6 Haziran 2011 Pazartesi

Pazar

Tulumbadan lezzetli ve buz gibi su çıkartmak istiyorsan 50 defa çekeceksin! Dedem bağda susadı mı buz gibi bir bardak su istediğinde "50 kere çek" diye seslenirdi arkamızdan, bir bardak su için o da biz de 50 defalık şıkkıdı şıkkıdı tulumba çekmeyi bekler üşenmezdik. Torunlar o bir bardak su için sıraya girerdi.



Bizimkiler o eski günlerin anısına bizim veletler de tulumba keyfini yaşasın istemiş olacak bu tulumba tesisini geçtiğimiz yıl törenlerle hizmete açtılar. Tabii Arca tulumbanın suyunu çıkardı. Anlatmama lüzum var mı?



Geçen yıldan kumlu klamış kovar kürek takımlarını tarihi süsü verilmiş çeşmede (babama sorsan uzman tarihçilere Osmanlı çeşmesi diye yuttururmuş. Tabii Özdere'de Osmanlı çeşmesi, oldu, görürsem söylerim) yıkadı, sezona hazırladı. Çok işi vardı çoookkk!



Arca totosundan ter akasıya çalışadursun biz ailecek;

İlk çiçeğini vermiş salatalık fidesine sevindik.



Yer çekimine karşı verdiği savaşı iplerle destekleyen yeni saksısında taze sardunyaya güldük.


Mevsimle birlikte bahçenin heryerinde arsızca biten papatyalara şaşırdık.



Olgunlaşıp yere düşmüş, güneşten reçineleri iyice ballanmış kozalağın içinden çam fıstıklarını tek tek çıkarıp kırdık, mis gibi yedik. O çam fıstığının tazesi ne güzel oluyormuş yav!!



Ellerimden çam kokusu hala geçmedi.

4 Haziran 2011 Cumartesi

öyle tembelim ki...


kahvemi koymak için sehpa çekmeye üşendim. hatta koltukta fotoğraf makinası olmasa imparatoru sehpa olarak kullandığımı muhtemelen unutacaktım.

Dün kreş bakmak için izin kullandım. Sabah dokuzdan akşam altıya kadar hiç durmadan dünya kadar okul gezdik. Ama o kadar tembelim ki başka bir posta bırakıyorum.

Tembellikten Arca'ya sandalet de bakamadım, akşama bıraktım. İlkerin de işler uzayınca bu saate kaldı. Arca'nın işbirlikçiliği olmasa hiç gözüm yemezdi. Hatta yarın yazlıkta tulumba ve su ile oynamayı yasak ederdim. Tembel ve bencil anne profili:P

Eve gelip de Arca'yı uyutma düşüncesi o kadar yordu ki beni, tam 4 defa Emre Aydın - Dayan Yalnızlığım şarkısını dinleyerek (başka şarkıya geçip risk alamazdık) araba ile dolaştık, uyusun diye. Kolikli bebe uygulaması! Gözler kapanıyor, biz İlkerle puhhaha nasıl koyduk şeklinde sessiz ama hareketlerle tezahurat yapıyoruz. Cücenin gözleri aralanıyor hop istifimizi düzeltiyoruz, sus pus:) Neyse ki arabada uyudu. Bezini değiştirmedim hala, tembellikten!

Hatta şu anda mutfakta dağ gibi akşam bulaşığı beni bekliyor ama ben burada klavye tıkırdatıyorum. Allahım nasıl tembel bir insanım!

Canım da fındık istedi, İlker'e söyleyeyim de getirsin, yerimden kalkasım yok.

3 Haziran 2011 Cuma

Hayat böyledir işte

İşe paçoz gittiğin gün, ani bir müşteri ziyareti olur ya da ofiste kimsenin görmeyeceğini düşünürken öğlen Foruma gidesin gelir ve bingo mutlaka birileriyle karşılaşırsın. “Bu ne hal” diye soran gözlerden gözlerini kaçıramazsın.

