Y: e Arca güzel kızlar var mı yeni okulda?
A: bilmem
Y: nasıl bilmem?
Bugün Arca, yeşil sahalardan uzak kalmasının tesellisini takımının maçını izlemekte bulmak isteyince, kırmadım evladımı, maça götürdüm. Kendi oğlum oynarken izliyorum da, öbür veletleri izleyecek değildim, ergenimi bıraktım, yürüyüşe çıktım.
İlkerle çıktığımız yürüyüşlerden farklı olarak tempom epey düşük, çevreye farkındalığım epey yüksekti. Durup çiçeklere konan kelebekleri izledim hatta fotoğraflarını çektim.
Evlerin arasından usulca akan bir kanalın kenarında popolarını titreterek yüzen ördekleri seyrettim.
Evlerin bazıları cadılar bayramı konseptine giriş yapmış, balkabakları sergiye çıkarılmıştı.
Parkta bir banka oturduğumda o kadar sessizdi ki, gözlerimi kapatıp yüzümü yaprakların arasından sızan güneşe döndüğümde, düşen yaprakların sesini duyabiliyordum.
Birkaç ağaç gövdesini de okşamış olabilirim. Evet bunlar İlkerle spor maksatlı yürüyüşlerimizde asla müsaade edilmeyen hareketler hazır yalnızken tadını çıkaralım;)
Yalnızken tadını çıkardığım bir başka şey de salonda kitap okumak. Kimse ilişmiyor, kimse zırt pırt araya girmiyor. Kitabıma ara verdiğim tek zaman Arca’nın ara sıra odasından gelip bir şey sorması ya da benim kalkıp çayımı tazelemem…
Çok şahane bir kitaba başladım. İzmir’den getirdiklerimden, Klara ile Güneş. Kazuo Ishiguro dehası. Biraz daha okudukça paylaşırım, daha ilk elli sayfada şimdilik muhteşem diyebilirim;)
Havada ilkbahar tadı var, hani ısınıvermiş bir nisan günü gibi ama takvimler 18 eylülü gösteriyor.
Güneş ılık, kuşlar ötüyor nefis bir esinti… tadını çıkarmak lazım zira bunun gibi birkaç gün daha ama sonrası güz sonrası kış.
Senede birkaç defa başıma gelen boyun tutulmasından muzdarip olduğum için hiç neşem yok.
Bu hafta her gün bir kalp çarpıntısı bir gerginlik.
Pazartesi, Arca sınavının olduğunu unutmuş mal gibi gitmiş derse ve tabii sınav başarısız. Ergen talks vol.7482828 neyse ki akşam kitap kulübü vardı. Çayımı koydum, tütsülerimi yaktım, sohbetle gerginliğimden kurtuldum.
Salı malum tanker devrilmesi…(iki post evvel)
Aşı karşıtı cahille, entelektüellerle, aşı ayrımcısı miiliyetçi tiplerle karşılaşmıştım da, bir doktor ile hiç karşılaşmamıştım, bugüne kadar. Ve bugün gerçekten Arca’yı doktora götürenin ben olduğuma sevindim, zira İlker adama dalardı.
Efendim olay şöyle cereyan etti.
Her şey akşamüzeri gelmesi gereken saati on dakika kadar geçince bana mesaj atmasıyla başladı; otobüsteydi, trafik ilerlemiyordu. Kaza olmuştur dedim, Arca Brüksel’in trafiğinin kirli yüzüyle tanışıyordu. Olsundu, hepsi hayata dair.
Aksi gibi antrenmanı vardı. Yani 17:30’a kadar gelmeliydi ki yetişelim.
Muhteremsiz hayatı tecrübe ediyorum ve bunu, bu blogu okuyanlar biliyor, tekrara düşmeyelim, bilmeyenler son birkaç yazıya yönlenlenebilir. Sonra geri dönün ama :)
Ofise gitmeler haftada üçe çıkarıldı ama kaytarıyorum ben. Evet resmen kaytarıyorum. Eğer yüz yüze görüşmem, bir onay filan almam gerekmiyorsa, evde çalışıyorum, şimdilik geleceksin diye direten yok. İyi böyle aman şşşş....
