4 Nisan 2023 Salı

Hafta sonları neden iki gündür?

 Şanslı (!) bir beyaz yakalı olarak Türkiye de dahil olmak üzere hep cumartesileri tatil olan şirketlerde çalıştım. Biliyorum ki, bazı sektörlerde ya da kendi işini yapanlar için  bu durum her zaman geçerli değil ülkemizde. İlker cumartesileri çalışırdı mesela, biz Arca ile baş başa takılırdık, ne güzeldi, hala hatırlıyor ve bazen “babamı satalım birlikte merkeze gidelim pizza gömelim” diyor, bende analık barometresi tavan :))

Ne diyordum, hafta sonları… 


Geçenlerde bir yazı okuyunca, hafta sonlarının neden iki gün olduğuna ayıverdim. Bir gün geçen haftayı unutup resetlenmek için, bir gün önündeki haftaya hazırlanmak için. Böylece hem şarj oluyorsun hem de fazla gevşemeden hop yeni haftaya hazır ediyorsun kendini. Kapitalist düzenin rezil çarkları bunlar bacım, başka bir şey değil! (Hafta sonunun 3 gün olması kanunlaşan ve kısmen uygulanmaya başlayan Belçika’da çalıştığım kurumda durum henüz 2 günlük hafta sonu şeklinde devam ediyor, yani kapitalizme bok atmaya devam edebilirim) 


Yazı, haftanızın iyi geçmesini istiyorsanız, pazar gününden planlayın, hazırlanın diye öğütlüyordu. Hedef kitlesi beyaz yakalı plaza kadını olan bu yazının pazar önerileri arasında tırnaklarınıza oje sürün gibi bir madde görünce hızla başka bir yazıya geçtim, yalan yok.


Yazının içeriğini bir kenara bırakırsak, ana fikrinde yeni bir şey yok aslında, evet on yıllardır, pazar günleri bizim evde hazırlanmakla geçer. 


Hazırlık derken, evde bir hazırlık telaşesinin olduğu hani çocukluğumuzun pazarları gibi pazarlardan bahsediyorum… Öğleden sonraya kadar birileri ziyaret edilse, bir yerlere gidilse bile akşamına mutlaka evde olunan, misafirliğe gidilmeyen ve de misafirlerin gelmediği, banyoların yapıldığı, formaların önlüklerin ütülendiği pazarlar. Parlaiment Sinema kulübü ile bitirdiğimiz pazarlar. Akşam yemeğinde ya balık ya da kahvaltılık olan pazarlar. 


Benzer telaşlar şimdi de var. Ama biraz farklı. Annem çalışmadığı için çocukluğumun pazarlarında haftalık yemek mesaisi olmazdı mesela, nasıl olsa annem hafta içi günlük yemek yapardı. Her akşam da yemekten sonra  “yarın ne pişireyim” sorusu gelirdi, bizim cevap hep İzmir köfte olurdu ama bilirdik, pişirmekten daha zoru ne pişireceğine karar vermek.


Farklı zamanlar farklı dengeler. 


Ben çalıştığıma göre, akşam evde sıcak yemek olsun istiyorsam, (ve de kilomuza dikkat ettiğimiz zamanlar, muhteremin yemek pişirmesi yasaksa) bir gece önceden değil, pazardan planımı yapmalıyım. Sadece planı mı!? Yemeklerden en azından pazartesi salı yenecekleri pişirmeliyim de. 


Ve tabii ki… 


Artık evde bir ergen olduğundan akşam kalanları ertesi günü sefer tasıma koyuveririm gibi bir ihtimal de kalmadığından öğle yemeklerimi pazardan planlamalıyım yoksa pahalı ve kötü ofis kafeteryasına talim! 