Yediklerime biraz dikkat edeyim dersin hop üst üste dışarıda yemekler, arkadaş toplantılarında veya sırf İlkerin canı çektiği için pizzalarla geçirirsin öğünlerini. Hehe muzır lezzetlere hayır diyemeyen bir bünyen var:P Sonra alkol detoksuna girmeye karar verdiğinin akşamı bir kutlama olur, bir kadehçik deyiverirsin:)

Az tasarruf yapayım derken telefonuna su dökülür, bir de densiz tamirci kocana “bu kadın milleti de hiç malın kıymetini bilmez zaten abi” gibi atıp tuttu mu, telefon tamirinin ücretine mi yoksa tamirciye söveyim diye şaşar hatta lafı yediğinle kalırsın.

Toplantı gündemi kalabalık diye uçak biletini geçe alırsın, erken biter, havaalanında uzun saatler takılırsın. Erkene alsaydın garanti ateşli tartışmalarla uzar giderdi toplantı, uçağı kaçırırdın.

En gergin olduğun gün Arca’nın krizi tutacağı tutar, en yorgun olduğun gün uyumayacağı…

Kitap okuyayım dediğin akşam sızarsın, TV izleyeceğin akşam izleyecek bişey olmaz boş boş zaplarsın.

"Hayat böyledir işte" diye başlık atmışım da hayat hep böyle olmamalı ya, bir yerde bir yanlışlık var.

Besmelesiz mi çıkıyorum evden ne!?

2 Haziran 2011 Perşembe

Uzaylı Lulu ve Arca'nın maceraları

Bu aralar Arca’yı uykuya cebren ve hile ile yollamak alışkanlık halini aldı.

Geçenlerde;
Y: Arca! Saat on, yatağa kon!
A: konma ! konma! Uyumayım uyumayım !
Y: O halde uzaylı Lulu ve Arca’nın maceralarını köpeğe anlatacağım, ben yatağa gidiyorum.
A: Bana anlat bana anlat bana anlat bana anlat

Dedi ve önümden rüzgar gibi geçip yatakta benden önce yerini aldı.

Olayın tanığı İlker, “hohoy mıçtın yavrum, hadi anlat bakalım şimdi” diyerek bir defa daha ne kadar destekleyici bir koca olduğunu gösterdi. Pis ya, resmen kafa buluyor benimle.

Allah biliyor ya, Arca’nın odasına girerken “ulen ne sallayacağım şimdi” diye düşünüyordum.

“Bir varmış bir yokmuş…” kısmını epey uzattım, aklıma bir şey gelmiyor. Uzaylılar pek ilgi alanıma girmiyor. Nerden aklıma geldi, hay …. Ayı de, tavşan de, hayvanlar alemine dal, uzaylı senin neyine!

Neyse o gün yaptıklarımızı anlatayım, bir yerden uzaylıyı kaktırırız.

“Arca ile annesi bir gün ….”

Bi halt da yapmadık o gün, bütün gün evdeydik, temizlik yaptık, gezmeye bile çıkmadık. Elektrik süpürgesinin içinden mi çıksa acaba Lulu? Yok lan mikropları anlatırken elektrik süpürgesinden örnek vermiştik, şimdi uzaylıyı mikropla bağdaştırmasın.

Garibim bu arada yatmış sırt üstü, masal bekleyen koca kara gözlerini dikmiş gözlerime öyle bakıyor. İçim parçalandı.

Ahan da buldum! Akşam yemekten sonra kapının önüne çıkalım diye tutturmuştu.

