6 Aralık 2010 Pazartesi

Oyun teyzesi Yeliz

Geçen haftaki korkunç Topolino macerasından neşeyle çıkan dengesiz Arca, bütün hafta “oyun – park!” başımın etini yedi. Gözümü karartıp götürmeye söz vermiştim ki, Kipa Play Barn’dan oyun grubu önerisi kapımıza geldi. Meltem ilgilendi, grup oluşturmaya çalıştı, Hayat da talip oldu derken sözleştik. Tek içime sinmeyen anneler gruba dahil olmayacak, oyun ablaları ilgilenecek. Zaten olması gereken de o, ama Arca’nın ortamlara yavaş ısınması karakter özelliklerinin başında geliyor ki bunu artık sağır sultan duydu. Deneyelim dedim. Sonuçta Arca’nın hem fiziksel aktiviteye hem de sosyal ortamlara daha fazla girmeye ihtiyacı var.

Perşembe ateşlendi, Cuma devam etti. Gecesine ateşi çıkmasa cumartesi götürecektim ama doktor da cumartesiyi sakin ve dinlenerek geçirin deyince, tek outdoor aktivitemiz balkonda piknik oldu. Cumartesiyi iyi geçirince Pazar gitmeye karar verdik. Emre’nin yeğeni Yasemin Arca’dan 3 ay büyük, tam bir dilli düdük, İlknurlardaydı, onlar da gelmeye karar verdiler. Birbirlerini tanır severler, arabada yan yana seyahat ettiler, pek güldürdüler.



Arca, cümle kuramaz, tamlama eklerini henüz çıkaramaz, Yasemin onu düzeltir:

İlknur: Arca nereye gidiyoruz halacım?
Arca : OYUN – PARK!
Yasemin : Arca nereye gidiyoruz? Oyun PARKINA gidiyoruz!

Yasemin kelimeleri çok düzgün telaffuz edemez, çok bilmiş Arca onu düzeltir:
Yasemin : (Arca’nın mikifaresini ister) aa Miki MARE!
Arca : MİKİ FARE!

Buraya kadar güzel…

Play Barn küçük bir yer. Olsun, zaten sadece 7 çocuk kabul ediyorlar, ablalar var. Dedim ki bizim ilk, ben aylık ücret ödemeden önce denemek istiyorum. Tamam dediler.
Anneleri oyun alanına almıyorlar, tamam sorun yok, zaten ben de Arca’nın peşinden dolanmaya meraklı değilim de Arca’yı bilmediğin ortama bırakınca hönk! Oluyor. Gelmeden önce oyun ablalarından bahsetmiş olmama rağmen Yasemin ve Ela gibi tanıdığı arkadaşları olmasına rağmen Arca arıza çıkardı. Ağladı.

--------------------------------------------------------
Hata 1: Arca’yı tanıyorum, öncelikle rica edip ben girmeliydim, oyuncakları ablaları arkadaşları vs tanıştırıp kaynaşması için destek olmalıydım, geçen haftaki topolino’da o kadar ortamların adamı görüntüsü çizdi ki Arca gerçeği kafamdan silinmiş. (özeleştiri)
Bir eleştiri de işletmeye, ilk defa gelen bir çocuk belli ki çekingen mizacı var, bir oyun ablası ona verilmeli, abla kendini tanıtmalı sevdirmeliydi, bunun yerine “aa Arca gel bak oynayalım” diye elinden çeken tanımadığı bir insan oldu o ablalar Arca için. Şimdi mesela Ela, Hayatlar Ela’yı bıraktılar, gittiler, Ela için de ilk gün sonuçta, ama malumunuz Ela ortamlara direkt aktı, hiç sorunsuz. Belki olması gereken oydu, ama yine de çekingen mizaçlı bir çocuk için özel muamele –en azından – başlangıç için yapılabilir miydi? (Yine çuvaldızı kendime batırayım, ben belki de baştan uyarmalıydım)