Geçenlerde sürekli evden yemek getirebildiğimi fark eden arkadaşlara da dediğim gibi, işin pratik tarafı iyi planlama yapmak ve hazırlık. Ayrıca düzgün birkaç ekipman için ufak bir yatırım. Ekipman derken … Mesela bu bardak bir çorba bardağı, bizim kafeterya yıllar önce bunu uygun fiyata kağıt çorba bardaklarıyla çevreyi kirletmeyelim diye satmaya başlamıştı, aldığımdan insanlar garipsedi ama şimdi evde yemek olmasa bile pazar günü pişirdiğim vicdan çorbası ya da tarhanadan iki kepçe attım mı bir somun ekmekle ya da evden getirdiğim salata ile öğleni mis gibi atlatıyorum. 



Diğer bir yatırımım da iyi kalite saklama kaplarıyla iyi bir çanta.


Saklama kapları sadece sefer tasım değil aynı zamanda pazardan pişirdiğim ve mikrodalgada ısıtılıverecek sebze yemeklerim için buzdolabında az yer kaplayan bir saklama şekli. 



Çanta da, bilgisayarı koyunca sırt çantasında yer kalmadığından elimde taşıdığımda şık duruyor, görsellikten başka pek bir rolü yok. Ama mikrodalga olmasa ofiste pek ala sabahtan evde ısıttığım yemeğin sıcaklığını öğlene kadar muhafaza edebilecek şekilde yapılmış.



Son olarak en şahane ekipmanım… Salata sosu kaplarım, canlarım… 



İşe salata götürüyorsanız sosunu ayrı götürünüz, kalbinizi kırarım. Marullar erir, domatesler pelteleşir, olmaz işte olmaz! Sosu salataya saatler evvelinden boca edemezsiniz! 


Neyse ben en iyisi lunch box’larımı diğer bir deyişle sefer taslarımı ayrı ayrı anlatayım… 

Hem belki evden işe yemek götürenlere ilham olur. 

2 Nisan 2023 Pazar

3N 1ben: İklimine sıçtığımın memleketi özel

 En son güneşi iki hafta önce görmüşüz, blogdaki pazar yazılarımdan birinde gördüm. Güneşi geçtim hadi. Soğuğu da ayrı! Ulen Nisanda 6 derece ne? Mont ne bere ne? Bir yağmur bir hafta boyunca aralıksız yağar mı? yağıyor şerefsizim. İklimine ettiğimin memleketi..

Diye saydırırken köşeyi dönüyorsun, karşına çıkıveriyor. Kulağındaki müziği bile kapatıp karşı kaldırıma geçiyor, dakikalarca izliyorsun, çok güzelsin be manolya çok…



Sabah ağlayarak uyandım, çok gerçek çok absürd ve çok üzücü bir rüya gördüm. Rüyada chopstick ile annemin yaprak sarmalarını yiyen Japonlar da vardı, melek oldukları söylenen gözlerine bakarak sana bütün hüznünü unutturan telepatik genç kadınlar da vardı. Hikaye çok katmanlı, detaya girmeyeceğim, sadece babamı çok net çok canlı görmek “yahu gel de bir duble rakı içelim” gibi tam da onun cümlelerini işitmek çok dokundu. Özlemişsem demek ki… Rüyayı sayfalarca ağlaya ağlaya yazdım, İlkere salya sümük anlattım. Evlere sığamadım bok gibi soğukta sokaklarda kilometrelerce yürüdüm, eve gelip yemek pişirdim, yemek yedim, kahve içtim yok bir içimi bloga döküverem dedim. Bir de aradım babamla konuştum oh ferahladım, içimdeki o kötü his uçtu gitti. 


Öyle işte… 


Dağıtalım konuyu. 


Ne zamandır neler okuduğumdan bahsetmemiştim. Depremden beridir, gündem takip etmekten, kafa dağınıklığından neredeyse tek satır okuyamadığımı hatta kitap dinleyemediğimi fark ettim. Neye elimi atsam bırakıyordum, polisiye denedim, Ahmet Ümit bile sarmadı, düşün yani Kar Kokusu hem de. Klasikler açmadı. Jane Eyre bir daha okumanın zamanı gelmedi mi? Gelmemiş demek ki. Benim gibi okuyamayangillerden birinin Tarık Dursun K “Hasangiller” okuduğunu görünce merak ettim, açtım okudum derken bitiverdi. Ne güzel ne rahat bir dil ne akıcı bir üslup … Bu yaşıma kadar yazarı hiç tanımamış olmak da ne büyük geç kalmışlıkmış. Şimdi Rızabey Ailevi okuyorum, aynı yazardan. Tanrılar Okulu’nu da dinlemeye başladım, bakalım. 



