Çok sevdiğim İlknur mimlemiş. Hemen yazalım.
1- Lohusalık denen hadise sizce tam olarak nedir?Mutlaka tıbbi bir tanımı vardır. Ancak ben kendi adıma farklı başlıklar koyayım:
Deliliğe ramak kala
Hormonlar çıldırmış olmalı
Aşk ile nefret arası gidip gelmeler
2- Lohusalık içinde hormon dengesizliğini de barındıran bir şeyse neden 40 gün sürer gibi bir algı var toplumda sizce? Regl olamadığın, emzirme ile birlikte hormonların dağınık kaldığı süre boyunca sürmesi makul değil mi?Hmm ben bu kırk gün bebeğin kendini toparlaması olarak biliyordum. Ama bu hormonlar kişiye göre değişir bence. Fiziksel olduğu kadar duygusal bir süreç. Kişinin nasıl geçirip atlattığı ile yakından ilgili.
3- Sizin lohusalığınız (Hormonal dengesizlikler ve depresif olma halini kastediyorum hep lohusa derken) ne kadar sürdü?Hormonal kısmını pek hatırlamıyorum ama Arca ile başbaşa kalıp kendi düzenimizi oturttuğumuzda rahatladığımı hatırlıyorum. Sonrasında tabii ki ara sıra anlık dellenmelerim oldu ama sebepsiz gibi görünen cinnet hallerim ve durdurulamayan ağlamalarım Arca 15 günlükken azalmıştı.
4- Nasıl geçti, hep aynı şiddette miydi? Normale yavaş yavaş mı, birden mi döndünüz? Herp depresif, sinirli olacak şekilde mi etkiledi sizi, manik, aşırı enerjik anlarınız da oldu mu? Bende anlık ağlamalar ve anıra anıra ağlamalar oldu. Yeşil kaka konusunda annemle sıkı bir tartışmanın ardından durduramadığım bir ağlama yaşadığımı hatırlıyorum. Sonra bir gün gerçekten bunaldığımı ve İlkerin bizi alıp arabayla turladığımızı, arabada yağan yağmurun altında kahve içişimizi ve nasıl düzeldiğimi hatırlıyorum.Bir de Arca tok ve gazı çıkarılmış olmasına rağmen durmadan ağlarken soğuk ve yağmurlu bir günde kendimizi sokğa attığımızı, sokaklarda hüngür hüngür ağlayarak gezdiğimizi İlkerin son gaz eve gelip bizi yollardan topladığını hiç unutmuyorum. Bir de pusetin tekerleklerini tam takamamışım, felakete ramak kalmış. İlk günlerdeki uykuya aç, yorgun ve mutsuz hallerimi saymazsak, genelde neşeli günlerdi. Dediğim gibi anlık patlamalarım oldu.
5- O dönem yanınızda, sizi gerçekten anlayan, destek olan eş, dost, arkadaşınız var mıydı? Yalnız mı geçirdiniz?Annem ve İlkerin annesi ilk 15 gün bizimleydi. Arkadaşlarımızın arasında ilk doğum yapan ben olduğum için beni anlamalarını pek beklemiyordum zaten. Mesela benden 2 ay sonra doğuracak olan Nazlının bize yemek getirdiğini, ablamın iki arada bir derede eve gelip temizlik yaptığını, İlknurun bizde kaldığını filan hatırlıyorum. Hiç yalnız değildim. Özellikle yalnız bırakılmadım. Hatta bir sure sonra yalnız kalmaya ihtiyaç duydum: ) Arca 1,5 aylıkken evden çalışmaya başlayacağım için Ümit abla aramıza katıldı, bir sure yarım gün. Ama onun destek ve gazı ile epey süt üretimim dolayısı ile kendime güvenim artmıştı. Hem bana hem Arca’ya baktı.
6- Eşinizle nasıl geçirdiniz bu süreci?Valla süperdi. Sanırsın 3 çocuklu baba, öyle bir tecrübe hali. Her böhüüü şeklinde ağlamalarıma sükunetle yaklaştı hatta hala öyle. Emzirme konusunda çok destek oldu, harika bir ekip çalışmasıydı. Kiloya taktığım dönem tartı aldı geldi, kakalı bezleri bile tarttık. Süreci eğlenceye dönüştürme konusunda çok başarılıydı. Hani bir daha çocuk yapsam (tövbe) sırf İlker etrafta olacağı için daha rahat olurum.
Ben de canım cicim kuzumun annesi Hayat'a, çiçeği burnunda 2 yaş annesi Özleme gönderiyorum.
Sevgiler
18 Ocak 2011 Salı
17 Ocak 2011 Pazartesi
Kabullendik, sırada... Arca'yı topluma kazandırma procesi

“Yavaştan canlanan çocuk”, “kitap bebek”, “nazlı çocuk”…
Her kitapta ayrı bir etiket. Bunlar tabii ki hap şeklinde hazırlanmış ve kolay yutulsun kolay sindirilsin formülleri. Yermiyorum, eleştirmiyorum, çok faydalandım, faydalanıyorum.
Arca için yeni etiketler ekleyebilirim, çeşitlendirebilirim… “hemen kaynaşamayan, temkinli, yavaş yavaş ortama ısınan, iyice ölçüp biçen, tanımadığı ortamlara kolay alışamayan…”
Artık çok üstünde durmuyorum, kriz anlarında soran gözlerle bakanlara – sanki mecburmuşum gibi- davranış psikolojisi, karakter haritası veya “günlük rutinden şaştı” konulu brifing vermeyi bırakalı çok oldu.
Ben kısaca “Arca işte” diyorum. Nev-i şahsına münhasır bir çocuğum var.
Alkolizm derneği toplantısındaki gibi, “Ben Yeliz, benim bir çocuğum var, adı Arca!”
Ve salondan alkış kopar, yüzüme bunu kabullenmenin ve dile getirmenin verdiği huzurla bir tebessüm yerleşir, bir oh çekerim.