“Arca ile annesi, hava karardıktan sonra çıkmışlar kapının önüne
Işıklı yeşil topu elinde
Futbol oynamışlar kahkahaları uzak semtlerin göklerinde çakan şimşeklere karışmış.
Arca’nın yeşil topu ışıklıymış, sektirdikçe ışıl ışıl yanarmış.
Gökyüzünde UFO’larıyla gezintiye çıkmış olan uzaylı ailesi bizimkilere rastlamış
Ailenin en küçüğü Lulu, bu ışığı uzun zaman önce kaybolan arkadaşı sanmış
“İnelim bakalım” diye tutturmuş
Annesi karşı çıkmış,” yeryüzü tehlikelerle dolu
Hiçbir yere gidemezsin Lulu!”
Babası ufaktan cesaret vermiş, “bi baksın gelsin bir şey olmaz” demiş.
Anne de çaresiz razı gelmiş.
Uzaylı ailesi yeryüzüne inedursun,
Bizim Arca yorulmuş, top oynamayı bırakmış.
Tam eve dönecekken sokağın başındaki nakliye kamyonunun farkına varmış.
Annesi ile kamyonun yanına gidip taşımacı amcaları seyretmişler.
Öyle eğlenmişler ki zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişler.
Bu arada Lulu bahçeye çoktan inmiş bile,
Ama arkadaşı sandığı ışıklı topu bulamamış bahçede.
Ne yapacağım diye kara kara düşünürken
Arca merdivenlerde topu düşürüvermiş elinden
Lulu hemen topa doğru koşmuş
Arkadaşı olmadığını anlayınca çok bozulmuş.
Başından geçenleri anlatınca Arca’ya, hiç tereddüt etmemiş Arca,
“hadi gel doğru yukarıya!”
Birlikte yemek yiyip oyunlar oynamışlar
Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışlar
Ta ki Lulu annesini özleyinceye kadar
Arca’nın annesi demiş ki; “üzülme az sonra gelirler, bak ben balkondayım
Hadi siz gidip oynayın”
Bahçeye inen UFO’yu görünce, el sallamış hemen buyur etmiş içeriye
Annesine sarılmış hemen Lulu
Arca mutlu, Lulu mutlu
Tekrar görüşmek üzere sözleşmişler, bundan böyle Lulu ne zaman dünyaya gelse birlikte oynamışlar, eğlenmişler…."

Arca da onbeş dakika içinde gözlerini uykuya yummuş...

1 Haziran 2011 Çarşamba

Yemek ile bulaşıkları toplamak arasındaki o küçük zaman diliminde

Hafta sonları gelsin diye iple çekip hızlıca tüketiyoruz birlikte olduğumuz zamanları. Sanki yalnız kalmaya korkar gibi hep bir plan program peşindeyiz. Yapacak bir şey yoksa elimizi ayağımızı koyacak yer bulamıyoruz sanki. Oysa miskinlik de ne güzel be!

Bütün pazarı evde üzerimizde pijamalarımızda geçirdiğimiz günün akşamı, bunları düşünüyordum.

Günlerdir yağan yağmur, belli ki o akşam uzak semtleri ıslatıyordu. Lakin uzaktan gök gürültüsünün sesi geliyordu, yolun kenarında cinsini bilmediğim o bol yapraklı ağaç epey sallandığına göre rüzgar olmalıydı. Geçiş mevsimlerinin o taze serinliği, aralık pencereden yüzüme vuruyordu.

Kirli tabaklarla dolu sofrada, önümde sanki beş kişilik yemek için hazırlanmış kocaman bir salata kasesi, bir taraftan otlanıyorum, bir taraftan şişenin dibinde kalmış şarabı yudumluyorum. Arca’nın tabakta bıraktığı yemekleri yemekle salata arasında kalmışım, salatayı seçtiğim için ödül yudumları bunlar.

Yemek bittikten sonra sofrada oturmayı severim. Tercihen dostlarla sohbet ama kimse yoksa da ya dışarı izlerim, ya da kahvaltıysa mesela gazete okurum, elimde keyif çayı. İlker nefret eder ve karnını doyurur doyurmaz vınlar. Hiç dert etmem, bulaşıkları toplamak ile yemek arasındaki o keyifli anların tadını çıkarırım. Arca da İlker gibi, “doydim” dediği anda sofrada tutmak namümkün.

Düşünüyorum, illa ki gezmek tozmak organizasyon yapmak gerekmiyormuş, ayakkabılığı temizlemek, temizlik yapmak, ve bunların her aşamasına Arca'yı dahil etmek de eğlenceliymiş.

Arakladığım küçük zamanların keyfini çıkarırken, salondan Arca ile İlker’in saklambaç sesleri geliyor.

Sesler gittikçe yaklaşıyor ve küçük cücenin mutfağa girmesi ile bana ve keyfime ayrılmış sürenin sonuna geliyorum. Yoğun ısrarlara dayanamayıp saklambaca dahil oluyorum.