---------------------------------------------------------

Neyse girdim içeri, oyuncakları tanıttım, ablaları sevdirmeye çalıştım, Ela ve Yasemin ile kaynaşmasına çalıştım. Yalnız takılmayı tercih etti, kaydırakları çok sevdi. Ama bir defa olsun paçamı bırakmadı, tam hah alıştı, paravanın arkasında bekleyebilirim diyorum, görüş alanından çıktığım an basıyor yaygarayı! Tam ne güzel oynuyor diyorum, çocuğun biri dokunuyor, bizimkinin gücüne gidiyor, basıyor yaygarayı! En son oyun evinin içine girdi, çıktı, Ela girdi, Yağmur girdi, kapıyı kapattılar, aman pek bi içlendi. Tamam dedim, artık bu kadar küçük ve zararsız şeylere bile tahammülü kalmadıysa gitme vakti gelmiştir. Eş zamanlı olarak işletmenin başındaki bayan da "bugünlük Arca için yeterli" dedi, benden iyi not aldı. Demek ki gözlemlemiş.

Dışarı çıktık, kuru üzüm ve kayası ile teselli bulmaya çalışıyoruz, bankta oturduk sohbet ediyoruz.

Y: Burasını sevdin mi Arca?
A: Hayım: (
Y: Bir daha gelmek ister misin?
A : Evet
Y: Ablaları sevdin mi Arca?
A: Hayım!
Y: Peki o halde bir daha gelmeyelim tatlım, sorun değil
A: GEL!

-------------------------------------------------------------------
Özeleştiri: Arca hastaydı ve fiziksel olarak iyileşmiş bile olsa bu paçama tırmanmalar, boynumdan inmemeler hep hastalık sonrası kırılganlığın getirdikleriydi. Belki bu hafta hiç getirmemeli, belki daha az orada tutmalıydım.
-------------------------------------------------------------------

Hayat’la çıkışta sohbet ettik, Ela’nın özgüvenine hayranlığımı (maşallah) bir defa daha dile getirdim. Düşün ben paravanın arkasına geçemedim onlar market alışverişi yaptılar, HARİKA!! Hayat çok sevmedi ama devam edecek, yeterince koşup enerjisini atamadığını düşündü Ela’nın. Topolino gibi yerler, eğer kalabalık olmayan bir zaman yakalanırsa enerjisini atmak için daha uygun yerler gibi görünüyor.

Tam yürürken işletmenin başında olan bayan arkamdan koştu, dedi ki Arca için güzel bir gün olmadı ama hafta içi uygun ve tenha bir zamanda getirin alışsın, göreceksiniz sevecek. Ben de Arca ile ilgili bilgiler verdim, çekindi, tanımadığı bir ortam ve tanımadığı yetişkinler, çocuklar etrafını sarmış gibi hissetti, kendini güvende hissetmedi, farklı yaklaşmak gerekirdi. Hafta içi mümkün değil ama cumartesi herkesten yarım saat önce gidip alışması için fırsat vereceğim, hem Arca’ya hem Playbarn’a. Sonuçta bu tür oyun gruplarının Arca’nın sosyalleşmesi için olumlu olacağını düşünüyorum. Parka götürdüğümde bir kaydırağı bile paylaşmak istemiyor, “ama ama ama”lar uzayıp gidiyor. Tabii yaşı küçük ama böyle ortamlara girmezse paylaşmanın ne demek olduğunu hiç öğrenemeyecek.



Neyse kısaca o gün oradaki ablalardan farkım yoktu, evet belki yaş farkı! Bu bakımdan bana oyun teyzesi diyebilirsiniz: ) (Bakar mısınız top havuzunda debelenme aktivitesinde bile varım, hey allam b.k var, mecbursun sanki topla götür çocuğu kardeşim!)