İkinci posta çamaşırı makinaya atma ile çarşafları değiştirme arasında bir yerlere sıkıştırdığım kahve molamda düşünüyorum: en son ne zaman başka biri evimi temizledi? Dört yıl olmuş. Gerçi şimdi de yerleri robota temizletiyorsun diyebilirsiniz ama aynı şey değil. Robot sadece senin layıkıyla organize ettiğin açık alandaki tozları topluyor ve sana çamaşır yıkayıp çarşaf değiştireceğin zamanı kazandırıyor. Teşekkürler teknoloji. Ve verimli sistem kurma konusundaki becerime de bir alkış, zira sen evini adamakıllı organize etmezsen o robot o evi nah temizler!
Ben her hafta eve çalışmaya gelen kişiden bahsediyorum. Bunun nasıl bir lüks ve ne rahatlatıcı bir his olduğunu unutmuşum. Zira dağınıklık ve pislik konusunda son derece rahat bir insana göre tertemiz bir eve girmeye, temiz çarşaflara yatmaya, tozsuz bir masada çalışmaya bayılırım! Ve yaşlamdıkça fark ediyorum ki, daha çabuk yoruluyorum, gerçekten yardıma ihtiyacım var.
Gerçi itiraf edeyim, muhterem varken yalapşap yaptığım temizlik ve günü kurtaran düzen çok koymazdı, ne de olsa yemek yapma işinin yarısı ile alışveriş ve Arca’nın dersleri/ders dışı etkinlerinin tamamı kendisinin sorumluluğundaydı(boşuna blog köşelerinden muhterem evine dön diye yakarmıyorum!) ve muhtemelen bu yardım ihtiyacı ortadan kalkacak ama işte şu an hissiyat böyle…
Bir de şu var, ben insan sevmiyorum. Gerçekten sevmiyorum, eve gelecek temizlik yapcak filan… çoğu zaman bana yük gibi geliyor. Buradaki temizlik hizmetinin pahalılığını anlatmama gerek yok sanırım.
Neyse işte ben gidem de oğluna sucuklu yumurta yapam, ergeni doyuram.
Daha çok iş var! Hafta sonu hedefleri listem kabarık. Hadi bana eyvallah, kahvem de bitti zaten:)
Friends sever misiniz? Ben çok severim, İlk bölümünde Rachel der ki, "if I can make coffee, there isn't anything I can't do!"
Son birkaç haftadır, kendimi bu şekilde kutluyorum:
An itibariyle nefesimi düzenlemeye çalışıyorum zira 4 kat merdiven çıktım, asansör bozuk! Evet doğru, yarına bırakabilirdim ama iki günlük sadeleşmemi taçlandıracak "çöpe atma" seremonisini de gerçekleştirmeseydim, tam sadeleşmiş olmayacaktım. O çöp torbaları koridorda atılmayı bekleyecek olsalardı, benim içim ferahlayamacaktı. İyi oldu.
Bana bu aralar bir geldiler ki sorma! Sağlı sollu basıyorlar. Regl öncesi hormonlar mıdır, bahar havasından mıdır yoksa muhteremi İzmir'e yolcu edeceğimin travması mıdır... nedir, her şeyi temizleme düzenleme manyaklığı üzerimde... Sırf ev değil ha, ofisteki depo/showroom gibi bir yer var, bütün yaz dandini olmuş. Bir dalmışım, allah seni inandırsın cillop gibi yaptım. Gerçi klimaları o gazla indirip kaldırıp monte etmeye tek başıma kasmasam da genç arkadaşlarımdan destek alsam daha iyi olabilirdi ama neyse, tertemiz oldu, kanatlarımdan et kırılmaları kaldı sadece, o kadar olur, kondüsyonsuzluk.
Bak işte bu dört kat merdiven çıkmanın akabindeki tık
#spaghetticarbonara
Ama konumuz yemek değil, tarifi hiç değil. Lakin #muhteremmutfakta olduğu için, iki diş sarımsak soymaktan gayrı bir katkım olmamıştır.
Eve dönüş
Özlemişim
Neyini özledin diyecek olursan…
Sakinliğini, serinliğini, evimi, işimi, pek tabii Belçika biralarımı veee kocamı :))))
Ay vallahi kocamı özledim. Ayol tatile çıktık, kocamdan çok anasını gördüm, allahtan kaynana gelin muhabbetimiz yoktur, şükocuğum 25 senedir, hala benim arkadaşımın annesidir, çok iyi anlaşırız, sohbetimiz baldır. Lakin insan yine de kocasını özlüyor.
