkana gittim, öncesinde her önünden geçtiğimde en azından kahve kokusu için uğradığım bir dükkandı. Hani Allah biliyor ya Hülya "talan ediliyor" dediğinde bu kadarına ihtimal vermemiştim. Kadınlar birbirini yemiş, sıcak!! 1-2 tanıdık sima gördüm. Tatlı Ege'yi gördüm, sonra annesini. Görev aşkı ile torbasını doldurmuş Hülyayı bekliyordu. İyi ki katalogtan belirlemişim, aldım, sıraya girdim. Kutular açıldığı an millet üzerine üşüşüyor. Elifle kendimize güldük, "evet sanki bedavaya veriyorlar!" :) Hülyayı bekleyemeden ofise dönmek zorunda kaldım. 3 parça kumaşla tatmin olmuş şekilde! Evet Özgürlüğün Manifestosu... evet o kitabı birkaç defa daha okumam lazım:)
Buyrun Gülse Birsel'in yazısı...
Amerika'nın son alışveriş trendi:
Alışveriş yapmamak! Hatta eldeki
mallardan da kurtulup, hayatı sadeleştirmek! Kriz sonrası, çalışanlar,
gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca,
ABD'li üreticilerin etekleri tutuşmuş! Şu ara yapılan çoğu tüketici
araştırmaları "Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?"la ilgili.
Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına.
Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu
üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha
mutlu ediyor! Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir
tatmin sağlıyor. Üstelik 'Mal edinme'nin mutluluk getirmediğini öğrenen
'dünyanın en çok satın alan halkı', kocaman otomobillerini, dört oda bir
salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan
karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş
gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını
sadeleştiriyor. Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört
bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları
kadar mesud ettiğini iddia ediyor. Bu esnada biriktirdikleri parayı
yogaderslerine ve tatillere harcıyorlar.
*YÜZ EŞYAYLA YAŞAMAYA DAVET! *
Bir internet sitesi, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla
yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her
şey toplam 100 parça edecek. Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet
kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır
derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyor. Hikâye,
psikologlara göre şu: İnsanlar, iyi ya da berbat, yaşamlarındaki tüm
değişikliklere çabucak alışıyor ve doğalarında var olan sabit mutluluk
seviyesine bir an önce ulaşmaya çalışıyorlar. Ebeveynlerinden birini
kaybeden bir insanın bir süre sonra eski mutluluk ve neşesine kavuşması da
bu yüzden, yalı alanın birkaç yıl sonra yalıda oturmayı kanıksayıp eskisi
kadar 'mutsuz' olması da! Yani para mutluluk getirmiyor denemez ama parayla
satın alınan mallar mutluluk getirmiyor! Şan dersleri, seyahatler,
piknikler, tiyatro oyunları filansa başka! Farklı tecrübeler hayatı
zenginleştirip memnuniyeti yükseltiyor! Los Angeleslı filmci Roko
Belic dünyayı dolaşıp *Happy *(*Mutlu*) isimli bir belgesel üzerinde çalışıyor.
*New York Times * gazetesinin
haberine göre San Fransisco'nun kalburüstü semtlerinden birindeki evini
bırakıp, hayatını tamamen değiştirip, Malibu plajında bir karavana taşınmış!
Haftada üç dört gün sörf yapabildiği için şu anda ufacık karavanda çok daha
mutlu bir hayat yaşadığını anlatmış.
