23 Şubat 2011 Çarşamba

Fabrika Ayarları

Şimşekler çakarken ve yağmur deli gibi mutfak penceresine vururken biz Arca’yı uyutup önceki günden kaçırdığımız Ezel’i izliyorduk. Taze çekilmiş kahveye Ümit abla yapımı browni eşlik ediyordu. Bir yandan hafta sonu için planladığımız doğum günü partisi için siparişler veriyor, bir yandan aile büyüklerine son bir yılın Arca fotoğraflarını ayırıyordum.

Bu kısa mutluluk Arca’ya yeni musallat olan öksürük ile defalarca bozuldu. Gece Arca’nın yatağında noktalandı. Öğlen rapor edilen ateşin ardından sabaha karşı yine ateş düşürücüye 10 kala 39 dereceyi görünce sabah ola hayrola, acilen doktor arana!

Sabah korkunçtu. Ümit abla geç geldi, Arca benim boynumu bırakmadı. Bu sahne yine beni gerdi, benim gerginliğim Arca’ya geçti. Arca öfkeden kendinden geçti. Bir şekilde arabaya attım kendimi. Şiddetli yağmurun altında avaz avaz “Mor yazma” şarkısına eşlik eden mor hırkalı kadın şoför bendim. Dokuz civarı çevre yolunu kullanan talihsizler güne benimle başladı.

Nil’e içimi döktüm, “evden kaçtığım için rahatladım” diye. Hiç sevimli profil çizen blogger anaya yakışıyor mu bu haller? Ve ne acıdır ki Arca’yı o huysuzluk halinde evde bıraktığım için vicdanım sızlamıyor. Tanıyın beni bu benim gerçek yüzüm! Tamam totomu gezdirmeye çıkmadım, işe gittim sonuçta ama daralan göğsüme bir fincan çay eşliğinde çalışmak iyi geldi. Hiç “vah evladım” şeklinde duygu sömürüsü yapacak değilim.

Arca’nın hiçbir suçu olmamasına rağmen içinde bulunduğumuz bu durumdan son derece şikayetçiyim ve yazık ki bu durumu ne düzeltebiliyorum ne de Arca’ya çemkirip suçlu ilan edip deşarj olabiliyorum.

Doktorla konuştum.

Ateşin devam etmesinden acayip rahatsız oldu, ishalin olmasını ateşe sebebiyet verdiğini düşünerek “olumlu” karşıladı. Karın ağrılarının devam ettiğini de öğrenince, son aylarda karşılaşılan “keçi gribi”nin belirtilerinin tamamını gösterdiğini söyledi. Şahane! Evde bir keçi eksikti, tam oldu!

Yarına kadar ateş kontrol, yarın gerekirse doktor kontrol!

Ve… doğum günü partisi iptal… Tuna, Ela, Demir, Berk, Ege, Nilda, Cansu, Ekin’den “keçi gribi olduk” lafını duymak istemiyorsak partiyi rafa kaldıracağız. Doktor tavsiyesi. Hatta aile arasında yapılacak kutlama da iptal, malum Duru var, okulu var. Eh artık öküz gribine yakalanmazsak parti haftaya yapılacak.

Sözlerime ünlü bir vecize ile son verirken Arca'nın tez zamanda fabrika ayarlarına geri dönmesi için dua ediyor, sizleri Arca’nın melül bakışlı hasta pozu ile baş başa bırakıyorum:

Çocuğun hasta olduğuna değil huyunun değiştiğine yanarım.

20 Şubat 2011 Pazar

Nöbetçi blogger



Bu fincan birilerinden ev hediyesi olarak gelmişti seneler önce. Kapak ne ola ki? diye soramamıştım, cahillik etmeyeyim dedim herhalde? Hiç kullanmamıştım ama atmamışım da. Atarım ben normalde, bir gün bir yerde ihtiyaç duyulur diye saklama adetim yoktur. Bu geceki nöbetin yoldaşı beyaz çay ve bu porselen kupa. Demleniyor içerde, o kapak işte bunun içinmiş. Tea&pot sağolsun çay kültürümüz arttı:)

Calpol versem mi, Ibufen'e bir buçuk saat kaldı, az sabretsem mi? Aslında bu soru kafamda dönüp duruyor şu an. Sekiz saatte bir ibufen veriyoruz ve araya Calpol sıkıştırmıyoruz son 24 saattir ancak bu akşam ilaç saatine çok az kala ateş 39'un üzerine çıkınca gece dönüşümlü tarifeye karar kılmıştık. Ama ben Arca ile uyuyakalmışım, şimdi uyandım.

