Yazılar posta kutuna gelsin mi?

12 Ağustos 2016 Cuma

Çocukluğum

"Sanatçının Yolu" kitabı daha doğrusu kitabın en baba görevi olan sabah sayfaları sayesinde kendimle ilgili hiç bilmediğim noktalara ulaşıyorum. Genel olarak ruh halim çelişkili. Yani sürekli bir ikilemdeyim. Şöyle olsun ama böyle mi olsun. Analizden beynim mıncıklandı.

Daha fenası ortaya çıkardığım bazı düşüncelerimden utandığımı itiraf etmem gerekir. Olumlu baktığımı sandığım, ya da en azından olumsuz düşünmemeye çalıştığım birçok şeyde aslında çok kötü fikirlere sahip olduğum yazarken ortaya çıkıyor. Hayır, asla burada anlatmam, herkesin bir özeli var, o kadar da değil:)

Kendimle ilgili hoşlanmadıklarım kadar hatta daha fazla sevdiğim şeyler var. Özellikle çocuklukla ilgili. Geçen haftanın görevlerinden biri 8 yaşındaki halimizle ilgili sevdiğimiz şeylerdi. Ne çok madde yazdım listeye inanamazsın.



Çok ama çok hareketli bir çocuktum, hani yerinde duramayanlardan. Mağazalarda sürekli kaybolarak, bıraktıkları yerde bulunan ablamdan sonra büyük bir adrenalin kaynağı olarak anne babama tarifi imkansız duygular yaşattığımı çok net hatırlıyorum mesela. Ben unutsam onlar hatırlatır zaten, kıyamam otuz sene sonra hala anlatırlar.

Bu hareketliliğimi seviyordum.

Arca kadardım ve bisiklet tepesinde saatlerce yeni yerler keşfetmek en sevdiğim oyunlardan biriydi. Geçen çizgi filmin başından ayrılamayan Arca'ya resmen yalvardım, gel biraz bisiklet keşfi yapalım, diye. Önce direndi, sonra tüm o yeni sokaklardan müthiş etkilendi. Arabayla ya da yürüyerek bu keşfetme heyecanını yakalayamazsın.

Birkaç hafta önceydi, annemlerin yazlığında çocukluk arkadaşımla rastlaştık, bizde oturduk biraz sohbet ettik. Yasemin'le 6-7 yaşlarından beri arkadaşız. Blogdan bahsederken, sen zaten çocukken de böyle okur yazar oynardın deyince, hatırlayıverdim. Evet ya, biz Yasemin, ben ve Ebru, piyes yazar, dans tasarlar, sonra da sahnelerdik. Bunun için de ailelerden ve sitenin diğer çocuklarından bilet parası toplardık. En keyfili tarafı bütün yaz akşam üzeri saatlerindeki hazırlık sürecimizdi. İnşaat halindeki evler - ki o zamanlar yeni yeni gelişen muhitte çok sayıda inşaat vardı -  buluşma mekanımızdı. Hazırlıkları çok ciddiye aldığımızı hatırlıyorum.  Site iyice kalabalıklaşıp ve biz de büyümeye başlayınca tüm o gösteriler de yerini doğum günü partilerine bıraktı.

Sahne deyince, aklıma geldi. Anneannemlerin bağı çocukluğumuzun en neşeli anılarını bize yaşatan mekandı. İki göz oda, bir mutfak ve bir avludan oluşan bağ damı, uçsuz bucaksız zeytinlik-bağ-bahçe sonsuz bir oyun alanıydı. Elektrik bile olmadığı o yıllar, tek eğlencemiz ayçiçeklerinin koca kafalarından yediğimiz çiğdemler ve kahkaha dolu sohbetlerdi. Bir de benim taklitlerim. Bağ damlarında gardırop olmaz, yüklük vardır, yatağını yorganını yüklüğe koyarsın, bir de perde çektin mi, birkaç basamak kadar yüksekte bir dolap oluverir sana. İşte o yüklük benim sahnemdi. Sineklik olarak kullanılan eski tül perde tuvaletim, annemin fön fırçası mikrofonum. Berbat sesimle Emel Sayın Ajda Pekkan taklitleri yapardım. Seyircim eksik olmazdı.