*SANKİ ALIŞVERİŞ İÇİN YAŞIYORUZ *
Bi de tabi, herkes gider Mersin'e, biz... Şu anda ülkede tam bir AVM patlaması
yaşanıyor. Buluşmalar, sosyalleşmeler, hafta sonu aile gezmeleri, her tür
eğlence hep alışveriş ve merkezleri etrafında dolanıyor. İndirim
dükkânlarının kapısındaki kuyruk ve izdihamlar da cabası. Geçen gün
haberlerde, yastıkların 1 TL'ye satıldığı bir indirim dükkânında birbirini
ezen kalabalığın arasından bir ev kadını, bağırarak kameralara anlatıyor:
"Ben altı tane kapabildim, iki oğlum var, onlar da ikişer tane aldı, keşke
10 tane daha taşıyabilseydik! Muhtemelen dört kişi olan bu ailenin 20 adet
yastıkla ne yapacağı ise meçhul! Türkler artık mümkün olduğu kadar çok malı,
mümkün olduğu kadar çabuk alıp, evlerine götürmek için yaşıyor! Alışverişe
niyeti olmayan bile vitrin bakıp hayal kuruyor. Konsere gidip keman çalmayı,
müzeye gidip ressam olmayı hayal eden pek az. Hayat amaçlarımız genelde
"Bazı ürünleri edinmek," üzerine kurulu. 70'li yıllarda bir siyah beyaz
televizyon, bir adet buzdolabı, merdaneli çamaşır makinesi ve salonda üzeri
tığ işi örtülü sabit hat telefonu olan her aile kendini son derece zengin ve
konforlu hissederdi. Sonra işler yavaş yavaş değişti. Artık cep telefonu bu
yılın modeli olmayan vatandaşın devlete isyan edesi var. Almaya doyup
'hayatı sadeleştirme' aşamasına ne zaman geliriz, o meçhul.
Gülse BİRSEL
Bu Tchibo anısı anlatmadan bitirmeyeyim, Gülse az beklesin...
Tchibo'nun teması sonbahar, ürünler belli ki kaliteli, özellikle Arca için olanlarını katalogtan çok önceden belirlemiştim. 3 parça alacağımdır. (en azından bu konuda tutarlıyım!) Aslında internetten alacaktım, 3'ün birinin bedeni kalmayınca dükkana erteledim.
Elif ve Hülya ile buluşup gitme kararı aldık. Sabahtan eşe dosta soruyorum bişey istiyor musunuz diye. Sanki savaş kopacak, ekmek kuyruğuna gidiyorum! Hülyayı Ege Üniversitesinin önünden almaya gittim, aradım, "yok sen beni bekleme arkadaşım, git dükkan talan ediliyormuş, elif benim için bişiler ayırdı" tam bir "sen canını kurtar kardeşim ben arkandan geliyorum aman diğer kadınlara bırakma" olayı!! Hemen kırdım direksiyonu... Forumda Tchibo'ya giderken yolda kadınların elindeki poşetlere bakıyorum, yoksa Tchibo'dan mı çıkmışlar, yoksa benim almayı düşündüğüm kadife pijama o poşetlerin içinde mi!! Bir tür delilik hali:)
Ben ilk defa bir tema için bu dükkana gittim, öncesinde her önünden geçtiğimde en azından kahve kokusu için uğradığım bir dükkandı. Hani Allah biliyor ya Hülya "talan ediliyor" dediğinde bu kadarına ihtimal vermemiştim. Kadınlar birbirini yemiş, sıcak!! 1-2 tanıdık sima gördüm. Tatlı Ege'yi gördüm, sonra annesini. Görev aşkı ile torbasını doldurmuş Hülyayı bekliyordu. İyi ki katalogtan belirlemişim, aldım, sıraya girdim. Kutular açıldığı an millet üzerine üşüşüyor. Elifle kendimize güldük, "evet sanki bedavaya veriyorlar!" :) Hülyayı bekleyemeden ofise dönmek zorunda kaldım. 3 parça kumaşla tatmin olmuş şekilde! Evet Özgürlüğün Manifestosu... evet o kitabı birkaç defa daha okumam lazım:)
Buyrun Gülse Birsel'in yazısı...
Amerika'nın son alışveriş trendi:
Alışveriş yapmamak! Hatta eldeki
mallardan da kurtulup, hayatı sadeleştirmek! Kriz sonrası, çalışanlar,
gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca,
ABD'li üreticilerin etekleri tutuşmuş! Şu ara yapılan çoğu tüketici
araştırmaları "Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?"la ilgili.
Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına.
Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu
üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha
mutlu ediyor! Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir
tatmin sağlıyor. Üstelik 'Mal edinme'nin mutluluk getirmediğini öğrenen
'dünyanın en çok satın alan halkı', kocaman otomobillerini, dört oda bir
salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan
karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş
gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını
sadeleştiriyor. Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört
bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları
kadar mesud ettiğini iddia ediyor. Bu esnada biriktirdikleri parayı
yogaderslerine ve tatillere harcıyorlar.