Bu aslında zorlu bir yolun ilk adımıdır. “Olsun adım atmak başarmanın yarısı” dediğinizi duyar gibiyim, lakin o iş öyle kolay değil.
GERÇEKTEN kabullenmek, olduğu gibi kabul etmek. Çok çetin bir yol. Zira bu yolun üzerinde çok tehlikeli tuzaklar var.
Kendi bakış açınla olaylara bakmak mesela, çok sakıncalı. Çünkü o ben değil, ne şimdiki ne küçüklüğümdeki, o bambaşka bir insan.
Sonra başka bir tuzak da başka çocuklarla karşılaştırmak, bu iyi ya da kötü hemen her anababanın en azından acemi dönemlerinde düştüğü bir tuzak.
Bu tuzaklar olabildiğince bertaraf edebilirse, sıra daha zorlu ve dikkat edilmesi gereken kısma geliyor.
- Benim elimde sadece bir tane denek olduğu için genelleme yapmadan “Arca deneği” üzerinden konuşacağım. -
Çocuğu topluma kazandırmak!
Bu ciddi emek isteyen bir proje ve hassas bir süreç, el emeği istiyor, ciddiyet istiyor, üzerinde düşünmek istiyor.
Elimizdeki malzeme belli. Uyguladığımız işleme göre bu malzemeden arkadaşlarıyla paylaşan, onlarla oynamaktan zevk alan, daha az mızmızlanan, daha sosyal bir çocuk da çıkabilir, daha içine kapanık, daha anne delisi, daha mızmız, ağlak bir bebe de çıkabilir.
Süreç uzun, her hikayemiz “iyi malzeme iyi yemek” ile sonuçlanmıyor. Bazen yemeğin altını yakabiliyoruz. Ama bazen de öyle lezzetli oluyor ki iki tabak yiyesimiz geliyor.
Uzman görüşlerine değer vermek sürecin bir parçası, cumartesileri gittiğimiz oyun grubunun psikologunun geçen haftaki krizin akabinde sunduğu “kenarda durmayın, Arca oynarken sizi gördüğünde konsantrasyonu bozuluyor, sizinle vakit geçirmek istiyor, gidin gezin kahve için” tezini uygulama kararı aldım.
Hafta içi işledim Arca’yı. Fitne fücur soktum o minik beynine.
"Hafta sonu oyun grubuna gidilecek, Ela da gelecek, anne içeri girmeyecek, dışarıda işi var, Arca Ela ve ablalarla oynayacak."
Hatta bu özet sohbet bir hikayeye dönüştü ve uyku önceleri defalarca anlatıldı.
Arca’nın içinden; “öf amma kastın anne bea, gel işte birlikte tepişelim, kaydıraktan kayalım, sen daha güzel eğliyorsun beni, bu çıtır ablalardan daha canlısın” dediğini duyar gibi olup duymazdan geliyorum.
Paylaşmayı öğrenmeli! Farklı ortamlarda bensiz de takılabilmeli. Başarabiliriz!! Arca ben olmadan ve ağlamadan başka ablalarla ve çocuklarla farklı bir ortamda oynayabilmeli!! Hani bunu yapabilirsek ve arızasız günü geçirirsek Afrika’daki aç çocuklar doyacak sanki! Allahım buradan bakınca ne kadar anlamsız geliyor. Sanki Arca’nın topluma kazandırılmasının tek kriteri oyun grubunda annesiz oynayabilmesi. Artık nasıl kafayı sıyırdıysam?
Şimdi gülüyorum ama samimiyetle Arca’nın o gün bensiz, Ela ve ablalarla oynamasını gerçekten istediğimi söyleyebilirim, bunu bir başarı, bir adım öteye gitme, artık ne dersen de, olması gerektiğine öyle inandırmıştım ki kendimi, sanki bu başarının ardından ikimize ana oğul madalyası takılacak.
Tabii Arca’nın evden çıkmadan hemen önce kayan çorapları ile koşarken slalom yaparak kafayı yatağın köşesine çarpması ve yaklaşık bir saat o kafanın şişini indirmeye çalışmamız hesapta yoktu. Hatta gitmeyelim istersen dedim, öyle işlemişim ki, illa ki gidecek.
Diğer hesaba katmadığımız konu o gün Ela’nın karnının aç olmasından dolayı hafif arıza kodu vermesiydi. Neyse yarım saat kırkbeş dakika beni umursamadan güzelce oynadı. Çok da üstelemedim, kucak istediği ilk anda çıkardım alandan.
Ela’larla birlikte Kipa’nın içinde gezmek daha eğlenceliydi. Kitaplar aldık, ikisi market arabalarında birbirlerine öpücükler gönderdiler. Nasıl tatlılardı, Arca Elayı seviyorrrr!!!
O yorgunluğun üzerine Arca gündüz sadece yarım saat uyudu. Akşama doğru arıza sesleri çıkarıyorken Nazlı aradı, çaya geleceğiz diye, önce hayhay sonra amanın Arca çok az uyudu, arıza yapabilir uyarısı. Aman Cansu hiç uyumadı, boş ver dedi. Allah biliyor ya akşam Cansu ile saç saça kavgaya girişeceklerinden adım gibi emindim.
Cansu gelecek deyince Arca bir sevgi kelebeğine dönüşüverdi. 4 bebek tabağı makarna bile ağırlık yapmadı düdüğe. (Bu arada makarnanın içinde de çikolatadaki gibi mutluluk hormonu salgılamamızı sağlayan bir madde mi var?)
Cansu ile süper oynadılar, Tow mater ve mcqueenin nasıl çalıştığını gösterdi. Aletleriyle tamir yaptılar, hatta üstüne binilen arabasını verdi, sırayla bineceksiniz uyarısını dikkate aldı, kaplumbağaları çok seven Cansu’ya peluş kaplumbağasını verdi, hatta üçümüz birlikte Arca’nın yatağına girip Kırmızı Elma kitabını okuduk.
Bir peri masalı bile bu kadar güzel olamazdı.