3 Aralık 2010 Cuma

Akşamın iki yüzü

Ben anahtarımla evime girmeyi severim, hem Ümit ablanın o anda işi olur diye yeltenmem, hem kapıda beklemeyi sevmiyorum elim kolum dolu!
Artık değiştim, aşağıda 5 dakika da bekleyecek olsam zili çalışıyorum, hoparlörden sesi duyuluyor “kim o?” sonra evin kapısında da anahtarı kullanmam, kapıyı tıklatırım, yine ay tonda
“kim o?”
“ben dilenci memo:) “

Hemen o günkü numaralar sergilenir, Ümit abla günün bilgilerini verir, sonra o giderken “hokkayay!” denir, anneyle yumuşmaya devam edilir.
Uzun zamandır oyun aktivite faaliyet işte ne dersen de, Ümit ablaya bıraktım. Zaten vakitleri bol, Ümit abla da seviyor, resimdi hamurdu takılıyorlar birlikte. Biz kudurmacalı oyunları tercih ediyoruz. (Ümit abla’ya bu yaşta koştur koştur oynatacak halimiz yok : ) )

Yemek çok eğlenceli ama sıkıntı Arca ile konuşacaksın yemekte, İlkerle aramızda iki çift laf etmek mümkün değil. Olsun napalım bütün günün acısını 2,5-3 saate sıkıştırıp çıkarıyoruz! Mutfak öylece kalır, ben öyle mutfak pis kalmış, yok toplayamadım, yok dağınık kaldı gibi dünyevi takıntılara sahip olmadığımdan öylece kalır…

Akşamın rutininde illa ki bir “dakat” (yatak) var. Kah Arca’nın yatağında kukla oynatmaca, oyuncak atıp tutmaca, en masumundan kitap okumaca kah bizim yatakta yastık kapmaca. Kokusundan tanıyor annenin mi babanın mı olduğunu yastığın. Genelde üç kişilik tepişme ama bazen İlker şutlanıyor.

Bazen minderlerden ve battaniyeden ev yapıyoruz, Arca içine saklanıyor. Çadır çok isteyip sonra almaktan vazgeçmiştim, bu yöntem aynı görevi görüyor. İlla ki trenle ve arabalarla oynanıyor her akşam, bazen de saklambaç. Gözlerini kapatıyormuş yapıp parmak aralarından etrafı kesmeler, illa ki aynı yere saklanmalar, saklandığında heyecandan elini ayağını nereye koyacağını bilememeler ve koştur koştur sobelemeler.
Canımız çok çekerse dance dance dance baby!!

Artık yorgunluk paçalarından aktığında, iki kitap seçilir, süt içilir, pijama giyilir. Uykuya muhalefet gününde değilse, günün en dingin en tatlı zamanları.



Akşamın diğer yüzü başlar.

Mutfak toplanır.
Bütün eve saçılmış kitaplar toplanır, kitaplığa yerleşir.
Fırlatılmış ayak kokulu minik çoraplar kirliye atılır, gerekirse çamaşır yıkanır.

Her yere saçılmış dağınıklık tek tek toplanırken yüzde bir tebessüm belirir, uyumadan önce yaşananlar akla düşer, birkaç kelime İlkerle paylaşılır.

Omuzlardaki yük ufaktan hafifleyip koltuğa yığılınca … akşamın kalanında ne yapılacağının programından hemen önce “ya İlker çok acayip şeker, bak şöyle yaptı, şöyle dedi, şöyle böyle…” diye özlem dolu Arca dolu birkaç cümle edilir.

O yer cücesi şimdiden özlenmiştir.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Dün gece sabaha karşı 3 suları

Güzel bir akşamdı, baştan sona kendi yemeğini kendisi yedi, bir Arca klasiği olarak benden çok yedi. Sonra bol kudurmacalı bir akşam geçirdik, Tarkan’dan öp, Athena’dan Arsız Gönül bu aralar favori. İlknurlar uğradı, Barış Manço’nun Ayı şarkısında coştuk, falan filan…

Uyudu, uyumadan önce rüyasında kimleri göreceğini sormak rutinin bir parçası, ilginçtir bu defa “balkabağı” dedi. Gece 1 civarı sıklıkla uyanmaya ve ağlamaya başladı. Kabus gördü herhalde, ne gördün rüyanda dedim, “balkabağı” hmm iyi peki su içelim uyuyalım rüyada anneyi görelim daha az ağlamaklı bir rüya olur.