Tabir-i caizse bu aralar kendimi b.k gibi hissediyorum. Günlerdir aynı ev kıyafeti üzerimde, bu şekilde uyuyup uyanıyorum, kafam kaşınıyor, artık toka takmıyorum, havasızlıktan daha beter kaşınıyor çünkü, zaten pislikten peruk gibi önüme hiç düşmüyor, arada kaşıyıp havalandırıyorum dipleri. Ne? bakmayın öyle, itiraflarda yazmıştım, tekrar ettirmeyin, bahane buldum mu yıkanmam ben, pisim!

Önce Arca, sonra tam kuyruğu doğrulttu derken ben, sonra tekrar Arca... Döngü hiç bitmeyecek gibi. Hastalık mısın? Vur geç kardeşim! Uzun soluklu dizi gibi, yaprak dökümü halt etmiş! Bu senenin gribi bana sinüzit, Arca'ya bünyenin zayıf düşmesini müteakip boğaz enfeksiyonu armağan etti, eksik olmasın.

Çocuğunun hasta olması çok fena, sosyal damarlarımız tıkandı, kıpırdayamıyoruz. Dün karşı komşumuz elinde 3 aylık bebeği ile bize gelmek istedi, kapıdan çevirdik. Enfeksiyon bu! Bu akşam haftalardır görmediğimiz arkadaşlarımıza yemeğe gidecektik, Poyraz var, el kadar bebek. Bugün uzun zamandır beklediğimiz Nilda'nın doğumgününe gidemedik. Çocukları telef etmeyelim. Çok fena oldu. Bir otelde yapmışlar organizasyonu, dışarda 2 yaş doğumgünü partisi nasıl olur gözlem yapacaktım. Arca'nın aşkı kabardı, kapılardan bağırıyor "Cansuuuuu" diye, namümkün! Nurturia'ya bile girmek istemiyorum, sanki oradaki bebelere biraz fazla bakarsam benimkinin enfeksiyonunu bulaştıracağım.

Her bebek gibi Arca da hasta olduğunda anneye yapışma moduna giriyor. Gözü benden başka bir şey görmüyor, zaten bu yüzden ateşin çıktığı ilk gün ofise gidemedim. Cuma günü öğleye kadar sabredemeyeceğimi bile bile gittim. Nitekim öğlen Ümit ablanın sesi resmen gel diye yalvarıyordu. Zaten ateş 39'a çıkmış. Doktordan dönüşte İlker kuru temizlemeciye gidecekti, terziye bel ölçüsü vereceğim bahanesiyle hemen yamandım. Bütün haftasonumun akibetini biliyorum, her nefes sonrası için güç olacak bana. Annem geliyor, İlkerin annesi geliyor, İlker her daim etrafta ama yok Arca hasta ise illa ki anne! Haklı! Neyse terzi dükkanı kapatmış, hava da güzel, Betonyola çıktık. Meşhur turşucudan turşu, çerezciden lokum, Arca'ya kurabiye... el ele gezdik İlkerle. Bu bilinçli uzaklaşmanın vicdanımı hiç rahatsız etmediğini düşünüyordum, ama dönüşte İlker'in Arca'ya oyuncak alma talebine hayır demediğime göre (bir yerden eve oyuncakla dönmemeye çalışıyorum) vicdan yapmışım demek ki:)

Uyur kalırım diye günlerdir kitap okumuyorum. Arada Arca kendi kendine oynarsa, o da iki satır. Televizyona da pek bakmıyorum, bunlar hep uyku tuzağı. Filtre kahve makinesi aldık, Tschibo'dan da taze çekilmiş kahve. Tiryaki oldum içmeyince başım ağrır oldu. Bilgisayardaki fotoğrafları düzenliyorum, katiyen uyku getirmeyen bir aktivite. Önümüz doğum günü, düzenli aralıklarla aile büyüklerinin fırça kaymasından dolayı doğum günü gelmeden geçen yılın Arca fotoğraflarından bir albüm neyim yapalım seneye kadar konuşamasınlar istiyorum. Evet çok gıcığım.