Şimdi bakıyorum da, varsın oyun grubunda kendini ispatlamasın, (daha doğrusu ben ispatlamayayım: ) ) Arkadaşlarıyla oynuyor mu, oynuyor! Kendi kendine oyun oynuyor mu? Oynuyor! Arkadaşlarını seviyor mu? Seviyor! Paylaşıyor mu? Hmm evet, daha yolumuz var ama evet diyelim yazının ruhunu bozmayalım: )
“Eh tamam işte! O kadar kasmaya da gerek yokmuş” demek isterdim ama arızanın önde gideniyim, iflah olmuyorum, Arca’yı hafta sonu aktiviteleri için şimdiden işlemeye başlıyorum.
Bu haftanın konusu : Ela’nın doğum günü partisi (Ela’nın doğum günü partisine gideceğiz, arabada başka arkadaşlarımız da olacak, uzun bir yol, istersen uyuyabilirsin, Ela’nın pastasını üfleyeceğiz, alkış yapıp oynayacaksınız, Tuna, Berk, Ege, Demir, Alpi… )
13 Ocak 2011 Perşembe
Dün
Yıllık “geçen sene ne halt yedik bu sene ne halt edeceğiz?” toplantısı…
Öncesine de “internal” toplantı sıkıştırınca sabah 5 dedin mi Yeliz kalkar.
Sabah görüşemeyeceklerini Arca’ya anlatmanın bedeli olarak Arca tüm gece düzenli aralıklarla uyanmış, “annenin dakat” (annenin yatağı) talep etmiş, son bombasını da çıkmadan az önce kabus görmüş ağlamasıyla yapmıştır.
Yeliz Arca’yı İlker’e teslim eder ve gör dötüm yollar.
Sonradan Arca’nın sıkıntısı anlaşılmıştır:
Arca: Anne?
İlker : Anne işe gitti, gel uyuyalım beraber
Arca yeri göğü inletircesine osurur
Arca: osurdum
Akşamları kuru fasulye pilav yedirmesek mi acaba?
Uçakta uyudum.
İlk toplantı eh işte.
İkinci toplantı çok iç acıtıcıydı, her defasında daha kötüye gidiyor. Detaylar bu güzel alan için gereksiz. Yeni şeyler öğrendim. Koreliler bana “discount manager” diyormuş, bir de “negotiator”. Pazarda bir dal maydanoza pazarlık eden anamdan aldığım genler aktive oluyor, biliyorum.
Çok çetin geçti yine, vakit kaybetmemek için toplantı sırasında sandviçler tıkınıldı, jet lag yemiş çekik gözlüler bir güzel hırpalandı ama nafile.
Adettendir yemeğe götürdük beyleri, bol bol Kore geyiği, 35 lik şarabın üzerine Atatürk Havalimanına kadar bir güzel uyumuşum, gece 12 uçağı trafik olmaz, havaalanında vakit geçiririm derken ucu ucuna yetiştim zira yolda kaza vardı. Rötar vardı, ne şahane ! Uçakta yine uyudum.
Sonra takside yine uyudum.
Bu kadar uyumanın üzerine gece yine uyudum, ama bu defa Arca ile. Gece bol bol yüzümü sevdi, öptü, hayal meyal hatırlıyorum, acayip özlemiş beni.
Sabah yine uyudum. “Uyudum” kelimesi tam 6 defa yazıldı şimdiye kadar ama hala kendime gelemedim. Feci hırpalanmışım.
Sabah tuvalette kaka yaparken taksi arabasıyla oynayan Arca ile Ümit ablanın sesini duyuyorum:
Ümit abla: Taksi ile nereye gittiniz?
Arca: Oyun guubu
Ümit abla: Kimler vardı oyun grubunda?
Arca: Ela
Ümit abla: Başka ? Alpi var mıydı?
Arca: Ela
Ümit abla: Tuna var mıydı?
Arca : Ela
(Belli ki Ümit abla Topolino ile oyun grubunu karıştırıyor, Arca da oyun grubundan bir Ela’yı hatırlıyor, takışıp duruyorlar)
Neyse dayanamadım, Alpi, Tuna filan o takımla oyun grubuna gitmedik dedim, rahatladı.
Ümit abla: A Arca kaka yapmışsın. Neye benzemiş?
Arca : yılan!
(kakasını kurabiyeye benzeten Umut Barış'ı hatırladım, Allahım ne tatlı çocuktur o!)
Dur unutmadan yazayım;
Akşam İlker Arca’ya Berk’in aldığı o Tow Mater’ın Mcqueen’inden almış (kapitalist düzenin çarkına ait bir dişliyiz artık, itiraf ediyorum ve İlker’i kesinlikle engelleyemiyorum) paketinden çıkarmak için pense gerekmiş, ama pense Ümit abla’nın giyinmekte olduğu odada, İlker demiş ki: “pense lazım Arca, ama Ümit teyzen çıksın odadan alalım, az bekle” Arca koşa koşa çıkmış, elinde kendi oyuncak pensesi!
Hani aslında çok normal ama beklemediğin bir anda gelen bu haraketler çok heyecan veriyor çook! Tabii bir yıl sonra bu davranışlar sıradan gelecek, tıpkı şimdi Arca’nın geğirmesi gibi , halbuki 2 aylıkken geğirdiğinde dünyalar bizim olurdu. Ama diyorum ya her şey zamanında güzel!
Çok güzel bir şey hatırlıyorum; çok yeni anneyim daha ve kucağa alıştırmayın diyenler olmuştu, biz de el kadar bebek fazla kucakta tutmasak mı diyorduk, neyse… ben bunu bloğa yazmıştım. Enne, bana bir yorum göndermişti, “deli misin kucağına alacaksın tabii, nasıl olsa gün gelecek o kucak istemeyecek, tadını çıkar bu günlerin” temalı bir yorumdu. Gerçekten ya!! olmuştum. Gerçi vur deyince öldüren cinsi olarak kucak olayını biraz abarttım sanıyorum zira düdük tepemden inmiyor!
Çenem düştü, hadi kaçtım ben!
Öncesine de “internal” toplantı sıkıştırınca sabah 5 dedin mi Yeliz kalkar.