1-2-5 artık kaç defaydı hatırlamıyorum, defalarca kalktım. Canı acıyor gibi. Karnın mı ağrıyor diye sordum, evet deyince bol bol karnını ovdum ama gaz çıkarma yok. Yanımıza aldım, arada İlker de ovuyor karnını. Ağlama şiddetlendi, “kaka” dedi. Hadi be! Gün içinde 2 defa yaptığı için bu olasılık aklımıza hiç gelmemişti. Ayı ve Ali kitabını yanımıza aldık, Aliyi okuttu. Ama içim uyuyor bu arada. İlker biraz kestireyim demiş, onu da çağırdı. Maaile tuvaletteyiz. O mıçıyor biz gururlu gözlerle birbirimizi kutluyoruz, sorun çözüldü!!

Sanıyoruz…

Bu defa da geri uyumaya ikna etmeye çalışıyorum, iğrenç sesimle ne zamandır ilk defa ninni bile söyledim, üstelik alttaki bu fotoğrafı bu ilginç gecenin hatırası olarak çekerken uyandı düdük, tekrar istek yaptı, bi daha ninni, ay kendi sesimi duymaya dayanamıyorum!



Uyudu, uyandı, yanımızda yattı, İlkeri tekmeleri ile hırpaladı, bir şekilde sabahı ettik. Uyanık kaldığımız zaman uyuduğumuz anlardan daha uzundu, kısaca hala esnemekteyim.

Bunları anlattım çünkü öncelikle ebeveynlik tarihimizde böyle bir şeyle karşılaşmamıştık, Arcanın gece yarısı sıçması bir ilk!!

Ayrıca kendi adıma gece uyanmalarını daha metanetli karşıladığımı fark ettim. Bunda İlkerin telkinlerinin yanı sıra Arca'nın sadece 1 defa kalkarak ya da hiç uyanmadan geçirdiği gecelerin sıklığı da etken. Çünkü biliyorum ki kapris veya huy değil bir şekilde onu rahatsız eden bir şeyler var. Tek yapmam gereken sakin sakin ne olduğunu bulmak ve çözmek!

Ama en önemlisi, kendimizin bebek değil de çocuk ana babası olduğumuzu fark ettik. Fark ettik ki ister hiç konuşmasın ister uzun cümleler kursun fark etmez, artık bu dönemde çocuklar acılarını duygularını ifade edebiliyorlar, ne mutlu bize! Küçük bir bebekken de ağladığı olurdu ama ne kadar zor olurdu anlamamız, hemen gözleri kısar delilleri gözden geçirir, gün boyu yaşananlardan ipucu yakalamaya çalışırdık. Kimi zaman bir türlü sonuca ulaşamazdık.

Peki ya şimdi?

“Arca karnın ağrıyor mu?”
“Evet!”

30 Kasım 2010 Salı

Benim başıma bu kadar çabuk geleceğini hiç tahmin etmemiştim!


Güleç bir insanım Allah için: ) çok gergin değilsem gülümseyerek konuşurum, hatta telefondaki sesimden gülümsediğim anlaşılır.

Arca doğdu beridir ister istemez gülümsüyorum zaten!! Sürekli bir mimik halleri. Ama sadece bu değil gece uykusuzluklarının da bedele katkıda bulunduğunu söylemek lazım.

Bedel? Kırışıklıklar!!

Özellikle göz çevresi. Eh yaş da 30’u geçeli epey oluyor. Geçende ablam “arkadan en az 4-5 yaş genç gösteriyorsun” dedi. Bodur tavuk hallerinden arka planı kurtarıyorum da önden bakınca ı-ıh!