Calpol'e gerek kalmadan ibufen vakti geldi. Yatmadan önce önümüzdeki şikayet konularını da yazayım:
1. Arca benimle uyumaya alıştı, kendi başına yatmak istemiyor.
2. İshal oldu (şimdi bile şikayet edebilirim bu konuda)
3. Huy değiştirdi, her halta ağlar oldu.
4. El bileklerim Arca'yı taşımaktan ağrıyor, doktora gideceğim.
.
.
.
.

Arca hastayken en çok annesiz çocuklar aklıma düşüyor. Kime sarılıyorlardır, kime nazları geçiyordur? Neyse gözlerim yine dolmadan kaçayım, zaten boğazım yine düğüm düğüm.

Sağlıkla kalın, hoşça kalın!

16 Şubat 2011 Çarşamba

Çocuk Eğitim kitaplığının Şanlı İmparatorluk tarihi

Kuruluş Dönemi (Arca'dan sonra - A.S. 0 – 12. Aylar arası)

Acemilik, ne yapacağını bilmezlik. Birinin üzerinde baskı kurmasına, siyah-beyazlara ihtiyacı var annenin. Biri ona “bu işin doğrusu budur!” demeli! İdi o dönem. Sağ olsunlar diyenler oldu, Tracy, SPK, kodum mu oturturum üsluplarıyla anneyi ziyadesiyle hizaya soktular.

Yükselme devri (A.S. 12 – 17. Aylar arası)

Arca ilk yaşını doldurdu. Buraya kadar her şey güzeldi, hoştu. Ama bitti. Yediydi, içtiydi, mıçtıydı, öyle böyle bu yaşa bir şekilde gelecekti, geldi. Şimdi sıra artık bir birey olan Arca’nın yetiştirilmesine gelmişti.
Nasıl söz dinleyen işbirliği yapan bir çocuk olur gibi sorulara cevap aranmaya başlandı.
Vakit dar, kaynak çoktu. Çokça okunmalı, iki yaş sendromuna tam donanımlı girilmeliydi. Zira ebeveynlik konusunda kendine güven bir türlü oluşmamış, hala bir yol haritasına ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu dönemde krizsavar kitaplar, hap gibi çözümler, kutu içine alınmış formüller imdada yetişti. Kitaplar okundu, notlar çıkarıldı, sağda solda anlatıldı ki pekişsin, Arca üzerinde uygulamalar yapıldı. Kotarınca döt kalktı, “ben bu işi biliyorum”lar arttı. Annenin havasından geçilmedi. Kitaplık da yükselişe geçmişti.

Çocuğunuzla İş birliği yapma
Kahraman çocuklar yetiştirme
Sesimi duyuyor musun?
Mahallenin en mutlu yumurcağı
SOS

Yöntemler, yol gösterenler…

Biri gidiyor, biri geliyor, ara sıra eskiye dönüp altı çizilenler tekrar okunuyordu. İlkere anlatılıyordu.

Dahası önüne gelene anlatılıyordu. Zaferler kazanıldıkça çok biliyorum halleri…

Kitap tavsiyeleri… Bu alemin kralı benimler!

Muhteşem Süleyman, Muhteşem yüzyıl…

Duraklama, Gerileme, Dağılma Devri (A.S. 18. – 20. Aylar)

Ufaktan hap yöntemler geri tepmeye başladı. Arca birkaç sefer ayar verince hop gerileme!

Üst üste yenilgiler imparatorluğu sarsmaya başladı. Kitaplığın imparatorluğunda sesler yükselmeye, isyanlar çıkmaya başladı. “Nerede hata yapıyorum? Bu iş amacını aşmaya başladı!” sesleri yükselmeye başladı, gerileme dönemine girildi.

Araya Tanzimat devri, Meşrutiyet, Nizam-ı Cedid gibi dötü kurtarmaya yönelik çalışmalar yapıldıysa da nafile.

Bozum olma konusunda yenen goller kazanılan savaşlara sayıca üstünlük sağladı. Sorgu sualler bitmedi. Öyle ya her şey kitabına göre yapılmıştı? Hata kimdeydi?