Sabah görüşemeyeceklerini Arca’ya anlatmanın bedeli olarak Arca tüm gece düzenli aralıklarla uyanmış, “annenin dakat” (annenin yatağı) talep etmiş, son bombasını da çıkmadan az önce kabus görmüş ağlamasıyla yapmıştır.
Yeliz Arca’yı İlker’e teslim eder ve gör dötüm yollar.
Sonradan Arca’nın sıkıntısı anlaşılmıştır:
Arca: Anne?
İlker : Anne işe gitti, gel uyuyalım beraber
Arca yeri göğü inletircesine osurur
Arca: osurdum
Akşamları kuru fasulye pilav yedirmesek mi acaba?
Uçakta uyudum.
İlk toplantı eh işte.
İkinci toplantı çok iç acıtıcıydı, her defasında daha kötüye gidiyor. Detaylar bu güzel alan için gereksiz. Yeni şeyler öğrendim. Koreliler bana “discount manager” diyormuş, bir de “negotiator”. Pazarda bir dal maydanoza pazarlık eden anamdan aldığım genler aktive oluyor, biliyorum.
Çok çetin geçti yine, vakit kaybetmemek için toplantı sırasında sandviçler tıkınıldı, jet lag yemiş çekik gözlüler bir güzel hırpalandı ama nafile.
Adettendir yemeğe götürdük beyleri, bol bol Kore geyiği, 35 lik şarabın üzerine Atatürk Havalimanına kadar bir güzel uyumuşum, gece 12 uçağı trafik olmaz, havaalanında vakit geçiririm derken ucu ucuna yetiştim zira yolda kaza vardı. Rötar vardı, ne şahane ! Uçakta yine uyudum.
Sonra takside yine uyudum.
Bu kadar uyumanın üzerine gece yine uyudum, ama bu defa Arca ile. Gece bol bol yüzümü sevdi, öptü, hayal meyal hatırlıyorum, acayip özlemiş beni.
Sabah yine uyudum. “Uyudum” kelimesi tam 6 defa yazıldı şimdiye kadar ama hala kendime gelemedim. Feci hırpalanmışım.
Sabah tuvalette kaka yaparken taksi arabasıyla oynayan Arca ile Ümit ablanın sesini duyuyorum:
Ümit abla: Taksi ile nereye gittiniz?
Arca: Oyun guubu
Ümit abla: Kimler vardı oyun grubunda?
Arca: Ela
Ümit abla: Başka ? Alpi var mıydı?
Arca: Ela
Ümit abla: Tuna var mıydı?
Arca : Ela
(Belli ki Ümit abla Topolino ile oyun grubunu karıştırıyor, Arca da oyun grubundan bir Ela’yı hatırlıyor, takışıp duruyorlar)
Neyse dayanamadım, Alpi, Tuna filan o takımla oyun grubuna gitmedik dedim, rahatladı.
Ümit abla: A Arca kaka yapmışsın. Neye benzemiş?
Arca : yılan!
(kakasını kurabiyeye benzeten Umut Barış'ı hatırladım, Allahım ne tatlı çocuktur o!)
Dur unutmadan yazayım;
Akşam İlker Arca’ya Berk’in aldığı o Tow Mater’ın Mcqueen’inden almış (kapitalist düzenin çarkına ait bir dişliyiz artık, itiraf ediyorum ve İlker’i kesinlikle engelleyemiyorum) paketinden çıkarmak için pense gerekmiş, ama pense Ümit abla’nın giyinmekte olduğu odada, İlker demiş ki: “pense lazım Arca, ama Ümit teyzen çıksın odadan alalım, az bekle” Arca koşa koşa çıkmış, elinde kendi oyuncak pensesi!
Hani aslında çok normal ama beklemediğin bir anda gelen bu haraketler çok heyecan veriyor çook! Tabii bir yıl sonra bu davranışlar sıradan gelecek, tıpkı şimdi Arca’nın geğirmesi gibi , halbuki 2 aylıkken geğirdiğinde dünyalar bizim olurdu. Ama diyorum ya her şey zamanında güzel!
Çok güzel bir şey hatırlıyorum; çok yeni anneyim daha ve kucağa alıştırmayın diyenler olmuştu, biz de el kadar bebek fazla kucakta tutmasak mı diyorduk, neyse… ben bunu bloğa yazmıştım. Enne, bana bir yorum göndermişti, “deli misin kucağına alacaksın tabii, nasıl olsa gün gelecek o kucak istemeyecek, tadını çıkar bu günlerin” temalı bir yorumdu. Gerçekten ya!! olmuştum. Gerçi vur deyince öldüren cinsi olarak kucak olayını biraz abarttım sanıyorum zira düdük tepemden inmiyor!
Çenem düştü, hadi kaçtım ben!
12 Ocak 2011 Çarşamba
Ah İstanbul ah!
Agora gittiğimiz akşam, arabada pijamalarını giydirdim Arca'nın, yola uyuyacak adım gibi biliyorum.
Makamına kuruldu ve buyurdu: “Munik!”
Sakat bir durum zira Özge'nin Aylin iin hazırlayıp bizim bebelerimize de gönderdiği şahane CD benim arabada kalmış. Radyo katiyen kesmiyor Arca’yı. O arada İlknur, konuşuyor ön koltuktan “İstanbul” kelimesini cümle içinde kullandı. Arca başladı İttanbo ittanbo demeye. Yok annecim bu aralar gitmeyeceğim diyorum, hani İstanbula gidince eve geç geliyorum ya, içlendi sanıyorum. Arca abartmıyorum 125 bin defa ittanbo kelimesini kullanınca Sertab Erener’in üst üste dinlettirildiğimiz “İstanbul” şarkısını kastettiğini anladık. Hani “sen beni üzersen döver seni İstanbul” filan diyen şarkı. Diyorum bizim jetonlar köşeli! EE o CD de yok.
^?##!!!?**&$$££ (küfür bu)
Şarkıyı da hatırlayamıyoruz, hatırlasak söyleyeceğiz.