Sosyal medyadan elimi ayağımı iyice çektim. Twitter’da gündem takip edip, Instagram’da boş boş vakit öldürüyorum, sadece takipçi olarak. iki fotoğraf bir yazı koymaya üşendiğimden değil, içimden gelmiyor, başka da bir açıklaması yok. Halbuki yine okuduklarımı paylaştığımda okumayı seven takipçilerle kaynatsak, ne bileyim, bilgi alışverişinde bulunsak yine. Özlemediğimden değil de, aynı tatları alamayacakmışım gibi bir his.


Öyle işte… 


Netflix’te dizi izlemek de, izlediğim tek Türk dizisi Yargı’yı heyecanla beklemek de eski tadı vermez oldu. Yargı’yı birkaç bölüm önce bıraktım. Avrupa Yakası izlemeye başladık. Burhan’lı bölümlere atlaya zıplaya gelivermişiz. Yirmi sene evveline göre daha çok gülüyoruz, gülmeye ne çok ihtiyacımız varmış. Yirmi sene önce Tahsin beye hiç benzemeyen babam şimdi her akşam Tahsin bey karakterinde karşımızda. Hey gidi… 


Geçen hafta Fazıl Say’ın Brüksel’e geleceğini hem de deprem dayanışması için konser vereceğini duyunca koşa koşa gittik. 


Artık Arca akşamları da uzun saatler kendi başına evde kalabiliyor. PS sağ olsun, gıdasını suyunu bıraktık mı, komşulara bile haber vermeden çıkıp gidebiliyoruz. Kocamla ikimize bir özgürlük geldi hemşire, pek mesuduz. Yıllardır katılamadığımız tüm akşam etkinliklerine yelken açmaya hazırız. Yaşasın ergenspor!


Arca demişken Paskalya tatiline girdi, bahar karnesi notları düşmüş olmasına rağmen iyi.  Bölüm seçimi ile ilgili Latine devam etsin derken tüm öğretmenleriyle hemfikir olduğumuzu görmekten memnun olduk. Evet Arca isterse ekonomi bölümü de seçebilirdi ama Latin bölümünün imkanları ve geniş alanı yıllar içinde değişebilecek fikirleri için daha fazla seçenek sunacak, ekonomist olmakla sınırlı kalmayacaktı. Hala netleşmedi, son karar için haziranı bekliyoruz. 


Hayat akıp gidiyor. Bir de bahar geliverse iklimine sıçtığımın memleketine! 


26 Mart 2023 Pazar

Bugünler

 Bugünler çok stresli geçiyor.

İş, yoğunluğu ve zorluğu ile üzerime kabus gibi çöküyor. Yetişememek, yetiştirememek ve kendi kendime “hafta sonu çalışırım” sözleri vermem … sağlıklı değil. Yüzümü stres sivilceleri bastı, iş çıkışı şarap açıp iki kadeh atma bahaneleri yarattım, yok iyi değildim, bugünler bastı bana…

Ne okuyabildim ne yazabildim, ne de Flamanca çalışabildim, kursa gidebildim, öyle işten eve evden işe … Sabah keyifle kalkıyorum, İlker moralimi düzeltecek bir şeyler yapıyor, öğlene varmıyor, geriliyorum… Elimin altında limon kolonyası, ve de olmazsa olmazım papatya çayı.


Kendimi sürekli bir “bana ne iyi gelir” sorusuyla boğduğumu da fark ettim. Ne yapınca iyi gelmişti, hah işte onu yapayım, ne olmuştu da gerginliğimi atmıştım geçenlerde? 


Bu döngüden çıkmak için hafta sonu hızır gibi yetişti. 


Sadece hafta sonu ve tatiller için çalışan kapitalizm kölesi gibi hissetmenin eşiğindeyim, yani sinir krizinin.