Genetik miras desen? Açık ten, kuru cilt… hızlı yaşlanmaya çok müsait!

Yaşlanmak güzeldir. Ama güzel yaşlanmak, mümkünse zamanında yaşlanmak güzeldir. Zamanından önce kırışıklıklara sahip olmak değil!

Tabii ben olaya yeni uyanmadım, her ne kadar kozmetik canavarı değilsem de tüm bunların başıma geleceğini az çok tahmin ettiğimden uzun zamandır göz çevresi kremi kullanırım. Sonra en azından sabahları mutlaka nemlendirici kullanırım. Önemli değil hani bepanthen de olur, clinique de. Çok seçici değilim, o an bütçeme ne uygunsa.

Gel gör ki bu kadar özene rağmen fotoğraflardaki halimi hiç ama hiç beğenmedim. Zaten öyle aman aman kendimle barışık değilim, bir de bu, üstüne tuz biber ekti.

İlkerin koca makamından görüşü “yürü git!” şeklinde! Aşk işte ne ben onun dökülmüş saçlarını görürüm (bu arada böylesi eski haline 10 basar!) ne o benim buruşuktan maskemi görür! Ama insan önce kendini beğenecek!

Ya şu posta ":)" yazmaya bile çekinir oldum iyi mi! sanki kenarları kırışacak:)))

Hemen her konuda olduğu gibi estetik konusunda da kesin ve net “no way!” diyen birisi değilim, sadece bana hala uzak geliyor. Ama küçük dokunuşlarla biraz moral düzeltilebilir mi? Neden olmasın! Bütçemi adam akıllı sarsan gece ve gündüz yoğun kırışık önleyici kremlerim vatana millete hayırlı olsun! Bir de yanına botoliss denen bir ürünü katmayı ciddi ciddi düşünüyorum. Bildiğin botoks işte! Gerçi bu naneden emin değilim, hala tereddütlerim var!

Bakalım, şimdilik yeni savaşçılarım bunlar.

Bunlar da kar etmezse objektife Ajda Pekkan filtresi* takıveririm olur biter!

(*) Ajda Pekkan filtresi = naylon çorap : ))) Ajda Pekkan kamera ya da fotoğraf makinesinde flu gösteren bir filtre olmazsa, resim vermezmiş, illa verecekse de naylon çorabını çıkarır objektife geçiriverirmiş. Komik ama fotoğrafçılıkta böyle teknik bir terim var!!
fotoğraf şu adresten alınmıştır: www.cilt-bakimi-guzellik.com/.../kirisikliklar

29 Kasım 2010 Pazartesi

OYUN – PARK!

Arca artık tamlamalar yapıyor. Ama iki kelime arasına bir “es” koyuyor. Sanki düşünüyormuş gibi, ya da üstüne basa basa söylemek ister gibi. İlginç, sevimli. Mesela Donald – Amca ya da Yılmaz – dede gibi.

Cumartesi günü –deneme çekimi yapacağımız saha çalışmasını saymazsak - fotoğrafçılık kursundaki son günümdü, yine büyülenmiş olarak çıktım sınıftan. Bu sanat nasıl bir şey kardeşim, nasıl alıyor insanı içine ve ruhu nasıl başka bir boyuta taşıyor? Ömrüm boyunca sanatın her dalına (bale, dans, flüt, gitar…) çok hevesli fakat az yetenekli oldum, belki de sanata sanatçıya hayranlığım bundan kaynaklanıyor. 3 saatlik bir fotoğraf şöleni ile doyan ruhum trafiğe çıktığımda artık hazımsızlık mertebesindeydi, Topolino gazımı aldı!!

Kurs için birkaç saatliğine ayrılacağımı anlatmak ve küçük adamın olurunu almak için epey dil dökmek gerekti. Topolino’dan bahsetmiştim ona, arkadaşlarıyla oynayacağından, öncekini hatırladı, keyfi yerine geldi. OYUN – PARK! Yeni tamlama!