*YÜZ EŞYAYLA YAŞAMAYA DAVET! *
Bir internet sitesi, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla
yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her
şey toplam 100 parça edecek. Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet
kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır
derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyor. Hikâye,
psikologlara göre şu: İnsanlar, iyi ya da berbat, yaşamlarındaki tüm
değişikliklere çabucak alışıyor ve doğalarında var olan sabit mutluluk
seviyesine bir an önce ulaşmaya çalışıyorlar. Ebeveynlerinden birini
kaybeden bir insanın bir süre sonra eski mutluluk ve neşesine kavuşması da
bu yüzden, yalı alanın birkaç yıl sonra yalıda oturmayı kanıksayıp eskisi
kadar 'mutsuz' olması da! Yani para mutluluk getirmiyor denemez ama parayla
satın alınan mallar mutluluk getirmiyor! Şan dersleri, seyahatler,
piknikler, tiyatro oyunları filansa başka! Farklı tecrübeler hayatı
zenginleştirip memnuniyeti yükseltiyor! Los Angeleslı filmci Roko
Belic dünyayı dolaşıp *Happy *(*Mutlu*) isimli bir belgesel üzerinde çalışıyor.
*New York Times * gazetesinin
haberine göre San Fransisco'nun kalburüstü semtlerinden birindeki evini
bırakıp, hayatını tamamen değiştirip, Malibu plajında bir karavana taşınmış!
Haftada üç dört gün sörf yapabildiği için şu anda ufacık karavanda çok daha
mutlu bir hayat yaşadığını anlatmış.
*SANKİ ALIŞVERİŞ İÇİN YAŞIYORUZ *
Bi de tabi, herkes gider Mersin'e, biz... Şu anda ülkede tam bir AVM patlaması
yaşanıyor. Buluşmalar, sosyalleşmeler, hafta sonu aile gezmeleri, her tür
eğlence hep alışveriş ve merkezleri etrafında dolanıyor. İndirim
dükkânlarının kapısındaki kuyruk ve izdihamlar da cabası. Geçen gün
haberlerde, yastıkların 1 TL'ye satıldığı bir indirim dükkânında birbirini
ezen kalabalığın arasından bir ev kadını, bağırarak kameralara anlatıyor:
"Ben altı tane kapabildim, iki oğlum var, onlar da ikişer tane aldı, keşke
10 tane daha taşıyabilseydik! Muhtemelen dört kişi olan bu ailenin 20 adet
yastıkla ne yapacağı ise meçhul! Türkler artık mümkün olduğu kadar çok malı,
mümkün olduğu kadar çabuk alıp, evlerine götürmek için yaşıyor! Alışverişe
niyeti olmayan bile vitrin bakıp hayal kuruyor. Konsere gidip keman çalmayı,
müzeye gidip ressam olmayı hayal eden pek az. Hayat amaçlarımız genelde
"Bazı ürünleri edinmek," üzerine kurulu. 70'li yıllarda bir siyah beyaz
televizyon, bir adet buzdolabı, merdaneli çamaşır makinesi ve salonda üzeri
tığ işi örtülü sabit hat telefonu olan her aile kendini son derece zengin ve
konforlu hissederdi. Sonra işler yavaş yavaş değişti. Artık cep telefonu bu
yılın modeli olmayan vatandaşın devlete isyan edesi var. Almaya doyup
'hayatı sadeleştirme' aşamasına ne zaman geliriz, o meçhul.
Gülse BİRSEL
12 Ekim 2010 Salı
Günün Çorbası TOP 5
Ne güzel oldu, sevgili Başak ilginç bir mime dahil etmiş beni. Mimlemese de mutlaka bakardım, çok ilginç çünkü... Blogger kullanıcısıyım ama bugüne kadar istatistiklere bakmak aklıma gelmemişti. Meğer bu uygulama ile en çok okunan yazılarını bulabiliyormuşsun. Kumanda panelinden ulaşılabiliyor.
Bizim bloğun en çok okunanları listesi...
Önce top-5'in 5 numarası : Saçlarımdan nefret ettiğimi söylemiş miydim? Eh hala bilmeyeniniz varsa buyrun tıklayın!! Saçlarımdan gerçekten nefret ediyorum ama onlarla yaşamayı öğrendim!!