Bugünler böyle…


Hafta sonu çalışmama kararı almakla ilk adımı attım. Dün öğlen Arca’nın bahar dönemi sınav haftasının bitişini hamburgercide kutladık. Akşam ergenimizin randevuları vardı, arkadaşının voleybola maçına gidecekti, hamburgeri akşama bırakamazdık. Yolda kaldırımlarda çiçeklenmiş manolyaları görünce sevinç çığlıkları attım, baba oğul kendi halime bıraktılar beni. 



Hamburgerciden sonra yürüyüşe çıkmak için bir sebebim kalorileri yakmaksa diğeri de mahallenin bahçelerinde açmış manolyaları seyretmekti. Sadece manolyalar mı? Kamelyalar da, çan çiçekleri (bluebell) nergisler de açmıştı, bahar gelmiş mis gibi.








Beş kilometre yürümüşüm. 


Yağmura aldırmadım, tempoma da… Merkezdeki dükkanlara girdim, genç reyonlarına bakarken yakaladım kendimi, crop senin neyine? Sen 45’liksin neredeyse… 45! Böyle bir yaş olabilir mi ya? Acaba yirmiliklerin kıyafetlerini giydiğim için komik görünüyor muyum? Ya da kulaklarımdaki müziğe eşlik ederken, dans ederek sokaklarda yürürken görse biri güler mi halime? Bazen öyle göz göze geliyoruz mahalleliyle Bonjour! Diyor gülümsüyorum, henüz kimse cıkcık demediğine göre onlar da sallamıyor. 


Günü, battaniye altında, -nihayet- kitap okuyarak tamamladım, Arca arkadaşının maçına gitmişti, İlker bilgisayarda bir şeylerle uğraşıyordu ve evet huzurlu bir akşamdı.  


Yeni hafta için ne kadar şarj olduğumu bilemeyeceğim ama boğulayazdığım bir haftanın ardından bundan daha iyi cumartesi olamazdı. Şükretmeyelim de ne edelim! 




19 Mart 2023 Pazar

Uğurböceği

Tüm cumartesiyi regl ağrıları ve uyuşukluk içinde geçirdikten sonra pazar sabahı ışıldayan güneşle hayata yeniden döndüm. Kış uykusundan uyanmış gibiyim. 


“Kahramanın sonsuz yolculuğu” benim özelimde iç içe geçmiş sarmallardan mürekkep devcileyin bir döngü. 


Bu döngü sarmalının en küçük yapıtaşı da menstural döngü. 


Dün sabah İlker ve Arcayı maça uğurladıktan sonra sürüne sürüne battaniye altına geri dönerken, kendi kendimi “evet şimdi böyleyim ama akşama kalmaz zıpkın gibi olacağımı biliyorum, biliyorum geçecek” sözleriyle telkin ediyordum.


Döngülerin en teskin edici tarafı bu, ne olursa olsun geçecek, iyi de olsa kötü de olsa geçecek… bunun farkında olunca, görüyorsun ki aslında içinde bulunduğun mücadele sana güç veriyor. 


İster teslimiyet de, ister akışına bırakmak, gece güne, kışlar bahara dönüyor, dallar yeniden çiçeğe duruyor, ve aylardır görmediğin uğurböcekleri yine terasına gelip konuyor. 


Bu sabahtan küçük notlar:

Sabaha sırtımda sabahlık elimde kahve terasta güneşlenmeyle başladım. 

Yol kenarındaki küçük kilisenin çanlarının sesi buraya kadar geliyor, neyse ki çok sürmüyor.

Köpeğini gezdirmeye ya da koşuya çıkanlar dökülmeye başladı.

Ve…

Yalnız değilim.

Benim gibi güneşi selamlayan komşu kediler var ;)



Ve de baharı müjdeleyen uğurböceği, hoşgeldin :)




Nerden aklıma geldiyse, küçük bir not: insanlık tarihindeki ilk takvimin icadını kadınların yapmış olması sizce de mantıklı değil mi? 