Çocukluğumla ilgili gülümseyerek hatırladığım ve çok sevdiğim bir şey de, hayal gücümün sonsuzluğuydu. O bahsettiğim tül perdeyi sırtıma geçirerek bir prensese dönüşür, üzüm toplayan işçilerin şaşkın bakışları arasında bağ damının arkasındaki sergi yerinin bir ucundan bir ucuna, halkımı selamlayarak süzülürdüm. Benim için son derece doğaldı. Üzüm sermek, zeytin ağaçlarına tırmanmak, kümesten yumurta almak, kakamızı bağın tenhalarında yapıp tuvalet kağıdı olarak kopardığımız asma yapraklarını kullanmak ne kadar doğalsa, oyun da o kadar doğaldı. Halbuki şimdi o sıradan zamanların özlemi içindeyiz.

Her şey bir yana çocukluğumla ilgili en sevdiğim şey; bir geçmişimin olmaması... Bizler, yetişkinler, bizlerin geçmişi var, anıları kadar pişmanlıkları, yaşanmışlıkları kadar hesaplaşmaları var. Fakat bir çocuğun elindeki tek şey bu an ve belki de masumiyetlerinin en temel sebebi bu...

Not:
Bu yazıyı yazdığım gece, Sıla bizimle bir video paylaşmıştı, TED konuşmasını. Tam gözlerim kapanırken gördüm mesajı ve hemen izledim. O anki hislerimle o kadar örtüştü ki, siz de izleyin istedim. İşte Düş Zamanı Masalcısı, işte bize Kurtlarla Koşan Kadınlar'daki her bir masalı tüylerimizi diken diken eden bir performansla anlatan, bizi, kitap kulübündeki kadınları birbirine bağlayan pek çok bağdan birini ilmek ilmek ören Sıla Topçam (Akdeniz idi ama ne denir, dünün hakikati, bugünün hakikati olmayabilir ;) )

7 yorum:

  1. Deep sayesinde keşfettim blogunu ve hemen takibe aldım (: İyi ki de keşfetmişim. Yazılarını okudum ve çok beğendim çok güzel yazıyorsuun ^-^

    YanıtlaSil
  2. gördün de miii son yazısımııı :)

    YanıtlaSil
  3. Çocuk olmak, anı yaşamak güzeldi. Büyüdükçe kirlendi dünyamı galiba:( Kalemine sağlık... Sevgiler...

    YanıtlaSil
  4. sanatçının yolu, okuycam, çok iyi bilgi oldu bu. çocukluk ne tatlı tabii yaa, senin de öyleymiş, ben hep çocukluğumu düşünürüm, bir de diyorum ki zaten büyümemeli, yetişkinler çok kötü insanlar. büyümeyi reddetmeli, kim ne derse desin :)

    YanıtlaSil
  5. kuraklık iyi bişiymiş de mii. yaratma cesareti ni de oku mutlakaa :)

    YanıtlaSil
  6. Ne kadar güzel yazmışsınız, çocukken hatırlanacak bir geçmiş yok, dert yok tasa yok. Hayat bambaşka güzel. Videoyu da izledim çok beğendim.
    Ben de Deep sayesinde tanıdım bu güzel bloğunuzu ve yazılarınızı. İlginizi çekerse benim bloğuma da her zaman davetlisiniz.
    Sevgiler.

    YanıtlaSil
  7. "çocukluğumla ilgili en sevdiğim şey; bir geçmişimin olmaması"
    Bu okadar güzel bir söz ki aynı zamanda acı çünkü yetişkinlerin bir geçmişi oluyor ve anı yaşayabildiğimiz tek zaman dilimi çocukluk galiba.

    YanıtlaSil