Number 4 : Hissiyat böyle sıkıldım!! bu kadar iç bayıcı bir postun okunmuş olmasına şaşırdım:) Ben bugün okudum yine ruhuma daral geldi. Benim ruhsal dengesizliklerim ve annelik buhranlarımla beslenmeyin kardeşim!!
3. sırada : Kadir abi koş!! motive edilesim var Açıkçası bu postun neden bu kadar okunduğunu anlamadım. Günlük tadında hata ufaktan heyecansız bir yazı.. Dönüp de bi daha okunmaz yani. Bu blog okurlarını anlamak kolay değil, ilginç:)
2. sıraya yerleşen post : Arca terörizminin Özgemin geldiği nurturia buluşması ile birleştiği yazı. hehe bak bu yazının okunması normal. bi kere ilk fotoraftaki ağlamklı surat çok komik. ağlatmadan kriz aşma yöntemleri puha diye gülmek istiyorum!! Son aşamadığımız krizden sonra bu yazıya bi tarafımla gülesim geldi:) Allahtan fazla ahkam kesmemişim zira şalap şulap yalayacaktım laflarımı:)
Ve son olarak NUMBER 1!!! Yatır kaldır maceramızın Jacoblı ilk iki gecesi. Ya cidden bu okur milleti benim acılarımla besleniyor!! Köpekler yemez halimi bir vaziyeti yazı dizisi yapmışım, herkesler de merakla okumuş. Şimdi okuyunca cidden çok gülüyorum. Nasıl da kasmıştım. Ama şaka bir yana blog dostlarımın manevi desteği olmasa o kadar azmedemezdim. Şimdi Arca kendi kendine uyuyor mu, işe yaradı mı diye soracak olursanız, evet kendi kendine uyumayı öğrendi. Ama ben bu işkenceleri kendime ve ona yaptığım için mi, yoksa zaten geçeceği mi vardı o dönemi, inanın ki bilmiyorum. Şu anda Arca'yla çoğu zaman odaya girip bazen sadece pışpışla bazen sadece yatağına koyarak bazen de yanına yatıp fısır fısır kırmızı başlıklı kızı anlatarak uykuya yolluyorum. Gamsızlaştım mı ne?
Hadi bakiim dökülün!! Ben şahsen hiç bir postunu kaçırmam, Ruhdağımı merak ediyorum. Sonracığıma yine her postuna yapıştığım kisd akabinde sadeceannem, sarıçizmeli ve de kuzu güzelini mimliyorum ... Ayrıca Başakın dediği gibi benim unuttuğum ve paylaşmak isteyen herkes!!
Bir de kenarda anladığım kadarıyla size insanlar nasıl ulaşmış diye bir kısım var. Sağlam yazarlardan Hülya'nın bloğuna girenlerin bir kısmı bana da bi bakıp çıkmışlar, şaşırmadım, ben de pek çok bloğu hülyanın listesinden görüp takip etmeye başlamıştım:)
Bizim bloğun en çok okunanları listesi...
Önce top-5'in 5 numarası : Saçlarımdan nefret ettiğimi söylemiş miydim? Eh hala bilmeyeniniz varsa buyrun tıklayın!! Saçlarımdan gerçekten nefret ediyorum ama onlarla yaşamayı öğrendim!!
Number 4 : Hissiyat böyle sıkıldım!! bu kadar iç bayıcı bir postun okunmuş olmasına şaşırdım:) Ben bugün okudum yine ruhuma daral geldi. Benim ruhsal dengesizliklerim ve annelik buhranlarımla beslenmeyin kardeşim!!