18 Mart 2023 Cumartesi

Geçen haftadan

 Geçtiğimiz günleri haftaları yazarak geçirdim. Çoğunlukla defterime ama ara sıra da buralara. Yazıp da yayınlamadıklarımdan bir yazı önüme düşüverdi, geçen hafta sonu yürüyüş sonrası yazmışım. İçimden geçenleri özgürce yazdığım ve paylaştığım bu blog bana öyle iyi geliyor ki… 

Biliyorum ki, kimse okumasa da ben dönüp okuyorum. Ben galiba bu blogu en çok kendim için yazıyorum, nasiplenenlere selam olsun.

Geçen haftadan…


Bu fotoğrafı ara ara açıp bakmak için çektim. Yeşil bana iyi geliyor. Evimizin yakınındaki bu park bana iyi geliyor. Dik patikaları, düzlükte top oynayan çocukları, şehrin içindeki sakinliğini seviyorum. 



Bizim evden buraya mahalle aralarından, ana caddeden ya da yolu iyice uzatıp belediye binalarının arkalarından ulaşabilirsiniz. Hangi rotadan gidersem gideyim, bu parkta bir tur atmadan eve dönmüyorum. 


Bugün son aylardakinden farklı olarak kulaklarımda kitap olmadan yürüdüm. Yüksek tempo, bir saat beş buçuk kilometre, kulaklarımda kuşların cıvıltısı vardı sadece. Bizim evin ergeninin doğumgününü müteakip doğa da hafiften uyanmaya başlar malum, penceremin önündeki kavakların yaprakları filiz vermiş, parkımda çiçeklenmiş bazı ağaçlar ve yolumun üstünde bir manolya karşıladı beni, üzerinde birkaç güne kalmaz açacağını müjdeleyen tomurcuklarıyla. 



Demeter’in sevinci her yerde. Persephone, geldin mi kız yoksa ;)


Ben de kendimi Persephone gibi hissediyorum, ölü toprağı atılmış gibi aylardır kafamı gömdüğüm yerlerden bir umut bir neşe ile baharı karşılamak geliyor içimden. Hiçbir öfkemi bastırmış değilim, belki bir süredir kendimi işle oyalarken kaçmış olabilirim ama hala daha insanın değersizliği üzerinden oluşmuş kültürü kabullenmeye hazır değilim,  yine de tüm bunları içimde bir yerlerde yaşamaya devam ederken ben de yaşamaya, yeşermeye, devam etmek istiyorum, bana iyi gelenin bu yeşermek olduğunu hissediyorum.







14 Mart 2023 Salı

 

bilge der ki...

Kendinizi gülümseyerek savunun, sessizce saldırın ve umursamazlıkla kazanın.

dice el sabio...

defiendete con la sonrisa, ataca con el silencio y vence con la indiferencia.



9 Mart 2023 Perşembe

Emekçi kadınlar günümüz

 Kutlu olsun.

Sizi bilmem ama ben, belirli günler ve haftalar içerisinde en çok kıymet verdiğim bu günü - eh ne de olsa 23 senedir aralıksız kutluyoruım çalışarak… - dibine kadar kutladım.

12 saatlik beyin mıncıklamalı bir mesai ile.


Üstüne 35 dakika durakta beklemeceli filan şahane bir kutlamaydı.

24 Şubat 2023 Cuma

Ondört yaş Arcatomisi : “Of anne yaaa”

 Vaktiyle neşeli yazılar yazardım. Özellikle Arca’nın bıdıklık yılları, onca sıkıntı derde rağmen neşeyle yazacak ne çok şey bulurmuşum, hayret. Ya yaşlandım iyice, “benden geçti” kıvamına geldim ya da hayat iyice boktanlaştı. 

Sıradan hayatımın tatlı telaşelerini anlatmak utandırmasa da - üzgünüm evet ama aldığım nefesten utanmıyorum - gereksizleşiyor, önemsizleşiyor, hatta manasızlaşıyor. 

İnsanız nihayetinde. 