Radyoyu açtık, “biz gülleri severdikkk dikenleriyleee” diye bir şarkı var ya (bu arada müzikal anlamdaki cehaletimi bilmem fark ettiniz mi?) İlker bütün şarkının üzerine İstanbul İstanbul ah istanbuuuuuullll diye yeni şarkı sözleri yazıp söyledi ve Arca dümbeleği şarkı bitmeden huzura ererek kendini uykunun tembel kollarına bıraktı.
Makamına kuruldu ve buyurdu: “Munik!”
Sakat bir durum zira Özge'nin Aylin iin hazırlayıp bizim bebelerimize de gönderdiği şahane CD benim arabada kalmış. Radyo katiyen kesmiyor Arca’yı. O arada İlknur, konuşuyor ön koltuktan “İstanbul” kelimesini cümle içinde kullandı. Arca başladı İttanbo ittanbo demeye. Yok annecim bu aralar gitmeyeceğim diyorum, hani İstanbula gidince eve geç geliyorum ya, içlendi sanıyorum. Arca abartmıyorum 125 bin defa ittanbo kelimesini kullanınca Sertab Erener’in üst üste dinlettirildiğimiz “İstanbul” şarkısını kastettiğini anladık. Hani “sen beni üzersen döver seni İstanbul” filan diyen şarkı. Diyorum bizim jetonlar köşeli! EE o CD de yok.
^?##!!!?**&$$££ (küfür bu)
Şarkıyı da hatırlayamıyoruz, hatırlasak söyleyeceğiz.
Radyoyu açtık, “biz gülleri severdikkk dikenleriyleee” diye bir şarkı var ya (bu arada müzikal anlamdaki cehaletimi bilmem fark ettiniz mi?) İlker bütün şarkının üzerine İstanbul İstanbul ah istanbuuuuuullll diye yeni şarkı sözleri yazıp söyledi ve Arca dümbeleği şarkı bitmeden huzura ererek kendini uykunun tembel kollarına bıraktı.
11 Ocak 2011 Salı
“Yaratıcılıkta sınırları zorlama” konulu seminer notları
Böyle bir seminer gerçekten olsaydı, ön sıralardan yerim hazırdı.
Yazık ki bu havalı başlık, sadece yaşanmışlıkların kayıt alınmasından öteye geçmeyecek, ön sıraları kapışmanıza gerek yok. Yazının sonunda “bu mudur!” demeyin, BUDUR!
Kitap anne günlerime ait yazılarıma bakıp bakıp gülüyorum. Okumuş öğrenmişim, uygulamışım, başarmışım, yemeyip içmeyip blogta yazmışım ki dostlar faydalansın. (hmm bak bu kadın bu işi biliyor diye içlerinden geçirmelerini de ummuşum, satır aralarında hissediliyor) Çok bilmiş çok okumuş ananın bir tecrübe yazısı örneği için buraya bir tık. Sonrasında iki yazı arasındaki 5 farkı soracağım, anlayarak okuyun :))))))
Sabahlarımız iyi geçer(di). Sadece tatil sonraları ve pazartesileri hafif sendromlar yaşanır ama Ümit ablaya olan büyük aşkı ile yırtardık.
Birkaç hafta önceydi, geç kalmışız zaten. Bir de düz vitese geçtim ya, vitesten tasarruf ediyorum o günler bir türlü 5. Vitese geçirmediğimden kaplumbağa hızıyla işe gidiyorum, her gün 20 dakikalık yok 40 dakikaya çıkıyor.
Kapıda her günkü gibi bize “hokkayay” (hoşça kal) demesini bekliyoruz. Sihirli kelime bu! Bunu derse içimiz rahat kapıyı çekeceğiz. O gün Arca yaygarayı basıyor. “KUCAK!!” İşte o linkini verdiğim yazıdaki gibi hemen toka verdim eline “Ümit teyzenin saçına tak” dedim. “yemem ben bu numaraları” bakışıyla gerisin geri tıktı çantanın içine. Nerdesin SPK huu?
Kapının önünde Ayşecik filmi çeviriyoruz, apartman sakinlerinin kapı önlerine çıkıp çiğdem çıtlatması an meselesi.
Maya tutmadı ya, başka stratejiler geliştiriyorum. Saniyenin onda biri gibi bir sürede on tane yeni düşünce geçiyor kafamdan. Ulen ben bu kadar hızlı düşünsem iş yerinde genel müdür olurum şerefsizim!
Arabanın anahtarını İlker’e veriyorum, koş park yerinden çıkar bir 10 dakika da bunun için uğraşmayayım.
Güzellikle anlattım,
“işe gitmem gerekiyor Arca”
“gitmeee”
“Hadi öpüşelim anneye hokkayay de”
“demeee!”
“geleyim içerde konuşalım”
“gelmeee”
Bir taraftan Ümit abla, “gel kahvaltı hazırlayalım, gel bana haftasonu ne yaptın anlat, oyun grubuna gittin mi” gibi Arca’nın hiç umursamadığı cümleler sarf ediyor.
Dayanamayıp sert yapıyorum, göz hizasındayım, kaşlarım çatık: “İşe her gün gidiyorum ve bugün de gideceğim. Şimdi ağlaman bunu değiştirmeyecek, istersen öpüşelim hokkayay de bana, daha çabuk gideyim daha çabuk döneyim”
Durdu, hokkayay dedi. Amanın kolay oldu! O sihirli kelimeyi duydum ya asansöre bir gidişim var kendi hızımdan ben korktum. Maazallah fikrini değiştirir filan.
Bir defasında krizi Ümit ablanın getirdiği yeni boyama kitabı ile aştık, iyi de kadın her gün kitap mı getirecek Arca’ya. Yok uzun soluklu çözüm olması imkansız.
Başka bir gün…
Giriş ve gelişme bölümü benzer, bu defa da sert yapmak ve “çabuk gideyim çabuk geleyim” formülü tutmuyor. Cücenin her çözüme bağışıklığı bir öncekine göre acayip artıyor.