Kitaplığın imparatorluğu dağıldı!

Cumhuriyet !!! (A.S. 23. Ay - ………)

Savaşlardan yenik düşen anne, edebiyatın sarmalayıcı sevgisinde şefkati aradı. Araya giren Murakami, Marc Levy gibi centilmenler ruhunu beslerken, fotoğraf gibi yeni ilgi alanları kafasını boşaltmasını sağladı.

Dingin bir dönem…

Yepyeni bir bakış açısı, yeni filizlenen bu süreçte şenlik ateşleriyle kutsandı.

Anne ihtiyacı olanı bulmuştu! Çocuğundan yana bakmak, onu anlamak siyahlarla beyazlarla değil grilerle… hayır hayır renklerle bezenmeliydi onların dünyası! Kırmızılar kardeş, morlar sarılar yoldaş olmalıydı.

"İki yaşındaki çocuğunuz büyürken"i tekrar aldı eline, sonra “üzülme geç kalmış değilsin” diye sırtını sıvazlayan "koruyucu psikoloji"de teselli buldu bünye.

Derken tüm o hap yöntemlerin arasında güme gitmiş OSHO’yu tekrardan keşfetti anne.

"Anneler ve Oğulları için bir fincan huzur"daki sımsıcak öykülerde aradı huzuru.

Hayır tek doğru yoktu. Hap yöntemler hapı yutturabilirdi adama. Hep ben bilirim demek sadece kitaplara dayalı bir söylem olmamalıydı, anne içgüdüsü ile doğruyu kendisi bulabilmeliydi.

Ve son olarak işten arakladığı zamanda, kitapçıda gezerken rastladı ona: "Çocuğunuzla Birlikte Büyümek!" , Naomi Aldort

Tam da ihtiyacı olan bu değil miydi? Arca ile birlikte büyümek ve kendini eğitmek?

Kahve molalarını paylaştı ve keyifle okudu. Zaten bu annenin en iyi yaptığı şey de bu değil miydi?

Bakalım gelecek yüzyıl ne gösterecek? Çocuğuyla birlikte büyümeyi başarabilecek mi bu anne? Yoksa dış mihrakların ördüğü ağlara teslim mi olacak? Çocuğuyla ilişkisinde doğruyu demokrasiyi sağduyuyu bulabilecek mi?

Not: Şaka bir yana cidden güzel bir kitap. Ben çok beğendim, tavsiye ederim. Benim gibi didaktik üsluplardan, siyahla beyazdan, tek doğru budurlardan sıkıldıysanız ama kitaplardan da uzak kalamıyorsanız, keyifli okumalar dilerim.

15 Şubat 2011 Salı

Musikişinas bebe anasının billur sesini keşfediyor

Ego tatmini mi ihtiyaç duyulan? Hemen bir bebek doğurmalarını tavsiye ederim. En etkili reçete!

Benim sesim korkunçtur, kulağım sıfır! Kendi sesime bile tahammül edemem. Benim tam tersim İlker ise şahane şarkı söyler, kulağı iyidir, sağlam bir müzik geçmişi vardır. Sanırsınız ki Arca babaya şarkı ninni söyletsin! Katiyen! O benim sesime hasta, o bendeki tarifi mümkün olmayan tınıya vurgun. Şarkı illa ki anne söyleyecek! Allahım ne mes-udum!!

Günlerden bir gün, Arca’nın yanında oturmuşum, uyusun diye kırk takla atıyorum, Arca gözlerini kapatmamakta ısrarlı. İyice sıyırmış olacağım ki musikimizin güzide eserlerinden “…kapat gözlerini, kimse görmesin, yalnız benim için bak yeşil yeşil…” şarkısını söylemeye başlıyorum, sırf geyiğinden, gülmeliyim ki Arca’ya girişmeyeyim. Şarkı feci tutuyor.O gün bugündür Arca ısrarla bu şarkıyı söyletiyor.

Ve böyle başlıyor billur sesimin keşfedilmesi... Hemen havaya giriyorum, kaçırır mıyım!

