Sosyal medya mecralarında
paylaşılan mutlu aile fotoğraflarını, kocişiyle sevişgen pozlarını koyanları
eleştiremiyorum. Çünkü bence insanlar artık eski fotoğraf albümlerini arka
odaya bir yerlere kaldırdı, aynı güne ait yüzlerce fotoğraf koyarak sosyal
medyayı albüm olarak kullanıyorlar. Allah aşkına hangimizin eski albümlerinde asık
yüzler var? İnsanoğlu mutlu anlarını hatırlamak istiyor, o yüzden en güzel, en
mutlu hallerini koyuyor albüme (profiline), yadırgamıyorum.
Yadırgadığım tek şey, o
fotoğrafları dikizleyenlerin o fotoğraflardan gülümseyen insanların hep ama hep
mutlu oldukları yanılsamasına kurban gitmeleri. Belki de sosyal medya
araçlarının kullanıcılarına “like”, “fav”, “rt” gibi
olumlamalar dayatması insanların kafalarında hep bir pozitif düşünce bulutuyla
dolaşmasına neden oluyor. İşte sanal dünyayı, yalan dünya yapan şey bu bence.
Geçen hafta kitap
kulübündeki sohbetimiz sırasında sürekli pozitif düşüneceğiz diye kasmaktan
gerçek duygularımızı aslında hiç yaşamadığımızı konuştuk. Üzüntümüzü
akıtmadığımızı, olumsuzluklarımızı baskıladığımızı… Kendimi, şükrederken acaba
abartıyor muyum diye tartarken yakaladım. Kim bilir, belki… Olumlamaların
kendimizi iyi hissettirdiği bir gerçek, peki ama bu pozitif hissiyatın ne
kadarı gerçek?
Fişi çekmişiz. Bizim büyük
hevesle aldığımız, dondurulmuş sebzelerimizi güya kışa kadar muhafaza edecek
deep freeze’in fişini çekmişiz. Yazlığa götürecek et var mı diye kapağını
açtığımda ayaklarımın dibine sızan çözünmüş gıda sıvılarından ve belli belirsiz
kokudan anladık ki, fişi çekmişiz. Suçlayacak, kızacak bir şey yok. Paket paket
bezelyeleri çöp torbasına tıkıştırırken kendimi tutmaya çalıştım ama kışa
sakladığım kefir mayalarıma sıra gelince feryadımı koyuvermişim. Peşi sıra da
usul usul gözyaşı döktüm. İlker bir yandan kim nasıl, niye diye aranıyor, bir
yandan “ağlama” diye beni teselli etmeye çalışıyor. Yok, dedim, ses etme
ağlayacağım. Emek emek pazardan taşıdığım, maaile ayıkladığımız bezelyelerime,
kışa kadar derin dondurucunun derinlerine emanet ettiğim kefir mayalarıma
ağlayacağım. Sen de ağla, tuttuğun ve çürüsün de lezzetiyle yiyelim diye
aylardır el sürmediğin ahtapotuna ağla. Ağlamasan bile bir yas tut yav!
İlker’i bilmem ama ben
yasımı tuttum. Ağladım, ferahladım. Kıçındaki donuna kadar paylaşanlardan ya da “bak aslında hayat çok boktan, millet yapay neşe pozları
veriyor ben gerçekleri paylaşıyorum, çok doğalım, çok dobra” mesajı verenler
gibi olmadığım için sosyal medyaya servis etmedim.
Ve şimdi iyiyim. Hatta
barbunyaların fiyatının düşmemiş olmasına seviniyorum bile, düşünsene fiyatı
düşeydi ben şimdiye birkaç paket de barbunya atmış olurdum. İyiyim diyorum ya,
cidden iyiyim, çünkü yaşamam gereken bir süreçten geçtim. Her biri bir aşama.
İsyan, suçlama, kabullenme, yas…
Yas demişken, kitap
kulübündeki sohbetimiz sırasında, toplumların da yas sürecinden geçmeleri
gerektiğini, aksi halde hep bir araf halinde yaşadıklarını da öğrenmiş oldum. Osmanlının
yasını tutamadan medeni milletler seviyesine karga tulumba çıkarılmaya
çalışılmış Türk milletinden daha iyi bir örnek olamazdı herhalde. Bu yüzden
hala - çok affedersin öküzüz -, hala Osmanlı özlemini duyanlarla bunu bir güzel
kullananlar var bu ülkede.