Kocamla, bir ben bir o, arkadaşlarımızla bekar takıldık. Bir tadilat işi aldıydı, şantiyeden çıkamadı. Ben de söylemesi ayıp hep deniz kum güneş… uzun lafın kısası buluşmamız ortak arkadaşlarımızla rakı sofralarından öteye gitmedi.
Canımız sağ olsun.
Evet tabii ki kiloları aldık ama n’apalım içimize sinsin …
Petunya kokularını da özlemişim, şimdi bana yandan yandan esintili kokusu geliyor, nasıl da güzel…
Ama biliyor musun İzmir’de de kokularım vardı benim: incir ağacının çocukluğumun bağlarını hatırlatan, çam iğne yapraklarının güneşin altındaki sıcak kokusunu anımsatan, plaj havlularına sinen iyot, ızgara balığa eşlik eden anason, sohbete karışan Türk kahvesi kokusu…
Gurbetlik böyle bir şey…
Nereye gitsen beridekini özlediğin…
Ama bir yandan nereye gitsen evin bellediğin…
Yine de içimize sinsin diyorum ya…
Gün batımına rakı kadehimizi kaldırdık.
Sabaha cırcır böceklerinin ve kumruların sesleriyle uyandık.
Rahat 4-5 kilo aldım, eminim. Üstelik son 3 kilosu son hafta turlarında alındı…
Bayram da dahil ilk 2-3 hafta aralıklı beslenmeme, ilk öğünümü 12:00’de sadece haşlanmış yumurta ile yapmaya dikkat ettim. Kocam olacak muhterem de genelde şantiyede olduğu için akşam yemeklerinin boku çıkmadı. Düşün yani taze fasulye filan yedim, ne büyük mutluluk…
Derken yollarımız kesişti, herkesle vedalaşma turlarına geçildi.
Hatırlıyor musunuz? Neye kızıyorduk? Neyi konuşuyorduk?
Geçen akşam, yıllar önce İlker’in evlerini inşaa ettiği akademisyen çifte yemeğe davetliydik.
Günlerdir gündemi meşgul eden yangınlardan biraz olsun uzaklaşmamı sağlayan, Urlanın tepelerinde, her şeyi kendi yetiştirdikleri bahçe içinde, huzurlu bir ev.
Ayfer Tunç’la Kapak Kızı sayesinde tanıştım. Hangisi önce okunmalıydı? Yeşil Peri Gecesi mi? İyice araştırmış, Kapak Kızı ile başlamıştım. Ve…
İzmir-Özdere-Çeşme üçgeninde tatildeyim.
Dört yanım sevdiklerim, bir de artık yer cücesi demeye dilim varmayan Arca ergeni. İlkeri pek göremiyorum, şantiyede vakit geçiriyor umumiyetle. Kanımca iki yıldır bizimle fazla içli dışlı olmaktan bastılar, pasaport kontrolünü müteakip bizimle ilişkiyi kesti:))) denizdi, balıktı, tekneydi derken inşallah Belçika’da kocama kavuşacağım gibi görünüyor.
Dün sabah aşı yapan doktor uyarmıştı ama bütün günü rahat geçirince “bana plasebo mu sıktıkar” diye geyiğe vurmuştum, erken konuşmuşum. Külçe gibiydim sabah.
Neyse bir ağrı kesici aldım, kahve, geç kahvaltı derken normale döndüm. Aşınızı yaptırın asfalyalarımı attırmayın!
Baktım hemen her ay hatta bazen ayda iki, neler yaptığımı, okuduğumu, izlediğimi yazmışım… spontane gelişen bu seriyi sevdim.
Neler yapıyorum?
Üç gündür TC kimliğimi arıyorum ve bulamıyorum. Yemin ediyorum hayattan soğudum. Koymuş olmam gereken hiçbir yerde yok! En son bu sabah tekrar her yeri didik didik ettim hala yok. Pasaportla Belçika kimliği ile seyahat ederim de, niye yani kaybolsun evin içinde kafayı yiyeceğim. Acaba diyorum o sayı sekansını mı kullansam? 471891472?