Çöpçü masalının arasında bir kuple seslendirdiğim “….. dün gece çok arağğğdımmm, aradım bulamadıımmm… “ Erkin Koray’ın ölümsüz eseri de repertuarımızın demirbaşlarındandır efenim.

“Dandini dandini dastana” şeklinde başlayan geleneksel ninnimiz programımızın sonlarına doğru istek alır, lakin akabinde Arca gözlerini uykuya teslim eder.

Popüler eserlerimizi de ihmal etmiyor, repertuarımıza dahil ediyoruz. “Vak the Rock” tercihen Arca’nın pek sevdiği oyuncağı Donald Amca’nın ritmik dansları eşliğinde seslendiriliyor, şaşırma ve ilgiyi dağıtma konulu çalışmalarımızın fon müziği ise “sen neymişsin be abi a a a a!”

Baş başa şahane vakit geçiriyoruz Arca ile. “Anne şarkı” diyor, istekte bulunuyor ben ise, gözlerim yaptığım işin ciddiyetine teslim olmuş, yarı açık vaziyette iken sanatımı icra ediyorum. Arca keyifli, bi daha diyor ben coşuyorum, kendimden geçiyorum. Sahne bulsam, ışıkları altında devleşeceğim.

Lakin odaya İlker giriyor, “yav bi sus, çocuğun kulağını bozacaksın” diyor. Beni şiddetle kıskandığını söyleyen, boşver devam et iç sesim, annelik vicdanına yenik düşüyor ve programımı sonlandırıyorum.

En kötüsü sokak ortasında ya da toplum içinde talep gelmesi. Böyle durumlarda, katiyen istifimi bozmuyorum, kulağına eğilip, son derece kısık buğulu bir ses ile sanatımı icra ediyorum. Cemi cümlemizin selameti için iyi ki “sesini aç!”demiyor.

İyi ki…

14 Şubat 2011 Pazartesi

Laf lafı açıyor

Şubat olmuş 14, benim yazıların bu ayki sayısı 12! Çok yazıyorum değil mi?

Birgün Hülya bana blogcuanneyi geçtin demişti, ne gülmüştüm. Sahi ne şahane yazar Elif, keyifle okunur. Bazen yazıları biriktirilip okunur. Benim son aylardaki bu yazıya sarmamın sebebi öyle “ilham kapıyı çaldı hadisesi”değil. Yazılara kaçıyorum, klavye ile ekran arasına sığınıyorum. Motivasyonsuzluğum baki, lakin enerjimi bir yere yönlendirmem gerek. Uzun lafın kısası; yazıyorum… Hem bu bloğun adının “günün çorbası” olmasının sebebi bu! Günlük yazılar, günlük çorbalar, aksi halde haftanın menüsü olurdu.

Bloğun adından bahsetmişken birkaç ay önce 150 TL’ye satın almak isteyen biri çıktı. Evet bu adresi satın almak istiyordu. İtiraf edeyim parasında değilim, tek derdim tüm yazıları başka bir yere taşıma zahmetiydi, kibarca teşekkür ettim.

Bir teşekkür de genel müdürüme. Telefonda travestiden hallice sesimi duyunca bir süre tanıyamadı, sonra da erken çıkmamı önerdi. Eve gidip dinlenmek için. Vücudumun dinleneceğine zerre kadar inansam bir dakika durmazdım, lakin Arca’nın peşimi bırakmayacağını biliyorum, oturup işlerimi bitirmeye karar verdim. Belli olmaz kafama eserse erken çıkıp kitapçılarda vakit öldürebilirim. Ne vakittir almaya karar veremediğim fotoğrafçılıkla ilgili birkaç kitabı incelerim belki, belli mi olur? Bazı kitaplar internetten alınmıyor, dokunmak lazım.

Sevgililer günü hediyesi gibi: ) Sevgililer günü deyince aklıma şahane bir anı geliyor. Yeni taşınmıştık İzmire. Arca’nın fikri bile düşmemiz aklımıza. Düşün düşün, özel bir şey mi yapsak derken ikimizin de canı kebap çekince Öz Urfa’ya gitmiştik. Hani değişiklik olsun diye de Narlıdere’dekini tercih etmiştik. Şahaneydi. Televizyonda maç vardı. Çoğunluk aileler gelmiş. Çocuklar koşturmaca oynuyor. Bir de piyanist şantör koymuşlar, ne eğlenmiştik. Çıkarken bir plastik kırmızı gonca gül ile kalp şeklinde bir balon tutuşturmuşlardı elime. Hem kebaba hem romantizme doymuştuk.