Ay şiştim yeminle… Onu
bunu boşver de ben şimdi ne halt edeceğim?
Kefir mayası diyorum,
alo? Dağıttığım mayalardan üreten oldu mu acep?
8 yorum:
Of Yeliz hislerime tercümansın, sevincini üzüntüsünü sosyal medya aracılığı ile gösterip göstermeyenlere laf edenlerden usandım. Ben kimsenin ne ettiğine karışmıyorum, beğenmiyorsan izleme kardeşim. Üstü kapalı binlerce taş yağdı kafamıza ülke gündemi ile ilgili car car konuşmadığımız için, avanağız ya dünyadan haberimiz yok, facede yırtınmazsak ülke kurtulmaz. Her gün biri atar yapıyor, sil at diyor aslında şeytan ya da okkalı bir geçir yazdığı bildirimin altına, haydi diyorum boşver, bir şey değişmeyecek.
O fişi hangi gizli kuvvet çekti acep, taşınma telaşı böyle şeyler oluyor. Eh hoş olmamış ama ne yapalım olmuş bir kere, Allah çaresiz dert vermesin. Hem ağlamış rahatlamışsın, sana pazar mı dayanır, derin donduruculuk malzeme mi :) Arca'nın o tontirik kafasına çenemi dayar bir de öperim (öptürmez tabii ki sanal öpüyorum zaten), oğluma hep öyle yapardım, öyle benzetiyorum ki bazen :) Sevgiler gelsin kaldırım döşemeli, tozlu, gürültülü Angara mahallemizden :)
Sen sosyal medyada karsilastigim en doğal en dobra insansin Yeliz. Aglamak, vedalasmak, ve defteri kapayip yola devam etmek gibisi yok. Iyi etmissin. Yeni evinde bereketiyle gelsin yedigin ictigin... Burcu
Yeliz Izmir'deyim ve mayam var yaklasik 5 yildir benimle. Ege Ziraatten alinma. Paylasabilirim.
Mersin'den İzmir'e maya gider mi bilmem ama bozulmadan ulaştırmanın bir yolu varsa ben de paylaşabilirim :)
Çok güzel yazmışsın yine eline diline sağlık... Yas süreci, atladığımız bir proses olmasın artık... :) Bu arada yazının başı bana Montesquieu'nun bir sözünü hatırlattı... Çevirirsem hata yapacağımdan korkuyor, yazıyı ingilizce olarak iliştiriyorum... :)
“If we only wanted to be happy, it would be easy; but we want to be happier than other people, and that is almost always difficult, since we think them happier than they are.”
― Charles de Montesquieu
Yelizcim canım, iade-i kefir mayası benden, ne zaman istersen söyle yeter:)
Ben de ağlamaklı olmuştum geçen yaz buzdolabımız bozulduğunda.Duru'ya pişirmek kolay olsun diye hazırlayıp yerleştirdiğimiz köfteler, bir porsiyonluk yaprak sarmaları, sarılmış börekler , ayıklanmış bamyalar ve fasulyeler beni en derinden yaralayan kayıplarım oldu.
Ben herkesin bu mutlu olma durumunu seviyorum.Çok büyük trajedilerin bile geçip gittiğini görebiliyoruz.Nini dialogues diye bir blog yazarı mesela uçak kazası geçirdi , feci şekilde yandı sonra toparlandı tonla ameliyat oldu hala biraz farklı görünüyor ama yaşıyor ve mutlu.Bu bence herkese bir şekilde ilham veren bir durum.
Herkesin trajedileri var, üzüldüğü şeyler var ama bunlara değil de güzel şeylere odaklanmak daha anlamlı.Sonuçta sosyal medya dışında da ağlak, mutsuz, herşeye mızırdanan insanları sevmiyorum.
Ben mutlu insan görmeyi seviyorum! Mutlu olmayı bilen insan olmak istiyorum.
Sen de öylesin mesela.Arca'nın hastalığı dönemindeki hastane yazıların bile çok eğlenceli:)
Sevgiler.
ayy çok geçmiş olsun...
Yorum Gönder