3. sırada : Kadir abi koş!! motive edilesim var Açıkçası bu postun neden bu kadar okunduğunu anlamadım. Günlük tadında hata ufaktan heyecansız bir yazı.. Dönüp de bi daha okunmaz yani. Bu blog okurlarını anlamak kolay değil, ilginç:)
2. sıraya yerleşen post : Arca terörizminin Özgemin geldiği nurturia buluşması ile birleştiği yazı. hehe bak bu yazının okunması normal. bi kere ilk fotoraftaki ağlamklı surat çok komik. ağlatmadan kriz aşma yöntemleri puha diye gülmek istiyorum!! Son aşamadığımız krizden sonra bu yazıya bi tarafımla gülesim geldi:) Allahtan fazla ahkam kesmemişim zira şalap şulap yalayacaktım laflarımı:)
Ve son olarak NUMBER 1!!! Yatır kaldır maceramızın Jacoblı ilk iki gecesi. Ya cidden bu okur milleti benim acılarımla besleniyor!! Köpekler yemez halimi bir vaziyeti yazı dizisi yapmışım, herkesler de merakla okumuş. Şimdi okuyunca cidden çok gülüyorum. Nasıl da kasmıştım. Ama şaka bir yana blog dostlarımın manevi desteği olmasa o kadar azmedemezdim. Şimdi Arca kendi kendine uyuyor mu, işe yaradı mı diye soracak olursanız, evet kendi kendine uyumayı öğrendi. Ama ben bu işkenceleri kendime ve ona yaptığım için mi, yoksa zaten geçeceği mi vardı o dönemi, inanın ki bilmiyorum. Şu anda Arca'yla çoğu zaman odaya girip bazen sadece pışpışla bazen sadece yatağına koyarak bazen de yanına yatıp fısır fısır kırmızı başlıklı kızı anlatarak uykuya yolluyorum. Gamsızlaştım mı ne?
Hadi bakiim dökülün!! Ben şahsen hiç bir postunu kaçırmam, Ruhdağımı merak ediyorum. Sonracığıma yine her postuna yapıştığım kisd akabinde sadeceannem, sarıçizmeli ve de kuzu güzelini mimliyorum ... Ayrıca Başakın dediği gibi benim unuttuğum ve paylaşmak isteyen herkes!!
Bir de kenarda anladığım kadarıyla size insanlar nasıl ulaşmış diye bir kısım var. Sağlam yazarlardan Hülya'nın bloğuna girenlerin bir kısmı bana da bi bakıp çıkmışlar, şaşırmadım, ben de pek çok bloğu hülyanın listesinden görüp takip etmeye başlamıştım:)
9 Ekim 2010 Cumartesi
KİTAPANNE PEH PEH PEH!!!
Şimdi şu aşağıda gördüğünüz foto var ya... hah işte o benim kitaplığın çocuk eğitim bölümüne ait bir kısım. Hepsini okudun mu derseniz ? Hayır hala okunmayı bekleyen 4 ve az karıştırılıp sonra okunmak üzere ayrılmış 2-3 tane var. Demek ki 18-20 tanesini okumuşum.

Canım Başakla ikili sohbetlerimizden birinde takılmıştı bana "kitapanne" diye, amanin nickimi neyimi kitap anne yapacağımdır diye pek hoşuma gitmişti:)
Bu kitapları okursun, altını çizersin, eşe dosta çocuk eğitimi ile ilgili ahkam keseceğin zaman "..... kitabında der ki" ile başlayan cümleler kurarsın da kitaplar işe yarıyor mu dersen işte orada dur derim. Yani bugün dedim! Hem de öyle yüksek bir sesle dedim ki karşıki dağların cendermeleri "olay mı var bacım" diye soluğu yanımda alacaklardı. Ve hatta olay süresince bizimle talihsiz bir tesadüf sonucu yolculuk etmekte olan Hayat ve Ela kuzusunu bile sindirdim, "benim gibi bir anne ile arkadaşlığını gözden geçirebilirsin Hayat, alınmam" bile dedim...