Romantizm deyince bizim balayı aklıma geldi. Elvanın babası o yıllar turizm bakanlığında genel müdür, hemen bize ucuz yollu bir balayı ayarladı sağ olsun. Düğünden sonra vakit yok, Çeşme’de birkaç gün geçirip doğru İstanbul’a gideceğiz. Sheraton o yıllar yeni açılmış, Arabayı kapıdaki çocuğa verdik, çocuk park etti, bavullarımızı getirdi. Biz resepsiyondayız. Diyoruz ki bizim adımıza bir oda ayırtılmış olmalı? Diyorlar yok. Israrlıyız, üstelik bakanlıktan ayarlanmış odamız, gerim gerim geriliyoruz. İş sarpa sarmaya başladı, Elvanın babasını aradık. “eski Turban değil mi orası?” evet burası, e tamam işte oradan ayırttım odanızı. İsim verir, Ahmet bey, otel müdürü, İlker’de hava force desen yanına yaklaşılmıyor, “çağırın Ahmet beyi görüşelim” diyoruz. Otel müdürü geliyor, telefonda Elvanın babası ile konuşuyor, Allahtan Ahmet beyi tanırmış, başka otelin müdürüymüş. Hehe bizim süngü düşüyor tabii. Meğer otelleri karıştırmışlar. Kös kös arabaya geri biniyoruz. Diğer otele gidiyoruz. Kapıdaki çocuk anahtarı istiyor, aman diyoruz dur bi emin olalım. Ahmet beyi soruyoruz çekine çekine, oh bu defa giriyoruz otele. Pek romantik başlamıştı balayımız. İstanbul’a gittiğimizde ağır soğuk algınlığı ile bir hafta yatmıştım. Belli ki Çeşmenin denizini Kasım ayında bizim romantizmimiz ısıtamamış.

Neyse geyiğin sohbetin lafın sonu yok, işler çok.

"Acıktım!"

Bir gün bunu başıma geleceğini biliyordum.

Hayatının hiçbir döneminde yemek sorunu olmadı Arca'nın.

En azılı azılara geldi sıra, tüm o diş çıkarmalar süresince bir öğünü atladıysa öbürünü mutlaka tıka basa yedi. Hadi şimdi anne olarak “ben çocuğum yerse yesin yemezse yemesin, zorlamadım, oyunla televizyonla yedirmedim” havalarına girmeyelim. Adamın tabiatı böyle. Sonradan değişir mi bilmem ama canı çektiği sürece kerevizden karpuza kadar geniş bir sebze-meyve yelpazesine sahiptir. Süte asla “hayım” demez.

Yaklaşık iki yıllık hayatında hiç çekmediği iştahsızlığı geçen hafta gördük. Herkesin eli ayağına dolaştı. O dombik göbek hafiften içine kaçtı. İlker, kaburgaları sayılıyor diye dert etti. Ümit abla muhallebiler, akşamüzerine doğru makarnalar yaptı. Bana dert edecek bir şey kalmadığından olsa gerek üstünde durmadım. Hem arka azıların nazı hem de adam düpedüz hasta işte, ötesi var mı?

Tam ben de havlu atmaya hazırlanmıştım ki, Arca cumartesi itibari ile özüne döndü.

Öğleye doğru uyudu, daninolarını bile yemeden. O uyurken köfteli çorba yaptım, katiyen karşı koyamaz. Uyandı. Çorbayı tarif ettim:
“ Of içinde minik minik köfteler var, mis gibi sıcacık….”
“Havuç?”
“olmaz mı ! patates bile var! Bak ne dicem şimdi kalkalım, sonra sen bana acıkınca söyle, çorbayı tabağa koyalım. Köfteleri ayrı koyalım sen kendin ye, suyundan ben vereyim. “

Arca yataktan doğruldu: “Anne ACIKTIM” dedi.
İki tabak götürdü.