Kıvranıyorum… Bir anahtar bulmak için nerdeyse içine kafamı soktuğum hatta içini boşalttığım koca boy çantayı açıyorum, belli mi olur belki toka işi söker bu defa. Arca mızırdanır ben aranırken, çözüm Arca’dan geliyor, fosforlu markerımı görüyor, atlıyor, hokkayay diyerek masasına koşuyor.
Hehe yakaladım düdüğü. Sabah kalkar kalkmaz ve hatta geceden çantanın içine bir şeyler atıyorum. Küçük hayvan modelleri, arabalar, boya kalemleri, uzun zamandır görmediği bir kitap…
Her sabah sürprizler değişiyor. Bazı sabahlar çanta sürprizine gerek kalmıyor, koca koca arabaları çantamda işe getiriyorum. Çoğu sabah o sihirli “hokkayay” lafını duyar duymaz ardıma bakmadan koşuyorum, öyle hızlıyım ki ayakkabılarım elimde çorapla asansöre biniyorum, asansörde giyiyorum.
Sabahlar komediye döndü dönecek, az kaldı ve bu daha ne kadar sürecek hiç fikrim yok!
Yazık ki bu havalı başlık, sadece yaşanmışlıkların kayıt alınmasından öteye geçmeyecek, ön sıraları kapışmanıza gerek yok. Yazının sonunda “bu mudur!” demeyin, BUDUR!
Kitap anne günlerime ait yazılarıma bakıp bakıp gülüyorum. Okumuş öğrenmişim, uygulamışım, başarmışım, yemeyip içmeyip blogta yazmışım ki dostlar faydalansın. (hmm bak bu kadın bu işi biliyor diye içlerinden geçirmelerini de ummuşum, satır aralarında hissediliyor) Çok bilmiş çok okumuş ananın bir tecrübe yazısı örneği için buraya bir tık. Sonrasında iki yazı arasındaki 5 farkı soracağım, anlayarak okuyun :))))))
Sabahlarımız iyi geçer(di). Sadece tatil sonraları ve pazartesileri hafif sendromlar yaşanır ama Ümit ablaya olan büyük aşkı ile yırtardık.
Birkaç hafta önceydi, geç kalmışız zaten. Bir de düz vitese geçtim ya, vitesten tasarruf ediyorum o günler bir türlü 5. Vitese geçirmediğimden kaplumbağa hızıyla işe gidiyorum, her gün 20 dakikalık yok 40 dakikaya çıkıyor.
Kapıda her günkü gibi bize “hokkayay” (hoşça kal) demesini bekliyoruz. Sihirli kelime bu! Bunu derse içimiz rahat kapıyı çekeceğiz. O gün Arca yaygarayı basıyor. “KUCAK!!” İşte o linkini verdiğim yazıdaki gibi hemen toka verdim eline “Ümit teyzenin saçına tak” dedim. “yemem ben bu numaraları” bakışıyla gerisin geri tıktı çantanın içine. Nerdesin SPK huu?
Kapının önünde Ayşecik filmi çeviriyoruz, apartman sakinlerinin kapı önlerine çıkıp çiğdem çıtlatması an meselesi.
Maya tutmadı ya, başka stratejiler geliştiriyorum. Saniyenin onda biri gibi bir sürede on tane yeni düşünce geçiyor kafamdan. Ulen ben bu kadar hızlı düşünsem iş yerinde genel müdür olurum şerefsizim!
Arabanın anahtarını İlker’e veriyorum, koş park yerinden çıkar bir 10 dakika da bunun için uğraşmayayım.
Güzellikle anlattım,
“işe gitmem gerekiyor Arca”
“gitmeee”
“Hadi öpüşelim anneye hokkayay de”
“demeee!”
“geleyim içerde konuşalım”
“gelmeee”
Bir taraftan Ümit abla, “gel kahvaltı hazırlayalım, gel bana haftasonu ne yaptın anlat, oyun grubuna gittin mi” gibi Arca’nın hiç umursamadığı cümleler sarf ediyor.
Dayanamayıp sert yapıyorum, göz hizasındayım, kaşlarım çatık: “İşe her gün gidiyorum ve bugün de gideceğim. Şimdi ağlaman bunu değiştirmeyecek, istersen öpüşelim hokkayay de bana, daha çabuk gideyim daha çabuk döneyim”
Durdu, hokkayay dedi. Amanın kolay oldu! O sihirli kelimeyi duydum ya asansöre bir gidişim var kendi hızımdan ben korktum. Maazallah fikrini değiştirir filan.
Bir defasında krizi Ümit ablanın getirdiği yeni boyama kitabı ile aştık, iyi de kadın her gün kitap mı getirecek Arca’ya. Yok uzun soluklu çözüm olması imkansız.
Başka bir gün…
Giriş ve gelişme bölümü benzer, bu defa da sert yapmak ve “çabuk gideyim çabuk geleyim” formülü tutmuyor. Cücenin her çözüme bağışıklığı bir öncekine göre acayip artıyor.
Kıvranıyorum… Bir anahtar bulmak için nerdeyse içine kafamı soktuğum hatta içini boşalttığım koca boy çantayı açıyorum, belli mi olur belki toka işi söker bu defa. Arca mızırdanır ben aranırken, çözüm Arca’dan geliyor, fosforlu markerımı görüyor, atlıyor, hokkayay diyerek masasına koşuyor.
Hehe yakaladım düdüğü. Sabah kalkar kalkmaz ve hatta geceden çantanın içine bir şeyler atıyorum. Küçük hayvan modelleri, arabalar, boya kalemleri, uzun zamandır görmediği bir kitap…
Her sabah sürprizler değişiyor. Bazı sabahlar çanta sürprizine gerek kalmıyor, koca koca arabaları çantamda işe getiriyorum. Çoğu sabah o sihirli “hokkayay” lafını duyar duymaz ardıma bakmadan koşuyorum, öyle hızlıyım ki ayakkabılarım elimde çorapla asansöre biniyorum, asansörde giyiyorum.