Neredeyse üç haftadır böyle… 

Ama bugün küçük hayatımın tatlı telaşelerinden, küçük mutluluklar çıkarma zaferleriyle avunulan zamanlarından bahsetmek için gelmedim bloguma. Bugün benim küçük hayatımın en büyük en önemli gününü kutlamak ve hatırlamak için geldim. Ve not düşmek için… on dördüncü analık yıldönümümü dolayısıyla ergenim Arca’nın doğumgünü. 

5 Şubat 2023 Pazar

Kendi memleketini tanıyamamak üzerine

 Geçtiğimiz haftalarda birkaç gün İstanbul’daydım. İş için. Yarım gün Hendek sonrası Anadolu yakası, yani aslında İstanbul sayılır mı bilmiyorum. Bizim zamanımızda Anadolu yakası İstanbuldan sayılmazdı.

İstanbul’da okumam, annem için ne kadar endişe kaynağı olduysa babam için de o kadar gurur kaynağı olmuştu. Annem benim okula başladığım yaşta evlenip başka şehre taşınmış, üst üste iki çocuk doğurmuş, ben kıçı kırık bir okulda mı okuyamayacağım, diyor, endişesini bir türlü anlayamıyordum. Öte yandan babamın gururunu da bir o kadar anlayabiliyordum. Oralar, Beyoğlu, Beşiktaş babamın onbir yaşında tahta bavulla bir başına ayak bastığı şehrin yıllarını geçireceği semtleriydi, benimle kırk sene sonra o semtleri yeniden yaşıyordu. Hatırladığı kravatsız çıkılmayan Beyoğlu’nu şimdi görse kanımca oturur ağlar zira 90’ların sonunda bile özlemini çektiği Beyoğlu bambaşka bir yer olmuştu. 

Cumartesi yazısı, diyet öncesi demlenmeler

 Bugün blog yazmak için üçüncü girişimim içindeyim. Öncekilerin her birinden ağzımın payını aldığım için bundan da umutlu değilim ama işte bakacağız.

Sabah… 

Nefis bir yağmura uyandık. Hafta sonu için bundan daha güzel bir başlangıç düşünemiyorum. Kahvemi aldım sabahlığımla terasa çıktım ve yüzümü gökyüzüne çevirdim, yüzümü yağmur yıkadı. Ablamların bir haftalık ziyaretlerinin sona ermesi bile neşemi kaçıramaz çünkü burda oldukları süre içinde biriktirdiğimiz anılar, kahkahalar, kimseden daha yakın olamayacağımı bildiğim birinin yanında olması hissi o kadar güzeldi ki, ancak şükredebilirim. İyi ki geldiler ve fakat her şey gibi bunun da sonu geldi. 

21 Ocak 2023 Cumartesi

Okumalara doyamamak

Geçen haftaydı…

Baktım yağmurun dineceği yok, baktım, bizim evin pipilileri öğlenden başladılar maç izlemeye, bastım çıktım dışarı. En favori parkım, kuvvetli rüzgar sebebi ve emniyet kaygısıyla kapatılmıştı. Ben de güzergahımı değiştirdim, mahalle aralarında yeni evler yeni dükkanlar, semtler keşfetmeye yöneldim. Bariz bir düzenleme dikkatimi çekti, tepelerde büyük bahçeli, çok pahalı olduğu her halinden belli evler göze çarparken, tren istasyonu ve tramvay duraklarına yakın sokaklar görece küçük, bitişik nizam sıra evlerden oluşuyor. Merkez cadde ise dükkan üstü evlerle dolu. Vaktiyle esnaf altta dükkanı üstte dairesi şeklinde yaşarmış buralarda. Gelenek devam ettirilmiyor, üst evler daire daire bölünüp kiralanıyormuş şimdilerde. 

Böyle böyle yağmur altında sekiz kilometre yürümüşüm. 

14 Ocak 2023 Cumartesi

Söz büyüdür, dil büyülü bir şeydir ;)

Saatlerdir durmaksızın yağan yağmur yüzünden, açık havada yürüyüş yapma planımı erteleyip duruyorum. Evde yapılacak dünya kadar iş varken (duş temizliği, ayakkabı dolabı düzenlemesi, blog yazmak :) ) yürümek de ne? İşte tam da bu yüzden yürüyüşe çıkmalıyım bence. Çünkü bana yürümek ve açık hava iyi geliyor. 