Olay şu : Arca sabahın köründe kalkmış, korkunç bir sabah geçirtmiş, kafayı yine kapıya vurarak şişirmiş, ve pek tabii uykulu bir halde arabaya binmişti. Biner binmez uyudu. Hayat ve Elayı aldık, tam yolun ortasında (hatta bizim evin kavşağını geçince) Hayat Elanın yanında oturmak için arkaya geçti. Artık Arca kıskandı mı bilinmez oto koltuğunda kalkmaya, şiddetle ağlamaya başladı. Önce biraz kucağıma alıp sakinleştirdim, tatlı tatlı oturtmaya çalıştım, yay gibi gerindi. Bu arada kolik sancılarında bile böyle ağlamamıştı, o derece sinir bozucu. Uyku arkadaşı Ayıyogiyi verdim susmuyor, kamyon araba, vız geldi. "Yürü len! senle mi uğraşacağım" diyerekten (evet hiçbir kitap yazmaz ama bazen çemkirmek işe yarar:) ) ve de zor kullanaraktan bağladım koltuğa geçtim direksiyonun başına. Yok susmuyor, radyo açıyorum, eline üzüm veriyorum, yok!! Benim tansiyonum bi iniyor bi çıkıyor. Bu arada sesimin yüksekliğinin farkındaym ama kendimi tutamıyorum. Bir şekilde sustu. Ya kendi kendine sakinleşti ya da başka çaresi olmadığını anladı ya da kafa göz dalacağımdan korktu, BİLMİYORUM!!! Hülyalara kadar sakin geldik, ama hala ellerim titriyordu. Arada arkamı dönüp baktığımda hala içini çeke çeke nefes aldığını duyunca nasıl fena oldum. İçimden muhasebe hesaplarına başladım. dursaydın birazcık, hatta belki evin oraya çekseydin, iyice sakinleşince arabaya dönseydin!! yapsaydın etseydin !! olmadı işte! Durum bu! kitapları okursun, kendini teoride eğittiğini sanırsın. Ama iş tecrübe etmeye gelince bazen keyifle atlatırsın krizleri bazen de böyle korkunç anıların olur. Ona buna "bilmem ne kitabında şöyle diyor, bilmem ne kitabında der ki..." demeye benzemiyor. 2 yaş kapımızda, ve hiç kolay olacağa benzemiyor.
Hülyadaki organizasyon şahaneydi. Çok pis bir arkadan iş çevirme ile organize edilen doğumgünü çok neşeliydi. Berk çok tatlıydı. Yine Arca ile çok güzel oynadılar, bence aralarında güzel bir elektrik var. Arca birkaç defa Elanın elinden oyuncak alma savaşına girdi, asabiyet yaptı, ama neyse ki zararsz atlatıldı. Hatta en az 15 dakika Arca Ela ve Berk halka geçirmece oynadılar, birbirlerinin sırasını beklediler, bitince hep beraber el çırptılar ve bu oyun defalarca devam etti. Büyüyorlar mı ne?
Arcayla barışmamızın şerefine güzel bir foto koyayım. Bu slingler için buraya bir TIK!! Arca 13 kilo ve hiç ağırlık hissetmeden taşıdım, yükü dağıtıyor sanırım. Arca da çok keyifliydi, dıgıdık dıgıdık yaptık bol bol.

Akşam arabaya binerken bu defa Arca Elayı yadırgamadı, hatta kendince Ela da geliyor mu diye yokladı, bir güzel uyudular.
Akşamı hiç umulmadık hayati bir tesadüf ile tamamladık. Hayatları bıraktıktan sonra normalde gitmeyeceğim bir yoldan eve ulaşmaya çalışıyorum, tam da öğlen yaşadığımız krizin geçtiği kavşağa geldim, öğlen durduğumuz yerin tam karşısındayım, ışığın yeşile dönmesini bekliyorum, kafamı gayriihtiyari sola çevirince bir de ne göreyim.... Arcanın ayıyogisi!!! Demek ki kavga sırasında Arca yere atmış ben de farketmemişim, yerde duruyor, kavşaktan dönüp gidip yerden aldım, pek pisti tabii şimdi çamaşır makinasında.(oraya nasıl geldi ve nasıl bu kadar kirlendi allah kerim, kuvvetle muhtemel köpekler sayesinde!!) Hayat sürprizlerle dolu!!
Canım Başakla ikili sohbetlerimizden birinde takılmıştı bana "kitapanne" diye, amanin nickimi neyimi kitap anne yapacağımdır diye pek hoşuma gitmişti:)
Bu kitapları okursun, altını çizersin, eşe dosta çocuk eğitimi ile ilgili ahkam keseceğin zaman "..... kitabında der ki" ile başlayan cümleler kurarsın da kitaplar işe yarıyor mu dersen işte orada dur derim. Yani bugün dedim! Hem de öyle yüksek bir sesle dedim ki karşıki dağların cendermeleri "olay mı var bacım" diye soluğu yanımda alacaklardı. Ve hatta olay süresince bizimle talihsiz bir tesadüf sonucu yolculuk etmekte olan Hayat ve Ela kuzusunu bile sindirdim, "benim gibi bir anne ile arkadaşlığını gözden geçirebilirsin Hayat, alınmam" bile dedim...