Topolino gazımı aldı demiştim ya, geçtiğimiz ay o kadar sevdiğimiz mekandan nefret ettik diye özetleyebilirim ama yok detaya gireceğim!

Başımıza gelenleri anlatmam lazım. Annemi Agora’ya bırakacağımız için biraz geç kaldık, 3’ü geçiyordu. Ama elif ve Egenin annesi gelmişti, yaşasın. (bu arada egenin annesine bayıldık, meltem ile tanıştığımıza çok sevindik, Fadişle rastlaşamadık, çok üzüldük, halbuki Arca “Deniz”i arkadaş listesine eklemişti.)

İçerisi o kadar kalabalıktı ki, Arca’yı bacaklarımın arasına sıkıştırdım, girişteki işimi ancak öyle hallettim. Geçen ayki bayan vardı kasada ama o günkü gibi tatlı değildi, zavallım bambaşka bir insan olmuştu. Bizimkilerin yaş grubuna ayrılan bölüme gittim, aman tanrım 7-8 yaş çocuklar var. Hemen görevliye şikayet ettim, cevap : “sabahtan beri 3 doğum günü vardı, zapt edemiyoruz”. Hani ben mi şikayetçiyim o mu anlamadım. Arca bu defa inanılmaz cesaretliydi, hemen oyuncaklara daldı. Nil’in dediği doğru “ulen çocuğu getirmiyorsun böyle yerlere sonra çekingen diye şikayet ediyorsun”!! Doğru söze ne denir! Arca kabuğunu kırdı, kabak çiçeği gibi açıldı da zaman kötü zamanmış.

Neyse grup yavaştan toplanınca yemek almak için yukarı çıktık. Oturacak yer yok, tüm masalar partilere ayrılmış, kenarına ilişelim diyoruz, yok mümkün değil, hatta Tuna asil poposunu yere koymak istemeyip sandalyeye oturdu da iki yaşlı kadın çok pis tersledi, şok olduk. Yemeklerin çok uzun bir sürede gelmesi, yerde yememiz, hepsi ayrı kötüydü, hangisini saysam?

En fenası.. çocuklar zıplarken biz de anneler olarak girdik, çünkü büyük çocuklar da zıplıyor, bizimkileri korumamız lazım. Güzel de sohbet ediyoruz, büyük çocukları bizimkilere yaklaştırmıyoruz. Bir görevli gelip “yaylar çok hassas, burada sizin oturmamanız gerekiyor” diye uyarıda bulunmuş. Elif de “o halde çocuklarımızın büyük çocuklardan korunması için buraya görevli koyun” demiş. Peki koydular mı? Hayır! Büyük çocukların oraya girmesini engelleyemediler, küçük çocukların bölümünde plastik top savaşı yapmalarını da engelleyemediler, ben bir tanesinden nasibimi aldım. Kısa bir süre sonra bu çocuklara ait doğum günü pastasının geleceği anonsu yapıldı, hepsi ipini koparmış gibi koşmaya başladı, Arca da tam o sırada zıplamak için merdivenlerdeydi, vahşi anne panter olarak koşup kurtardım ama meğer zamanlamam o kadar iyi değilmiş, akşam yanaktaki morluktan anladım, darbeyi yemiş bizimki. Hepimiz kızdık, çemkirdik çocuklara ama o büyük çocuklar da çocuk işte, nasıl laf anlatacaksın, işletmenin gerekli düzenlemeleri yapması, gerekirse böyle yoğun günler için eleman ilave etmesi gerekiyordu. Elfanam uyarıları yaptı, ama bizim için artık gitme vakti gelmişti, sonra düzeldi mi, büyük çocuklar ayrıldı mı bilmiyorum. Örneğin Hülya çok önceden ayrıldı mekandan, Tuna çok rahatsız oldu. O kadar stresli bir gündü ki ben tek kare fotoğraf çekmemişim. Hani Arca kırk yılın başı böyle fiziksel aktivite coşkusu yaşayacak, hiç kaçırmam!! Tatsız bir gündü, akşam resmen sızdım yorgunluktan, stresten.