İki gündür departmanla takım çalışması adı altında Durbuy’deydik. Akşam yemek içmek, sabah toplantı yapmak ve doğa yürüyüşü ile kapanış. Yağmur çamur ve türlü mücadeleler (kalçayı kırmayalım, kaymayalım mücadele bu yani :))) bana müthiş bir enerji verdi. Hatta inanmazsın aklım daha iyi çalıştı, çalışanların yararına diye anlatılanlardan bir türlü “şirkete ne faydası var”ı çıkaramamışken bir anda tüm meseleyi çözdüm mesela. 

5 Ocak 2023 Perşembe

Yorumlara cevaplar

Teknoloji özürlü müyüm yoksa bir ayarları yanlış mı yapıyorum bilmiyorum ama bilgisayardan yorum girebiliyorken ve tüm yorumları cevaplayabiliyorken Ipad veya telefondan hiçbir şekilde yorum yazamıyorum, ne kendi bloguma ne de başkalarına. Yoksa ben her bloga girdiğimde sağ yandaki blog listemdeki bütün yazıları okuyorum ama yorum yazamıyorum, lanet! 

Demokrasilerde çare tükenmez. Pragmatik yaklaşımda dünya markası bendeniz yeliz geçen yazıya yorumların cevaplarını post olarak giriyorum. Oh!

Baştan başlıyorum;

@terspabuclar : harika bir temenni. 45 de olsak 85 de içimizdeki çocuk hep bizimle olsun, şefkatimizle sarmalayalım onu sevgiyle :)

@pelinpembesi : Yaşlanmak diye bir şey var ve ben son beş yıldır fiziksel olarak çok hissediyorum, artık inkar edemeyeceğim kaçamayacağım şekilde her tarafımdan belli oluyor ama ne yapacağız farkında olacağız ve kendimizi seveceğiz.

@ahu : Canım Ahu erkeklerin bizim kadar hızlı hissetmediklerini düşünüyorum. Baksan ilkerle aynı yaştayız çoğu insan onu daha yaşlı sanıyor ama o tüm o kilolara saçlarda beyazlara rağmen benim gibi hissetmiyor.

@Sadece C. : Canım Ceren. Ne güzel kitaptır Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e mektuplar. Şimdi sen yazınca açtım birkaç mektup okudum :) birden aklıma geldi acaba Leyla’dan Tezer’e mektuplara ne oldu, hiç yayınlandı mı? Tezer’in “yeryüzüne dayanabilmek için” kitabını da oku mutlaka yani okumadıysan. Dün Brükselin çok eski bir semtinden geçerken benzer bir şeyi düşündüm, 50 yıl önce de hatta 100 yıl önce de buralar hep böyleydi gibi, sanki değişmiyor, belki şehrin dokusu hiç değiştirilmediği içindir.

@Sibel : Bak doğru o hafiflik bende de var. Kendimi daha özgür hissediyorum hatta biraz daha gevşeyiversem görüntüme bile takmayacağım :) Güzel 45 yaşlarımız olsun :)




4 Ocak 2023 Çarşamba

“Bir sal yahu!”

 Bugün artık birbirimize iyi seneler dilemeyi bıraktığımız gün olsun mu? 


Kendime yılbaşının üzerine dört gün daha izin verdim. Hiç öyle “aman zaten kimseler gelmeyecek işler yavaş olacak, izinlerim cebimde kalsın, ofiste yayarım” hesapları yapmadım, aldım iznimi sadece kendim için, sadece kafa dinlemek için. Ve dinlenmek için. 

24 Aralık 2022 Cumartesi

Bugün

Demiş miydim, ben buralarda hasta yatar iken İlker de İzmirlerde şifayı kaptı diye? Kaptı da akabinde geldi diye? Demediysem de öğrendiniz hayırlı olsun. Geldi beraber karşılıklı iki kanepede nalları diktik yattık. Hatta ben geçen pazar gününün tamamını uyuyarak geçirdim. Ben böyle virüsün taaa…

Ama geçti bitti, an itibariyle makarna için domates sosum tencerede tıkırdarken, tüm gün yıkadığım çamaşırlar kururken, evin pipilileri maç izlerken ve tüm ülke noel kutlarken şarabımı açtım, tanıdığım hristiyan arkadaşlara noel kutlama mesajlarımı yazdım, bloguma sığınıyorum. Canım blog seni özledim. Yazmayı özledim aslında. Tatlı tatlı yazmayı özledim. 