Olay şu : Arca sabahın köründe kalkmış, korkunç bir sabah geçirtmiş, kafayı yine kapıya vurarak şişirmiş, ve pek tabii uykulu bir halde arabaya binmişti. Biner binmez uyudu. Hayat ve Elayı aldık, tam yolun ortasında (hatta bizim evin kavşağını geçince) Hayat Elanın yanında oturmak için arkaya geçti. Artık Arca kıskandı mı bilinmez oto koltuğunda kalkmaya, şiddetle ağlamaya başladı. Önce biraz kucağıma alıp sakinleştirdim, tatlı tatlı oturtmaya çalıştım, yay gibi gerindi. Bu arada kolik sancılarında bile böyle ağlamamıştı, o derece sinir bozucu. Uyku arkadaşı Ayıyogiyi verdim susmuyor, kamyon araba, vız geldi. "Yürü len! senle mi uğraşacağım" diyerekten (evet hiçbir kitap yazmaz ama bazen çemkirmek işe yarar:) ) ve de zor kullanaraktan bağladım koltuğa geçtim direksiyonun başına. Yok susmuyor, radyo açıyorum, eline üzüm veriyorum, yok!! Benim tansiyonum bi iniyor bi çıkıyor. Bu arada sesimin yüksekliğinin farkındaym ama kendimi tutamıyorum. Bir şekilde sustu. Ya kendi kendine sakinleşti ya da başka çaresi olmadığını anladı ya da kafa göz dalacağımdan korktu, BİLMİYORUM!!! Hülyalara kadar sakin geldik, ama hala ellerim titriyordu. Arada arkamı dönüp baktığımda hala içini çeke çeke nefes aldığını duyunca nasıl fena oldum. İçimden muhasebe hesaplarına başladım. dursaydın birazcık, hatta belki evin oraya çekseydin, iyice sakinleşince arabaya dönseydin!! yapsaydın etseydin !! olmadı işte! Durum bu! kitapları okursun, kendini teoride eğittiğini sanırsın. Ama iş tecrübe etmeye gelince bazen keyifle atlatırsın krizleri bazen de böyle korkunç anıların olur. Ona buna "bilmem ne kitabında şöyle diyor, bilmem ne kitabında der ki..." demeye benzemiyor. 2 yaş kapımızda, ve hiç kolay olacağa benzemiyor.
Hülyadaki organizasyon şahaneydi. Çok pis bir arkadan iş çevirme ile organize edilen doğumgünü çok neşeliydi. Berk çok tatlıydı. Yine Arca ile çok güzel oynadılar, bence aralarında güzel bir elektrik var. Arca birkaç defa Elanın elinden oyuncak alma savaşına girdi, asabiyet yaptı, ama neyse ki zararsz atlatıldı. Hatta en az 15 dakika Arca Ela ve Berk halka geçirmece oynadılar, birbirlerinin sırasını beklediler, bitince hep beraber el çırptılar ve bu oyun defalarca devam etti. Büyüyorlar mı ne?
Arcayla barışmamızın şerefine güzel bir foto koyayım. Bu slingler için buraya bir TIK!! Arca 13 kilo ve hiç ağırlık hissetmeden taşıdım, yükü dağıtıyor sanırım. Arca da çok keyifliydi, dıgıdık dıgıdık yaptık bol bol.

Akşam arabaya binerken bu defa Arca Elayı yadırgamadı, hatta kendince Ela da geliyor mu diye yokladı, bir güzel uyudular.
Akşamı hiç umulmadık hayati bir tesadüf ile tamamladık. Hayatları bıraktıktan sonra normalde gitmeyeceğim bir yoldan eve ulaşmaya çalışıyorum, tam da öğlen yaşadığımız krizin geçtiği kavşağa geldim, öğlen durduğumuz yerin tam karşısındayım, ışığın yeşile dönmesini bekliyorum, kafamı gayriihtiyari sola çevirince bir de ne göreyim.... Arcanın ayıyogisi!!! Demek ki kavga sırasında Arca yere atmış ben de farketmemişim, yerde duruyor, kavşaktan dönüp gidip yerden aldım, pek pisti tabii şimdi çamaşır makinasında.(oraya nasıl geldi ve nasıl bu kadar kirlendi allah kerim, kuvvetle muhtemel köpekler sayesinde!!) Hayat sürprizlerle dolu!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)