Şimdi terazinin bir tarafına Arca’nın o gün çok eğlenmesini, bugün bile hala “oyun-park” diye tutturuşunu ve geçtiğimiz ay nezih ve düzgün bir şekilde vakit geçirmemizi koyuyorum. Diğer tarafına da bu hafta yaşadıklarımızı.

Arca’nın hatırına bir şans daha vermeli, önceden doğum günü var mı diye sormalı öyle gitmeli belki de, bilemiyorum.

Işığın Öyküsü



hep biz mi anlatacağız öyküleri?

Işık da anlatır.

Sağa sola çarpmaktan dökülmüş boyaları
ve yer yer kemirilmiş plastik tavanı ile

Arca'dan önceki sahibi tarafından da çok ama çok sevildiğini anlatır.

26 Kasım 2010 Cuma

Düz değil düzen değil

Yine dellendim, listeler havalarda uçuşuyor.

Geçen haftanın listeleri, “yediklerimize dikkat edelim” konsepti üzerine kuruluydu. Dikkatinizi çekerim, “diyet” yapmıyoruz (yapamıyoruz) sağlıklı beslenmeyi hayatımızın bir parçası haline getiriyoruz ki biraz kilo verelim. Bu girişimi “diyet” ile adlandırdığımız an pazartesi akşamına bozulmuş oluyor nitekim. Kilo vermeye İlkerin şiddetle ihtiyacı var, ben de son aylarda geri aldığım 2-3 kiloyu versem tadından yenmez. Yok yemeyelim zaten, dikkat edelim ! Dolayısı ile haftalık menüler, sağlıklı atıştırmalar listesi, bu listeleri referans alan market alışverişi listesi … derken yine sayfalar doldu.

Tabii son günlerin tek konusu bu değil, bayram sonrası detoksuna kozmetik de eklendi. İyice derinleşen 30 yaş üstü kırışıklıklarıma çare buldum gibi gibi! 2 aydır hangi kremi kullansam diye karar veremediğimden yüzüme nemlendirici olarak sadece bepanthen sürer olmuştum. Fena da değil hani , fiyat da ucuz : ) Hiç haz etmediğim ve anlamadığım bu konu ile ilgili araştırma geliştirme çalışmalarını pek tabii ki bir liste ile taçlandırmasaydım olmazdı.

“giyecek kıyafetim yok”tan tut da “ayakkabıya ihtiyacım var” gibi olağan cümlelerin peşi sıra gelen malum kadınsal ihtiyaçlar ise bir alışveriş listesinin müjdesini veriyor.

Benim çantalarımdan cüzdanlarımdan, ofisteki ajandamdan, kitaplarımın içinden (kitap ayracı olarak), ceplerimden, çekmecelerimden, mutfaktan, arabadan.. her yerimden liste çıkar!

Böh geldi değil mi?

Bu liste meselesi aslında çok organize bir kadın olduğum için değil tam tersi çok dağınık olduğum için! Başka türlü imkanı yok hatırlamıyorum, dağılıp gidiyorum.

Dağınıklık demişken…

İlker bir gün Ümit ablaya dağınıklığımızla ilgili günah çıkarırken “biz aslında ailecek düzeni çok seviyoruz ama bir türlü düzenli olamıyoruz” demişti.

Puhahah (münasip bir tarafımla gülme efekti)

Alt mesaj : “Ümit abla sen bizim totomuzu topla, napalım biz yapamıyoruz”

Tabii titiz düzenli başak kadını da bu gazla o gün bugündür dağıttıklarımızı toplamakla uğraşıyor. Eve hangi saatte uğrasan derli toplu, (mümkünse akşam saatleri haricinde, akşam biz dağıtıyoruz) o kadar ki Arca’yı bile çalıştırıyor. Ulen bizim dümbelek biz söyleyince 2 oyuncağını toplamaz, Ümit abla ona kitaplığını bile düzenletiyor. Oh canıma değsin, dinsizin hakkından imansız!