Bu ara bizim evde sadece futbol var.
15:00-18:00-21:00 olmak üzere günde 3 müsabaka. Hele bir de muhterem, arkadaş grubuyla bir iddia turnuvası hazırladı, Arca’yı da kattı, heyecan büyük!
Bizim evin ergeni iddia yarışmasını duyunca “ben kazanırım yalnız” diyerek Z kuşağının özgüven seviyesini bir defa daha hatırlattı. Her gün her an bizi acayip başka türlü bir dumura uğratıyor. Ama konumuz o değil…
Günün en sevdiğim saatinden bildiriyorum. Neredeyse akşam sekiz. Gerçi ben sabah altı buçuk civarını da severim, neyse..
Evde ortak bir anlaşmaya varılmış işbölümü var. 13’üne merdiven dayamış bir bireyi katiyen zorlamayacak görevlerden bazıları şöyle:
Çöp atmak
Garajdaki depodan su bira şarap gibi stoklardan yukarı taşımak
Ayakkabıları dolaba kaldırmak
Tabağı sıyırıp bulaşık makinasına koymak
Odasını haftada bir temizlemek
Çamaşırlarını yerleştirmek
Sabahları yatağını toplamak
Anlaşmaya varılmış olmasına rağmen evdeki bazı ergen şahıslar unutmak-sallamak-ertelemek suretiyle, bu görevlerden yırtmanın binbir çeşit yolunu denerler. Anası olacak kadın da üşenmez, tekrar tekrar anlatır, hatırlatır ... ister ki anası, hatırlatmak bir kenara, ergeni bu görevleri öyle içselleştirsin ki kendisi farkına varsın mesela su mu yok, söylemeden depoya insin, çöp taşıyor mu kovadan, haber etsin çöp atmalıyım desin .... nerdeeee...
Artık anası beklentiyi düşürmüştür, ister ki ergeni en azından hatırlatıldığı anda tamam deyip yapıversin. Ama nerdeeee...
Ne izliyorum?
Geçtiğimiz haftalarda the Serpent dizisini izledik. Dönem dizisi, 70’ler ne şahane anlatılmış, ışık kostüm insanların oyunculukları bile... sanki o yıllar çekilmiş gibi. Geçen hafta ekranlarda “the Kominsky Method” ve bayıldık. Eğer henüz izlemediyseniz mutlaka izleyin, öyle ince espriler var ki...
Seçimlerden bahsetmiştim, seçimlerimizi benimsemekten ve sevmekten...
Bir yıl önce, IF beslenme düzenini hayatıma adapte etmeyi seçtim. Çok okudum, çok araştırdım, benim için en iyi düzenin bu olduğuna karar verdim. Akşam iş sonrası ailecek bir araya gelip sofraya oturmamız 19:00'u bulduğundan ben tercihimi 20:00 ila ertesi gün 12:00 arasında hiçbir şey yememekten yana kullandım. Çünkü evvela bir seçimin sürdürülebilir olması gerekir. Sürdürülebilir değilse, hayatınızı seçiminize uyduramayacaksanız, o seçim tarih olmaya mahkumdur.
İlk birkaç gün zorlandığımı hatırlıyorum. Kırk yıl boyunca, bir lokma ekmek olsun ağzına atmadan kahvaltı saatini atlamayan ben, öğün atlıyormuş gibi hissediyordum. Sonra alıştım.
Üç güne ite kaka sığdırdığımız bir haftaydı. Memleketim bayram tatiline girerken biz de burada long weekend turlarındayız.
Yarın buranın dini bayramı, İsa göğe yükselecek ziyade olsun. Burada sevdiğim bir şey var ki, mesela bir resmi tatil haftasonuna geldi mi, onu hafta içi bir gün tatil yapıyorlar, mesela 1 mayıs cumaretesiydi ya, o tatili aldılar bu cumaya koydular 4 günlük tatil oluverdi, allah bereket versin.
Ben böyle kokuyorduysam allah beni napsın. Gerçi ablam der, senin odana giremezdik kokudan ama ben kokunun bir hafta çıkarmadığım çoraplarımdan geldiğine neredeyse eminim. Ve bu ayak kokusunun ergenlikle bir ilgisi yok, kendimden biliyorum.
