Yazılar posta kutuna gelsin mi?

10 Eylül 2016 Cumartesi

Kışlık domates yapımı

Geçiş mevsimlerinin insan metabolizması üzerinde bir araştırması yapıldı mı acaba?
Sizi bilmem ama bana müthiş bir enerji veriyor. Özellikle sonbahar başlangıcı. Yazın rehavetini bir düzen telaşıyla üzerimden attığımı fark ediyorum. Deliler gibi planlar projeler ve daha iyisi, hayata geçiriliyorlar…

Mesela kışlık domates.

Hemen her evin kendine göre bir kışlık hazırlığı vardır, bizimkinin en önemlisi domates. Geçen yıl deep freeze’in fişini çekip de bezelyeleri telef edince çok her açılmıştı, kavanozla uğraşmamıştım. Küp kestiğim domatesleri buzdolabı poşetlerine, onları da deepfreeze’e koyuvermiştim. Bu yıl çok şükür öyle fiş çekme geri zekalılığı yapmadım. Dolayısıyla kavanoza geri döndük. Niyetim önümüzdeki bayram tatilinde bir günü bu işe ayırmaktı ama hafta sonu İzmir’de kalmaya karar verince, maaile derhal organize olduk.

Cumartesi tüm ev temizledi, zira bir önceki hafta dolaplar indirilip her yer düzenlendikten sonra inen tozun bir şekilde bertaraf edilmesi, geçen haftadan ertelenen duş temizliğinin hijyen kuralları gereği artık yapılması gerekiyordu. Arada Arca ile spora bile gittik. Evet, enerji tavan farkındayım. Akşama doğru balkonda bir keyif birası içince sızmışım…  


Pazar sabahı, kahvaltıyı evde yapmadık, birkaç boyoz poğaça, sonra doğru Pazar. İzmir’de pazara yaz başından beri gitmemiştik, Üçkuyular pazaryerinin yeni yerinden haberimiz bile yok. Otoban viyadüğünün altına almışlar. Tamamen kaldırılmamasına şükretmek mi gerek, park yerinden ulaşımına her bakımdan avantajlı eski yerinin AVM rant zihniyetine peşkeş çekilmiş olmasına küfretmeli mi bilemedim. Var ya o İstinyepark AVM’sini de havaalanından Çeşme’ye geçecek İstanbullular için yapmıyorlarsa ne olayım! Yoksa bizim neyimize gerek adını telaffuz edemediğimiz marka isimleri?

Bu İzmir merakından da pek haz etmiyorum laf aramızda. Gayrimenkul fiyatları şişiyor, gereksiz AVM’ler yapılıyor… Ne diye hemen havaya giriyorsun deme, ben İstanbul’da iken billboardlarda “İzmir’de spora doyarsın, İzmir’e doyamazsın, İzmir’e gel” ilanını gördüm, o yüzden diyorum.. Gel, gel de sömürmeye gelme, geleceksen istihdamınla gel, üretiminle gel, kalkındırmanla gel… Yoksa gelmiş burayı da yolunla, AVM ve sitelerinle İstanbul’a benzetmişsin, ne anladım o işten.

Pazaryerine dönelim. Dön dolaş biraz kafayı sıyırdık. Neden? Çünkü ben pazarcı abilerimi, amcalarımı bulamadım, kafayı yiyeceğim. Hiçbiri tanıdık gelmiyor, olacak iş değil. Demek tezgahların yerine göre bellemişim. Ne Urlalı amca var, ne Göztepeli abi, hah sonunda Akhisarlı domatesçiyi bulduk ona sorduk. Hemen tarif etti benim tezgahlarımı. Ay var ya boynuna sarılacaktım. Pazarcının tamamında aynı şikayet var, dört hafta olmuş buraya taşınalı fakat henüz park yeri ayarlanamamış. Onun dışında şükür diyorlar, eh ekmekleri tabii. Üstelik ben biliyorum, ne zor elde ettiler bu yeri. Şükür elbet cümlemize… Fakat bizim için de park yeri zor oldu. Bir de ben eskisine metroyla gidiyordum, şahane oluyordu. Buraya durak uzak. Neyse bakalım, alışacağız bir şekilde.