Pazar günü dolaptaki her şeyi silip süpürdükten sonra, akşam kıymalı makarna istedi küçük beyin canı. İyi de kıyma ancak çözünüyor. Bu arada oyalansın diye erik, armut hatta kinder’in süt diliminden bile yer. On beş dakika geçmiştir Arca yine “ACIKTIM! Makavna” der.

Makarnayı birlikte pişiririz ki biraz kokusunda doysun, yok daha çok acıkır. İki insan tabağı yer, anne babanın çubuk makarnasına da musallat olur.

Kendiyle birlikte kaşı gözü saçı da yediğinden yemekten sonra banyoya girer. Makarnanın üzerinden bir saat geçmiştir. İlker televizyonda bir yemek programına bakmaktadır. Bir kadın yörelerimizi geziyor, bir yerde de bir köfteciyi tanıtıyor. İlkerle okul yıllarını yad ediyoruz, onların evinin oraya el arabasıyla köfteci gelirdi, öf ne biçim kokardı. O kadar yerdik kilo almazdık, diye muhabbet ediyoruz. Hatta İlker o kadar çok makarna yemiş ki bak bu köfteyi bile canım çekmedi diyor. Arca “Anne köfte!” diyor.

Şaka yapıyor diyor, oralı olmuyoruz.

Arca azimli “ACIKTIM!” “Annecim yeni yemek yedin, emin misin?” “emin!” “ama köfte yok! Başka bir şey?” “köfteli çorba”

Tereddütle mutfağa gidip çorbayı ısıtıyoruz ve ikinci tabağın bitmesine az kala “doydum” diyor. İlker inanmıyor.

Bir gün başımıza geleceğini biliyorduk ama bu kadar çabuk beklemiyorduk. Evet biz Arca’yı doyuramıyoruz.



Fotoğraf, cumartesi gününden… Güzelyalı parkında deli deli oynadıktan sonra artık tamamen açtığımız yatağı için lastikli çafçaf alıp kuşların yanına gitmiştik. Arca bulgurdan kuş yemini kuşlara yedirdi. Ancak kuşların kaka sorunsalını göz ardı etmişiz, nasibimizi aldık. Zaten oraya gittin mi kuş mıçmazsa piyango bileti alacaksın, boş çıkman imkansız!

Bir Göztepe klasiği olarak fırından gevrek yiyerek eve döndük. Tabii bu şahane gün bana hastalığımın nüksetmesi ve hafta sonunun geri kalanının yatak döşek olarak geri döndü. Olsun onun çocuk kahkahalarını duydum ya, varsın iki gün daha yatayım.

11 Şubat 2011 Cuma

itiraf.com

Hülyayı bu mimi bana paslaması için resmen zorladım. Günah çıkarasım gelmiş nicedir. Hoş, paslamasa da bir punduna getirip yazardım.

Uzun bir post olacak, şimdiden uyarayım.

Bazen 5 (yazı ile beş) gün yıkanmadığım oluyor. Saçlarım kuru olduğu için görüntüyü kaldırıyor ancak kaşınmaya başladığımda zorla banyoya gidiyorum. Çocukken de sevmezdim.

Arca’yı da günlerce yıkamayı unuttuğum oluyor.

Arca ile ilgili sürekli hayaller kurarken yakalıyorum kendimi. Sonra hep bir Kızılderili atasözü ile kendimi silkeliyorum. “Hayalkırıklığı yoktur, yüksek beklenti vardır. “ I-ıh hayır işe yaramıyor! Yine başa dönüyorum.

Kendimde çocuğunu yarış atı gibi o kurs senin bu kurs benim gezdirecek hırslı anne potansiyeli görüyorum. Bundan nefret ediyorum! Arca büyümeden önce bu potansiyelimi rafa kaldırmalıyım.

Arca’nın göz göre göre elini yaktım. Acayip vicdanım sızlıyor. Pilavın suyuna limonu sıktırmamalıydım, kaynar su eline sıçradı, çok canı acıdı.

Ama Arca’nın benim canımı acıtmasına tahammülüm yok. Saçımı çekmesi ya da yanlışlıkla da olsa acıtmasına çok sinirleniyorum. Emzirirken ve doğumda yeterince acı çektim, yeter ulen psikolojisine sahibim

Arca’ya sesimi yükselttiğimde daha yükselttiğim an pişman oluyorum ama bazen durduramıyorum.