31 Mayıs 2011 Salı

Önceki hayat diye bir şey varsa,

ben benimkini okudum.

Reenkarnasyon mu ne, hiç inanmazdım. Taa ki komidinin üzerinde bir önceki kitabın bitmesini hasretle bekleyen ve bana çapkınca bakan o kitaba başlayana kadar, daha başlamadan kaçamak fotoğraflarına baktığımı itiraf ediyorum, saklayacak değilim.

Kitaba geçen haftaki İstanbul seyahatinde başladım. Ucuzluktan aldığım kötü kumaşlı vasat takımımın altına, boyumu daha da güdük gösteren babetlerim ve kuaförü açık yakalayamadığımdan fön çektiremediğim bonus kafamla yolculuk ediyordum. Ama yine de Patti Smith'ten oldukça farklı bir görünümüm vardı. Hatta metro durağına yürürken bile okuduğumdan elimdeki kitap hakkında en ufak bilgi sahibi olan biri bizi kitapla aynı karede hayal edemezdi.

Görüntüyü bırak, geçmişime ufak bir dip dalış yapan biri, hayatımın hiç bir döneminde anarşik, sanatçı, yaratıcı, sisteme kafa tutan biri olmadığımı bilir. Hani özgeçmişe bile gerek yok.

Ee iyi de bir insan kendinden bu kadar farklı hayatları okurken kendini bu insanlara nasıl bu kadar yakın hisseder?

İşte benim de bu noktada "önceki hayatımda ...." ile başlayan bir cümle kurasım geliyor. Başka bir açıklaması yok!

Hmm aslında bir ortak noktamız var. Ben de bitlendim!! Ama biti bile sosyetenin veletlerini gönderdiği bale kursunda kaptım. 8. Cadde'deki Allerton Otelinde değil.

Not: Bu keyifli kitabı kimden duydum hatırlamıyorum, ama kesinlikle ya Lale Hanım, ya Zeren ya da Ruhdağıydı. Belki hepsi birden. Hayatın karmaşasından beni kopardıkları için bir defa teşekkürler...

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Arca ilk kez...

Kendi deyimi ile: Havyanat bahçesine gitti.



Tamam çok bi hayvansever olmayabilirim. Hayvanların dünyası benim küçük dünyama oldukça uzak dolayısı ile uzaktan seviyorum kendilerini.



Bir de onlar da can ya... kafes, sirk, hayvanat bahçesi gibi hayvanların insanların beğenisine sunulduğu ortamlara son derece karşıyım. Yıllar önce İstanbul Darıca'daki sıcaktan helak olmuş, beton üzerinde yatan aslanlara içim parçalanmış, hayvanat bahçesine tövbe etmiştim.



Sasalı'daki doğal yaşam parkının methini çokça duymuştum. Hayvanların doğal yaşam alanında doğal koşullarda yaşadıkları anlatılıyordu.

Şehir efsanesi gibiydi.



Gidelim görelim dedik. Arkadaşları da peşimize taktık, güzel bir gündü. Arca hayvanları kaçırmamak için uykuya direndi.



Küçük çocuk annesi olarak en çok hoşuma giden şey, belli yerlerdeki café'lerin hemen dibindeki çocuk parkları ve çocuk hayvanat bahçeleriydi. Çocuklar tavşan, ceylan, sıpa, keçi gibi küçük sevimli hayvanları burada besleyebiliyorlar, okşayabiliyorlar. Tabii biz de çokça vakit geçirdik bu alanda.



Tabii ki tamamen doğal ortam sağlamak mümkün değil. Ama hiç olmazsa kafeslerin içinde değil, rahatça koşabilecekleri bir ortam yaratılmaya çalışılmıştı. Çaba bile övgüye değer.

Doğal ortamlarına müdahale edilmesin diye mesafeler epey uzak tutulmuş. Olsun Arca kendince bir çözüm buldu. Dikkatle bakınca dürbünü ters tuttuğu görülüyor ama o ısrarla zürafaları görebildiğini iddaa etti, şebek:P



Yılmaz Özdil de Sasalı doğal yaşam parkının bilinmeyen yönlerine değinmiş buradaki yazısında.