Bir gün bir evim olacak, bir manzaraya - orman göl veya deniz olabilir ama bence deniz olsun çünkü manzaraların en güzelidir deniz - bakan pencerenin önünde bir yazı masam olacak, o manzaraya bakarken yazacağım, saatlerce günlerce… 

16 Aralık 2022 Cuma

3N bir ben Aralık özel hastalık sayısı

 Ufaktan boğazım gıcıklandığında sadece üşüttüm diye düşünmek ne kadar büyük bir gafletse, başıma bunların geleceğini bilmeden sadece içimiz ısınsın diye koca bir tencere tavuk suyuna çorba pişirmek de o kadar büyük isabet olmuş. Noel pazarında sıcak şarapları ılık ılık boğazımdan geçirirken bunların hiçbirinin farkında değildim. Hem tramvaya binerken maske takmaya geri dönmüştüm, bana ne olabilirdi ki?

12 Aralık 2022 Pazartesi

Karşı konulamaz bir yazma isteği ile uyanmalar vol.3: “ Kendini iyileştirme işi nasıl yapılır?”

 Nerde kalmıştık?

Noel pazarında. Döndüm. Ben sadece sosisli ve sıcak şarapla yetirken Arca sosisli, empanada, souvulaki , iki sıcak çikolata ve waffle ile doymak bilmeyen ergenliğin tüm gereklerini yerine getirdi. Kusmadan eve gelmemiz büyük başarı. 



Şimdi matematik çalışıyor, az sonra yılbaşı ağacının süslerini takacak. 

Son zamanlarda okuduğum ve mutlaka yazmam lazım dediğim kitapta. 

Karşı konulamaz bir yazma isteği ile uyanmalar vol.2 : x y z kuşaklar ve daha fazlası

 *** önceki yazıdan devam ***

Yemekten bahsetmek karnımı acıktırdı. Aç olduğum fakat ne yemek istediğime karar veremediğim zamanlarda, ya tuzlayıp biberlediğim zeytinyağına ekmek banarım ya da sahanda yumurtaya. Bugün ikincisini tercih ettim. 

Karar vermek benim için diğerlerine göre hep çok uzun süren bir eylem olmuştur. Kişilikle alakalı, yanlış karar verme korkusuyla… 

Karşı konulamaz bir yazma isteği ile uyanmalar vol.1

 Pazar sabahı 11 aralık. Yalnız uyandım. İçimde karşı konulamaz bir yazma isteğiyle. 

Ne yazacağımı, neler neler yazacağımı biliyorum zira haftalardır biriktiriyorum. Kendimle sohbet ettiğim zamanlarda - evet bence ben çok iyi bir dinleyiciyim ve hayır, deli değilim - “ben bunu blogda yazsam ya” dediğim onlarca konu var. 


Beni bir türlü rahat bırakmayan zihnimi ancak yazarak huzura erdirebilirim. Yani hayır, rüyamda görmedim, sadece bugün ihtiyacım olan yazmak.


Bugün neye ihtiyacım var?” 

20 Kasım 2022 Pazar

Demiştim ki; “ oha lan ne bok soğuk! Yaşanır mı lan burda!”

 Bugün cumartesi

Hayatın içine küfreder gibi bir soğuk var

Sabah saatlerinde bu gerçekle hiçbir alıp veremediğim yoktu. Dedim ki, zaten hafta başından bizim evin pipililerine demişim “başınızın çaresine bakın, ben flamanca sınavına ve işteki sunuma çalışacağım, yoğum bu hafta sonu n’aparsanız yapın!” 


Ders çalışacağım. Evden çıkmayacağım!


Bunlar maça gitti.