Ortaokul-lise eğitimi Belçika’da çok önemli. En iyi eğitimi almalı ki, hayata hazırlansın. Neden? Çünkü üniversite sınavı filan yok. Yok. (Sadece tıp eğitimi alacaksan özel bir sınav var)
Eğitim içerikleri ilk iki sınıftan sonra ayrılıyor, genel (bizim zamanımızın anadolu liseleri gibi), teknik(meslek okulları gibi), ve zanaat (bizde karşılığı nasıl tam bilmiyorum ama kuaför, fırıncı ustası, aşçı oluyorsun mesela, bir zanaat öğreniyorsun). Sadece genel eğitimden mezun olabilenler üniversite okuyabiliyor, teknik mezunlar kolej gibi üç yıllık bir yüksek öğrenim alma şansı var diğer grup lise eğitimi sonrası hayata atılmaya, mesleğini icra etmeye hazır.
Bizim oğlanın ne teknik ne zanaat... elinden iş geleceğine pek inanmıyoruz, bir de işte kodlarımıza nüfuz etmiş üniversite okusun istiyoruz, genel eğitim alacak. En azından genel eğitimden başlayacak bakalım altı senesi nereye evrilecek bilmiyoruz.
Benimki dün itibariyle 43 rakamını gösteriyor.
Yani yeni yaşımın ilk gününden sesleniyorum. Sesim geliyor mu?
Bilgece bir şeyler söylemeyi isterdim, ne de olsa okuduğumu-izlediğimi-gezdiğimi-yediğimi-gençliği-gebeliğimi-anneliğimi-ergenimi kısacası hayat hikayemi hiç kesintisiz paylaştığım bu blogda on üç sene evvel otuzuma girdim, otuzlarımı devirdim, kırkıma girdim ve şimdi kırklarımın tadını çıkarıyorum.
...
Tüm gün kaçırdığım 300 küsür whatsapp mesajımı okuyorum, gruplarda sohbetler dönmüş, ben telefonuma bile bakamamışım. Neden?
Yıllık performans değerlendirme toplantısında geçtiğimiz yılın üzerinden de geçtik, ufaktan nostalji.
An itibariyle papatya çayı içiyor, yatağımda sakinleşmeye çalışıyorum. Halbuki bir saat önce sürünerek yatağa gelmiş, uyuyacakken muhterem ile ergenin ergentalks’una maruz kaldım. Konu playstation olunca aohbetin dışına itiliyorum. Peki tamam da gidin başka yerde tartışın ! Yok uykumun en ballı yerine vurulan darbe bir yana bir de “odana git de biraz düşün sakinleş” dedim diye bir de azar yedim.
Elim ayağım titredi. Ulen zaten regl öncesi gerginlik başıma vurmuş, çokomelden metabolizmam balçığa dönmüş, bir de ergen azarı yedim ya!
Mart ayının büyük kısmını geçirdiğim, Mayıs sonuna kadar da yeni eleman eğitimi bahanesiyle haftada iki gün gitmeyi planladığım ofis günlerim tepeden bir -rica- ile kısıtlandı. Çünkü denetmenler gelip kafa sayıyorlarmış, ofis mevcudiyeti belli bir oranın üzerine çıkmamalıymış, Japonya'ya verilecek önemli bir rapor için Japon arkadaşların ofiste bulunması istenmiş, biz acaba ofis mevcudiyetlerimizi gözden geçirebilir miymişiz? Bu Japonlar öyle de kibar insanlar ki, efendiliklerine hayır demek imkansız, hayhay dedik biz de ve ofise bir süreliğine ara verdik.
Evdeyiz.
İlgisizlikten iyice dağılmış, kimsenin girmemesinden epeyce tozlanmış ev ofisimi bir güzel temiz pak yaptım. Haftalar önce döktüğüm çay, ekranın altında küf tutmuş neredeyse, cifledim, köşek bucak tozunu aldım odanın, aman bir ferahladım. Bana böyle ara sıra bir kadınlık bir temizlik gelir, geldi mi de orasıydı, burasıydı derken bir bakmışsın dip köşe temizlemişim.