Arca ile ilgili krizleri aştığımda dötüm kalkıyor, ben bu işi biliyorum havalarına giriyorum. Tökezlediğimde ise aynı hızla geri iniyor o döt!

Gelecek maçlardan acayip tırsıyorum. Pütürlü yiyemezse diye 7 aylıkken pirzola verdim eline, boğulmasından daha az korkuyormuşum. Sonra 2 yaş civarı emzik zor olur dediler, 18 aylık olmadan bıraktıralım dedim. 2,5 yaş tuvalet konusunda inat edebilir korkusuyla tuvalet eğitimine yöneldim, erkenden lazımlığı koydum önüne. Ha kötü mü oldu? Bilmiyorum çünkü kendimi boşu boşuna yorduğumu ve gerdiğimi düşünüyorum şimdi. Üstelik bunların hiçbirinde öyle aman aman bir çabam yok, Arca bu konularda uyumlu davrandı, o yüzden kendimi övmenin de bir anlamı kalmıyor. Sanki hiç katkım yokmuş gibi hissediyorum bazen.

İlkere çok gıcık oluyorum. Ben uğraşıyorum o kenardan seyrediyor sonra bir tespit yapıyor ve doğru çıkıyor. Benden daha fazla annelik güdüsü olmasına gıcık oluyorum.

Uzun bir süre Arca ile baş başa kalmaktan korktum. İlker eve geç geleceği zamanlarda o gece nasıl geçecek diye ödüm patladı.

Kitap anne hallerimden nefret ediyorum. İnsanlara “…. Kitabında böyle yazıyor” ile başlayan öğütler vermiş olmaktan utanıyorum. Daha da fenası çocuk eğitim kitapları yerine bu aralar romanlara sarmış olmama rağmen itiraf ediyorum hala gizli gizli çocuk eğitim kitapları karıştırıyorum.

Arca’ya kitap almaktan/okumaktan hastalıklı bir zevk duyuyorum. Abarttığımı düşünüp acayip tırstığım zamanlar olmakla birlikte buna engel olamıyorum. Oyuncak almaktan ise nefret ediyorum, çünkü beceremiyorum.

Yaptığım işi sevmekle beraber bazen “farklı bir şeyler yapabilirim” güdüsü geliyor. Ama “rahat dötüne mi battı otur oturduğun yerde” düşüncesi bu karşılaşmada galip geliyor ve oturuyorum. Cesaretsiz ve rahatına düşkün buluyorum kendimi ve bundan nefret ediyorum.

Çok şekilci bir insanım. Hadi bunu “estetiğe önem veriyor” diye yumuşatmayalım düpedüz şekilciyim işte. Etrafımda hep güzel insanlar olsun istiyorum. [Boris Vian “Bütün çirkinler ölmeli!” demiş di mi? Kendisi de pek güzel sayılmaz! - bak başladım yine]

Temizlik yapmaktan nefret ediyorum. Ev 15 gün temizlenmeyebilir, rahatsız olmuyorum.

Evde temizlik yapılırken evde olmaktan nefret ediyorum. Ben de yapmayayım, başkası da yapmasın!

Uyurken dişlerimi sıkıyorum. Özellikle hasta veya stresli olduğumda. Böyle bir şey yaptığımı yirmilik dişimi alacak olan çene cerrahı fark etmişti, altı yıl kadar oluyor. Üstelik antidepresan vermişti. Kendimi psikolojik deli hissetmiştim ve inatla içmemiştim. Sonradan öğrendim ki yetişkinlerin %70’i dişlerini sıkarmış. Bu beni rahatlatmıyor tabii ki, şu anda çenem ağrıyor!

Ve... hasta olmaktan nefret ediyorum. İğrenç mıymıntı tiksinti bir insan oluyorum. Etrafımdaki herkese mikrop gibi bu mıymıntı hallerimi bulaştırıyorum, zamanla etrafımda mıymıntılıktan bir sur örülüyor ve ben bunun içinde boğuluyorum.

Çok mıymıntı bir yazı oldu, böhüüü iyileşmeden dönmemek üzere gidiyorum!!!

Gitmeden...
Elfanam, Başakçım canım benim ve babadan itirafları duyalım!!