Sabahlar komediye döndü dönecek, az kaldı ve bu daha ne kadar sürecek hiç fikrim yok!
10 Ocak 2011 Pazartesi
Arca'yı toplu taşıma araçlarıyla tanıştırma ve kaynaştırma procesi #1
Tübitak serisinden "Yeraltında" çok ilginç bir kitap. Arca'nın 4 hecelik ilk kelimesi yeraltında. En çok ilgisini çeken sayfa da pek tabii ki metronun olduğu sayfa.
Aylar önce niyetlenmiş, Arca hasta olunca ertelemiştik.
Geçen hafta birgün eve metroyla geldim. Salata yaparken Arca'ya anlatıyorum, "dikkat kapılar kapanacak!"
Hemen kitap geldi, temsili metro sahneleri canlandırıldı. Arca feci gaza geldi. Yakamdan düşmüyor.
Haklı da! Al götür çocuğu üç durak bindir dön değil mi?
Eylem planı yapıldı. İlker de proceye dahil olmak isteyince p0zar gününde karar kılındı. Kahvaltı sofrasını bırakıp çıktık. Metro kaçıyor ya!!
Yürüyen merdivenler, kentkart ile dıtlar, boş koridorlarda İlkerle yarış, her detayı inceleme. Say say bitmez.
Bizim sıradan dünyamızın 23 aylık bir çocuk üzerindeki etkisine bakar mısınız?
Her durakta "dikkat kapılar kapanacak" cümlesi ablayla beraber söylendi. Konak, Çankaya, Basmane gibi güzide semtlerimiz kelime dağarcığına dahil edildi.
Özellikle yerin üzerine çıkılan bir durak seçilerek ters istikamette eve dönüş yolculuğunda benzer sahneler yaşandı.
Öğle uykusu hikayesi "Arca'nın metro yolculuğu" idi. Telefon eden babaneye ve akşam yemeğe gelen anane ile dedeye detaylar anlatıldı.

Next taşıt : Vapur
Aylar önce niyetlenmiş, Arca hasta olunca ertelemiştik.
Geçen hafta birgün eve metroyla geldim. Salata yaparken Arca'ya anlatıyorum, "dikkat kapılar kapanacak!"
Hemen kitap geldi, temsili metro sahneleri canlandırıldı. Arca feci gaza geldi. Yakamdan düşmüyor.
Haklı da! Al götür çocuğu üç durak bindir dön değil mi?
Eylem planı yapıldı. İlker de proceye dahil olmak isteyince p0zar gününde karar kılındı. Kahvaltı sofrasını bırakıp çıktık. Metro kaçıyor ya!!
Yürüyen merdivenler, kentkart ile dıtlar, boş koridorlarda İlkerle yarış, her detayı inceleme. Say say bitmez.
Bizim sıradan dünyamızın 23 aylık bir çocuk üzerindeki etkisine bakar mısınız?
Her durakta "dikkat kapılar kapanacak" cümlesi ablayla beraber söylendi. Konak, Çankaya, Basmane gibi güzide semtlerimiz kelime dağarcığına dahil edildi.
Özellikle yerin üzerine çıkılan bir durak seçilerek ters istikamette eve dönüş yolculuğunda benzer sahneler yaşandı.
Öğle uykusu hikayesi "Arca'nın metro yolculuğu" idi. Telefon eden babaneye ve akşam yemeğe gelen anane ile dedeye detaylar anlatıldı.
Next taşıt : Vapur
9 Ocak 2011 Pazar
Annelik iki ileri bir geri
Mehter marşı kıvamında...
Tam ulen ben bu işi kıvırıyorum diyorsun iyi de gidiyorsun, gün geliyor çuvalladım yine diyorsun. Annenin 2 yaş sendromu halleri:)
Bilmemek mi lazım acaba? Bildikçe ve buna rağmen yapamayınca daha çok kızıyor insan kendine. Böyle anlarımdan birinde kitapanne.com'a veda etmiştim.
Cumartesi sabah oyun grubunda Arca'yı bırakıp gitmem gerektiğini bile bile kaldım. Ve o beni o kenarda her gördüğünde konsantrasyonunu yitirerek benimle vakit geçirmek istedi. Evet ufak tefek şeylere ağlayabilen bir çocuğum var. Ve ben onun bu tuzağına düştüğüm her defasında daha da mızmız olması için fırsat yaratıyorum. Bunları bilmek söylemek ve "ya dur bi kadın" diyememek kendine? Eminim tıpta bir tanımı vardır ama ben daha teşhisi koyacak bir doktora rastlamadım.
Kontrol delisi iç ses İlker'le konuşurken dile geldi:
Y: Şimdi ben o uyurken çıktım ya, bak anlatmadım dışarıda olacağımı
İ: Ümit abla evde, o uyanmadan ben gideceğim yanına bişey olmaz.
Y: Daninolardan 4 tane yedi uyudu, uyanmaz bi süre. Ümit abla bamya yapacaktı, yedirebilmen garanti olsun diye köfteli çorba yaptırdım, merak etme mutlaka yer, tok bile olsa hayır demez köfteli çorbaya.
İ: Birşey olmaz, senden çok yiyor.
Y: Geçenlerde çocuk dürbünü aldım Arca'ya, ama göstermeden arka odadaki dolaba tıktım.
İ: ee?
Y: Yani kriz anı olur dikkat dağıtmak gerekir, anne der filan çıkarırsın.
İ: Yürü git Yeliz ya, ne kriz anı. Kime bırakıyorsun Arca'yı? bana? Ne kadar uzun zamandır kendin için yapman gereken birşeyi yapıyorsun, geç bile kaldın. Bi rahat ol ya.
Y: Bugün oyun grubundaki psikolog da durmayın ilgisini dağıtıyorsunuz gidin buradan biz hallederiz dedi çıkarken.
İ: İyi de ilk defa söylemedi, geçen defa söylemişti, niye dinlemiyorsun?
Y: Ya ne bileyim böyle kriz yaklaşıyor gibiydi, orada olayım kontrol edeyim dedim.