Biz böyle sohbet muhabbet, ablamlara rastlayıp iki lafın belini kırmak, üç tur, iki defa arabaya erzak taşımak filan derken iki saatte ancak çıkmışız pazardan.

Domatesleri umumiyetle armutlardan alırım, hem ucuz hem yapımı kolay diye. Fakat Urlalı amca, yapma dedi. Salçamı bile tarla domatından yaparım, armutları boş ver, onların genetiğiyle filan oynuyor, gel sen tarladan yap, dedi. Kısmen dinledim, bir kısmını Çanakkale tarla domatlarından aldım. Bir dahakine tamamını alacağım sanırım, zira pişerken ki kokusu evin atmosferini sarhoş etti şerefsizim!

Bu sene bir gazla dört kilo da kırmızı biber aldık. Közlüyorum ve küçük paketler halinde buzluğa atıyorum, konserveye bin basar!

Eve geldiğimizde, hemen işe girişmedim. Ön hazırlık ve plan işin en sevdiğim kısmı ve bence kaos yaşamak istemiyorsan şart! Öncelikle kahvemi koydum, allah zihin açıklığı versin, sonra mısırları düdüklü tencereyle ocağa koydum. Yemek filan yapacak değiliz öğlene, mısırdı, havuçtu, meyveydi, gıdamız budur. Sonra kahvemi içerken ufak ufak aldıklarımızı yerleştirdim ki yer açılsın. Arca bulaşık makinasına kavanozları yerleştirirken ben domatesleri lavaboya yıkansın diye koymuştum çoktan. Arca’nın diğer görevi de domatesleri iyice yıkamak. Hayır, tabii ki anasının hayrına yapmıyor, belli bir ücret karşılığı bütün söylediğim işleri yapmaya söz verdi. Zira o uzay mekiği legoyu alabilmek için para biriktirmesi gerek.

Domatesler yıkanırken iki orta boy tencereye sıcak su koydum. Yıkanan domatlar popolarından artı şeklinde çizilerek kaynar suya atılır, bir süre beklettikten sonra soğuk su dolu başka bir kaba aktarılınca kabukları kolayca soyuluyor. İşte tam bu noktada buzluğa atılacak barbunyalar ayıklamakta olan muhterem devreye girdi. Soyma ve doğrama işlemleri başladı, tabii ki domates kokusu da yayılmaya… Arca bir ara dayanamayıp domatesleri dişleyecekti. Havuç ve mısırla ilgisini dağıttık.


Düzen tıkır tıkır işliyordu.
Domatesleri yıka – Arca
Popolarından artı şeklinde kes, kaynar suya sok çıkar, soğuk suya gönder – Yeliz
Soy, doğra, kaynat – Yeliz & İlker
Temizlenmiş kavanozlara bir iki parmak boşluk kalacak şekilde domatesleri koy – İlker
Bir tarafta kaynar suda beklettiğin kapakları kapat – Yeliz
Sık kapağı iyice hop ters çevir – İlker
Ve.. bitti.
Bunu 4 tur, 32 kilo domates ve 48 kavanoz boyunca yaptık.

Akşama kadar, az konuşarak, ahenk içinde çalıştık.
Yorucu olduğu kadar dinlendirici bir uğraş mutfak.
Birlikte yapmak ise eğlenceli ve keyifli.

Fırında közlediğimiz biberleri İlker’le karşılıklı oturmuş soyarken, “biz bu gazla seneye salçayla tarhana da yaparız” dedik, yüzümüzde yorgun ama keyifli gülümsemeyle…

Vallaha yer cücesi ile muhterem olaya dahil olduğu sürece her şeyi yapabilirim.


Siz bu satırları okuyup amma iş yapmışsınız diye düşünürken ben yazlıkta ayağımı uzatıp dinleniyor olacağım… Şimdiden herkese iyi bayramlar, keyifli tatiller… 

1 yorum: