Yazılar posta kutuna gelsin mi?

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Sandık

Yıllar evvel, o zaman distribütörlüğünü yaptığımız markanın tüm dünya ülkelerinden temsilcilerini topladığı bir haftalık forumlara katılırdım. Dünyanın her yerinden farklı kültürlerde insanlarla tanışmak benim için bulunmaz bir tecrübeydi. Tarih bilirsiniz, okulda okutmuşlardır, savaşlar, antlaşmalar, yenilgiler, başarılar… Ama insanları anlatmaz tarih. Yıllarca savaştığımız, üzerlerinde egemenlik kurduğumuz veya kardeşçe yaşadığımız insanları anlatmaz. O toplantıların birinde Macar bir bey ile kahvaltı sohbetimizi unutmuyorum. Türk olduğumu öğrenince, dillerimiz ne kadar farklı olsa da ortak çok sayıda kelimemiz olduğundan bahsetmişti. Pabuç mesela.

Bu aralar, elimde Macar yazar Magda Szabo'nun "Iza’nın Şarkısı" kitabı var. Okurken, sık sık o beyle olan sohbetimizi hatırlıyorum. Ülkelerin kültürlerini, coğrafya veya tarih derslerinden değil, eğer oralara gidemiyorsak, insanlarıyla tanışamıyorsak, edebiyatları aracılığı ile öğrenebiliriz. Ve fark ettim ki, her ne kadar Türk yazarlara öncelik versem de aslında en keyif aldığım kitaplar, farklı coğrafyaların yazarlarının eserleri…

Iza’nın Şarkısı’nda kırk dokuz yıllık kocası ölen kadın ile becerikli kızı Iza’yı anlatıyor yazar ve bana sadece o kahvaltı sohbetini değil, anneannemi ve kızlarını da hatırlatıyor. Iza çok akıllı, çok iş bitirici, anne babasının her ihtiyacına koşmuş, fedakar evlat. Iza annesi üzülmesin diye cenazenin arkasından bir otele yerleştiriyor, evini satıyor, yanına alıyor, eşyalarını satıyor, bir kısmını muhafaza ediyor. Öyle iyi bir evlat ki, annesinin ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlıyor. Anne, bir işe yaramak istiyor ama büyük şehirde bilmediği muhitte yeni bir yaşamda zor… Annem ve teyzemin dedem öldükten sonra anneanneme nasıl kol kanat gerdiklerini hatırladım. Gerçi İza kadar değillerdi, yani anneannemin kendisinin bir işe yaradığı hissine sahip olması duyarlılığını hep göstermişlerdi. Ama ne bileyim, yaşlı kadın bana bir şekilde hep anneannemi hatırlatıyor okurken… İyimserliği, çekingen saygılı duruşu, evlatlarına şükredişi… Öyle işte…

Belki de anneannemin ölüm yıldönümü yaklaştığındandır, ara sıra rüyalarıma girmesindendir. Nur içinde yatsın…

Geçtiğimiz hafta Arca, anneanne ve dedesiyle yazlıktaydı, ben de İlker’i sattım, yanlarına kaçtım. Aynı günlerde, çok isabetli bir zamanlama ile madeni cesaret bloğunun yazarı Funda hanım benimle irtibata geçmiş, annemin benim için ahşap boyama ile hazırladığı sandık hakkında sorular sormak istediğini söylemişti. Zira bundan sonra sağa sola tıkıştırılmış fotoğraflarımızı o sandık içinde muhafaza etmeye karar vermiştik, Funda hanım bunu blogda okumuştu. Yayın hayatına dijital olarak devam etme kararı alan Amargi dergisi için sandık konulu özel bir yazı hazırlayacaktı, cevaplarımı kullanmak istiyordu. Çok sevindim. Çünkü Amargi bence müthiş bir dergi, dolu dolu, satır satır okunası bir dergi. Hatta biz de 36. Sayısını kitap kulübünde tartışacağız.

Soruların bazıları, annemi de ilgilendiriyordu, ailemizdeki çeyiz sandığı geleneğini, önemini sormuştu Funda hanım. Dedim ya zamanlama isabetliydi diye, o hafta sonu annemle sabah kahvesi eşliğinde uzun uzun eskileri konuştuk. Annemin beyaz sandığını hatırlıyordum, hatta üzerindeki kırmızı örtüyü. Eskiden kız çocukları için, “kız çeyizi ile doğar” diye bir söz varmış, bebekkenden kızların çeyizleri hazırlanmaya başlarmış. Ben de anneannemin bizlere çeyizler hazırladığını hatırlıyorum, kullanmalara hala kıyamadığım el işleri...

Bir ara annem kayboldu, seslendi yukarıdan. Meğer sandığını yeni eve taşımamaya karar vermişler, içindeki hatıraları ise yazlığa getirmişler. Neredeyse asırlık hatıralar çıktı içinden. Anneannemin nakışları, tığ işleri, sandık, bohça örtüleri ve hatta annemin gelinliği. Ertan Kayıtken’in babası dikmiş gelinliği, el işi güller bezeli nefis bir gelinlik. Tam 70’lerin stili. Annem gelin telini bile hala saklıyor.

gelinlik

Anneannemden kalan iğne oyası para ve saat keselerini korumak için çerçeveletmişti annem, o kadar değerli ki… Hele ki o zamanlar, el işlerinin her bir ilmeğinin nasıl meşakkatle, hünerle, benzersiz bir emekle yapıldığını görmek, şimdi ise, her şeyin birbirinin eşi olduğu seri üretim çağında eşyalarımızın sıradanlaştığını fark etmemek elde değil.
İğne oyası, para ve saat kesesi

Funda hanım’a cevaplarımı yazdım ve teşekkür ettim, zira annemle çok keyifli birkaç saat geçirmemize vesile olmuştu. Yayınlanırsa, mutlaka haber vereceğim, bizim için de güzel bir anı olacak.
Sandık örtüsü
“Iza’nın Şarkısı”nda, kendisini hiç ait olmadığı yerleri görmek için seyahate iknaya çalışan babasına, İza’nın genç kız haşinliğiyle dediği ; “Hatıralar başkalarına aktarılamıyor, maalesef!” doğru ama hatıralardan sohbet ederken birlikte kendi hatırlarını inşa edebiliyorsun.



Bohça örtüsü, anneannemin çeyizinden

Anneannemin nakışları


4 yorum:

  1. Küçükken ablamla en sevdiğimiz şey annemin sandığını karıştırmaktı. İçine yeni hiçbir şey eklenmemesine rağmen, her seferinde, büyük bir heyecan ve merakla, bohçaları tek tek açar, içindekileri özenle sererdik, hatta paylaşırdık bile. Kenarları iğne oyalarıyla işli tülbentler, Doğu'daki görevleri sırasında ablam ve benim için kenarlarına çeşit çeşit süslemeler işlettiği havlular gözdemizdi (birinde seni seviyorum bile yazılıydı). Evlenince bana vermişti, o tülbentleri havluları... Havluları bir vakit kullanamadım. Annem gibi bir sandığım yoktu ama en az karıştırılacak, en uç çekmecede sakladım, sonra sonra yavaş yavaş ortaya çıkardım. Çok uzun yazdım ama o sandıkta bir de özel şeyler vardı tabii, gelinlik -giyerdik-, annenizinki gibi gelin telleri, burada söylemeyeceğim "mahrem" şeyler, o bohça hiç açılmazdı, ve bir de aşk mektupları... Annem okutmazdı ama ne yapıp edip ablamla okumuştuk bir kaçını. İlginçtir, evlendiğimde anneannem bana bir sandık yaptıracaktı, annem gerek yok demişti, üzülmüştüm, ama ısrar da etmemiştim, hala da içimde ukdedir.

    YanıtlaSil
  2. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  3. Yazını okuyunca hatırladım, bizde bir sandık vardı annemin çeyizlerinin saklandığı, mis gibi kokusu geldi birden burnuma birden. Evleneceğim zaman annem kendi çeyizinden kalan bazı parçaların nakışlarını birleştirip bana pike takımı yaptırmıştı. Görsen o kadar güzel olmuşlardı ki Yeliz. Yıllarca çeyiz neymiş, bu oyalarla,dantellerle boşuna zaman harcıyorsunuz diyen ben kullanmaya dahi kıyamıyorum o takımları şimdi. Yıllar geçmiş üzerinden, o renkler, o işlemeler o kadar canlı ve güzel ki, iyi bakıp benden sonraya aktarmak istiyorum. Bu ülkenin güzelliklerinden biri bu sandıklar, bir dökülseler ortaya daha ne emekler, hikayeler çıkar kim bilir...

    YanıtlaSil
  4. Merhaba;
    Çok severim çeyiz sandıklarını. Benim de bir tane var. Annemden kalan eski sandık bana çeyiz sandığı oldu. İçinde kumaşlar, danteller, annemin gelinliği, örtüler, havlular nakışlar var. Öyle güzel ki. Zaman zaman içine bakmaya doyamam. İzmir'e taşınırken benimle gelecek. Benim eski çocukluk kıyafetlerim de var ayakkabılarım elbiselerim yatak örtüm gibi. Annemin ortaokulda yaptığı iki nakış işini de çerçeveletip astık biz de kıymetli oldukları için bozulmasınlar diye. Onları da alıp evime asacağım, benim için çok kıymetliler. Bizde de çeyiz sandığı hep önemli olmuştur. Biraz kıymet bilmekle de alakalı bence. Ben eskiye çok değer veririm, o sandıkta ne el emekleri var dizi dizi sıralanmış hepsi öyle güzeller ki. Evimde açıp bakacağım ve özenle saklayacağım. Sandık epey eski ama çok ufak dokunuşlar yaptıktan sonra ellemeyeceğim o haliyle kalmasını istiyorum. Hala bizim gibi böyle eskilere, anılara, emeğe kıymet verenlerin olduğunu bilmek çok güzel
    Sevgilerimle
    Yazı çıktığında bize de haber et bakalım olur mu:)

    YanıtlaSil