İ: İyi b.k yedin. Gören de hergün işe gidip bırakmıyorsun sanacak, sen olmayınca ne olacak bi rahat bırak çocuğu yav!!
Neyse ki sahile gelmiştik ve o Narlıdere'ye dönecekti, ben kızlarla buluşmak için ters istikamete gidecektim. Biraz daha konuşsak ben böhühü diye mızıklamaya başlayacaktım. (Hmm Arca'nın mızmız geni kimden geliyor acaba:P)
Lise yıllarındaki gibi "Sevinç'in önünde buluşalım" klişesini hayata geçirdiğimizde bunları anlattım Hayat'a. O da her zamanki gibi rahatlattı beni, "ya ne dedi de rahatladın" deseler birşey diyemem ama her seferinde beni anladığını hissetmek rahatlatıyor sanırım. Bilmiyorum. Nil ve Elif geldi, Hülya geldi, Elfanam geldi.
Çocuklar olmadan toplaşıp Kordon'da bira patates yapmak! Var mı ötesi!
Benim için bira akşam da devam etti, Güzelbahçe programı yapmışlar, özlemişim. Arca'yla yemekten sonra yürüyüşe çıktık.
İçtiğim biraların ve muhteşem geçen günün gevşekliği ile minicik bir eli tuttuğum o gece havada kekik kokusu vardı.
Ve o gece o lokantanın ortasındaki şöminede yanan odunlardan hiçbirinin Değnek Adam olmadığına, Değnek Adam'ın Noel baba tarafından ailesinin yanına götürüldüğüne ikna oldu mu?
Hiç bilemeyeceğim.
Ya o cüce, kontrol delisi anasının aslında onu iyi yetiştirmek adına saçmalayıp durduğunu?
Hiç bilemeyecek.
Tam ulen ben bu işi kıvırıyorum diyorsun iyi de gidiyorsun, gün geliyor çuvalladım yine diyorsun. Annenin 2 yaş sendromu halleri:)
Bilmemek mi lazım acaba? Bildikçe ve buna rağmen yapamayınca daha çok kızıyor insan kendine. Böyle anlarımdan birinde kitapanne.com'a veda etmiştim.
Cumartesi sabah oyun grubunda Arca'yı bırakıp gitmem gerektiğini bile bile kaldım. Ve o beni o kenarda her gördüğünde konsantrasyonunu yitirerek benimle vakit geçirmek istedi. Evet ufak tefek şeylere ağlayabilen bir çocuğum var. Ve ben onun bu tuzağına düştüğüm her defasında daha da mızmız olması için fırsat yaratıyorum. Bunları bilmek söylemek ve "ya dur bi kadın" diyememek kendine? Eminim tıpta bir tanımı vardır ama ben daha teşhisi koyacak bir doktora rastlamadım.
Kontrol delisi iç ses İlker'le konuşurken dile geldi:
Y: Şimdi ben o uyurken çıktım ya, bak anlatmadım dışarıda olacağımı
İ: Ümit abla evde, o uyanmadan ben gideceğim yanına bişey olmaz.
Y: Daninolardan 4 tane yedi uyudu, uyanmaz bi süre. Ümit abla bamya yapacaktı, yedirebilmen garanti olsun diye köfteli çorba yaptırdım, merak etme mutlaka yer, tok bile olsa hayır demez köfteli çorbaya.
İ: Birşey olmaz, senden çok yiyor.
Y: Geçenlerde çocuk dürbünü aldım Arca'ya, ama göstermeden arka odadaki dolaba tıktım.
İ: ee?
Y: Yani kriz anı olur dikkat dağıtmak gerekir, anne der filan çıkarırsın.
İ: Yürü git Yeliz ya, ne kriz anı. Kime bırakıyorsun Arca'yı? bana? Ne kadar uzun zamandır kendin için yapman gereken birşeyi yapıyorsun, geç bile kaldın. Bi rahat ol ya.
Y: Bugün oyun grubundaki psikolog da durmayın ilgisini dağıtıyorsunuz gidin buradan biz hallederiz dedi çıkarken.
İ: İyi de ilk defa söylemedi, geçen defa söylemişti, niye dinlemiyorsun?
Y: Ya ne bileyim böyle kriz yaklaşıyor gibiydi, orada olayım kontrol edeyim dedim.
İ: İyi b.k yedin. Gören de hergün işe gidip bırakmıyorsun sanacak, sen olmayınca ne olacak bi rahat bırak çocuğu yav!!
Neyse ki sahile gelmiştik ve o Narlıdere'ye dönecekti, ben kızlarla buluşmak için ters istikamete gidecektim. Biraz daha konuşsak ben böhühü diye mızıklamaya başlayacaktım. (Hmm Arca'nın mızmız geni kimden geliyor acaba:P)
Lise yıllarındaki gibi "Sevinç'in önünde buluşalım" klişesini hayata geçirdiğimizde bunları anlattım Hayat'a. O da her zamanki gibi rahatlattı beni, "ya ne dedi de rahatladın" deseler birşey diyemem ama her seferinde beni anladığını hissetmek rahatlatıyor sanırım. Bilmiyorum. Nil ve Elif geldi, Hülya geldi, Elfanam geldi.
Çocuklar olmadan toplaşıp Kordon'da bira patates yapmak! Var mı ötesi!
Benim için bira akşam da devam etti, Güzelbahçe programı yapmışlar, özlemişim. Arca'yla yemekten sonra yürüyüşe çıktık.
İçtiğim biraların ve muhteşem geçen günün gevşekliği ile minicik bir eli tuttuğum o gece havada kekik kokusu vardı.
Ve o gece o lokantanın ortasındaki şöminede yanan odunlardan hiçbirinin Değnek Adam olmadığına, Değnek Adam'ın Noel baba tarafından ailesinin yanına götürüldüğüne ikna oldu mu?
Hiç bilemeyeceğim.
Ya o cüce, kontrol delisi anasının aslında onu iyi yetiştirmek adına saçmalayıp durduğunu?
Hiç bilemeyecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)