Düzensiziz filan diyorum ya öyle havada kalmasın, biraz açayım mevzuyu.

Biz İlkerle mutfağa girdik mi bütün dolap kapakları açık durur. Boylarımız da kısa olduğundan kafamızı çarpmıyoruz, dolayısıyla sorun yok ama mutfaktan çıkınca manzaraya bak bütün kapaklar, çekmeceler açık. Yazın annem yokken yazlığa babamla gittik, benzer bir manzarayı onların mutfağında yaratınca, babam “kızım senin sorunun ne?” demiş, ağzı bir karış açık kalmıştı. Şimdi Arcaya takıntı geldi, açık çekmece görünce kapatıyor. [ İyi iyi birinin gerçekten bizi toplaması lazım: ) ]

Geçen hafta İlknur taşınırlarken ödünç verdiğim yastığı getirmiş, nasıl olsa Elvan gelecek diye 3 gün oturma odasında kaldı. Hayır yani Elvan gelecek, ona yatak yapacağız, ne diye bir daha dolaba koyup tekrar çıkarmakla vakit harcayalım değil mi? Pek pratiğim sorma!

Elvan’ın geleceği gündü, tutuştuk. Ümit abla da yok tabii günlerdir, totomuz toplanmamış, çıldırdık.

İşte ev bu fotoğraftakinden halliceydi.


Üstelik Elvanın gelişi habersiz değil! Önceki gün Arca uyurken yayacağına az topla değil mi?

Dedim ki İlkere “hani çalıştığım için kurtarıyorum, ev hanımı olsam bu düzensizlikle sen beni boşardın!” “yok canıııım” demesini bekledim, DEMEDİ! Ben aslında kendi adıma ev işlerini ikinci plana atıyorum, ilgilenmeyerek mutlu oluyorum, ama tabii ilgilenmek lazım böyle yaşanamaz diye gevelediysem de pek ikna edici olamadım.

Biz nasıl böyle olduk? Ve bu kadar dağınık, düzensiz iki insan nasıl birbirimizi bulduk! (Soulmate diyeceğim, iyice geyiğe vuracağım, sustum!) Annelerimiz düzenli insanlar! Evlenmeden önce evlerimizde düzensizlik görmedik ki? Ben daha babamın çorabını yerde görmemişimdir. Biz ilkerle ciddi incelenmesi gereken bir çiftiz. Hayır, birimiz düzenli olsa öbürünü dürtecek, bir şekilde toplanacağız. Yok bir çare bulmalı, bu gidişe bir dur demeli! Arca şimdi küçük, büyüyecek, bizden görecek, çocuğa ağzımızın tadıyla “odanı topla!” diyemeyeceğiz, demez mi “önce sen topla!” ?

İşte böyle… o buhranlı günün ardından İlkerle mutfak masasına oturmuş, bunları konuşmuştuk. Yeni kararlar aldık.

* Madem toplamaktan hoşlanmıyoruz, dağıtmamaya çalışalım
* Eve gelip de üzerimizi çıkarınca çıkardıklarımızı yerine koyalım, kirlileri kirli sepetine atalım
* Mutfakta yemek yaparken işi biteni yerine kaldıralım
* Arca’nın oyuncaklarını öncelikle onunla, mümkün olmadıysa mutlaka kendimiz toplayalım
* Aynı Arca’ya anlatmaya çalıştığımız gibi, her şeyi “yerine” koyalım

----- Bak bu da kararlar listesi… yapıverdim hemencecik: ) ------

1 hafta geçti, kendi adıma uğraş veriyorum, serde dağınıklık var, düzelir miyim? Zaman gösterecek, belki Arca sayesinde upgrade olacağız belki dağınık bünye iflah olmayacak. Ama en azından denemiş olacağız, değil mi ya:)