Ne yani şimdi aylarca makarna yiyemeyeceğizdir bir spagetti bolonez ile veda etmeyelim midir? Ya da kuru fasulyenin yanına bir pilav katmayalım mıdır? Evde yemek yapmak istememişizdir, bir pizza patlatıvermeyelim midir? Nedir ?
Benim ablamla aramda 3.5 yaş var. Bugün bizim mükemmel ilişkimize bakan biri muhteşem paylaşımlı bir çocukluk geçirdiğimizi sanabilir. Ama doğru değil. Ablamla ben taban tabana zıt iki çocuktuk ve ben üniversiteye gelinceye kadar yaklaşık 18-19 sene boyunca hiç yakın bir ilişkimiz olmadı.
Ben it gibi sokakta oynayan, kendi arkadaş çevresi (çetesi) olan bir velettim, ablam evden dışarı çıkmayan bir prenses. O kadar ki 12 yaş civarındaydım, sokakta oynuyorum, bir gün ablam eve çağırmaya geldiydi de, arkadaşlarım bir ablam olduğundan haberdar oldu.
Ablam lise çağlarındayken biraz daha açıldı, arkadaş çevresi genişledi. Ben 13-14 yaşlarındayım... Biraz erkenden serpilip, biraz da çokbilmişin önde gideni olduğumdan, bana biçilen yaş 16-17... Bundan sebep, ablamın yeni arkadaş çevresine musallat olmakta beis görmedim. Benimle sohbet eden arkadaşları, onlardan 4-5 yaş küçük olduğuma inanamıyorlardı, zira yaşımdan büyük laflar etmekte üstüme yoktur. Ablamın sıklıkla bana "git kendi yaşıtlarınla oyna, bizimle takılma" dediğini hatırlıyorum, dinliyor muydum? Asla! Dedim ya o zaman da dötün önde gideniydim. Ablam için ne kadar uyuz bir durum olmalı, şimdi farkına varıyorum.
Okuduğunuz tüm kitapları kıvırıp...
Çöpe atın.
Temiz bir defter alın.
Başlığı atın: ergen kılavuzu: .... (buraya çocuğunuzun adı gelecek)
Bizimkini yazmaya başladık.
Ergen kılavuzu: Arca
Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, iyi gitmiyor. Bacak kıllarının çıkması, bıyıklarının bitmesi ve o sıkılası sivilceler, evin cücesinin büyüdüğü anlamına gelmiyor. Tam tersi! Beyni küçüldü sanki!
Sabırla, defalarca, nedenleriyle sonuçlarıyla anlattığımız her şeyi inadına yapar gibi deneyimlemesi = senin lafın benim dötüme
Bizim evin normali bu artık.
Bahar geldi, erguvanlar, kiraz ağaçları çiçeklendi, diyemeden Nisanla birlikte kar yağışıyla şaşkına döndük.
Nasıl bir nisansın ki, üç gün üst üste kar yağdı? Birkaç günlük yağmur arasından sonra yine kar bekleniyor, allah nasıl biliyorsa öyle yapsın.
Ne yapıyorum?
Pilates topumun üzerinden bildiriyorum.
Yanlış olmasın, pilates yaptığım yok, bilgisayarımın başındayım, biramı yudumlarken blog yazıyorum. İkinci biramı müteakip solumdaki Ulu Koltuk Nazmiyeye kıvrılabilirim, söz vermiyorum.
Pilates hiç yapmadım, önerileriniz olursa (video / kurs vs...) lütfen paylaşın, denemek isterim. Galiba bizim jenerasyonun bir Ebru Şallı = Pilates önyargısı iliklerine işlemiş, yanaşamıyoruz, ama Ebru da biz de büyüdük, artık bakış açımızı değiştirebiliriz kanımca.
Pandemide bir yılı devirdik. Bir yıldır hiçbir şey değişmemiş gibi geliyor ama aslında pek çok şey aynı değil. Her şeyden önce bu virüs hakkında geçen yıla göre çok şey biliyoruz ve fakat aslında yeni varyasyonlarına dair hemen hiçbir şey...
Geçen yıl bu zamanlar ile şimdinin önlemleri arasında dağlar kadar fark var.
Ne gibi mi? En azından Belçika için söyleyebilirim...
Mesela tam bir yıl önce kimse sokağa çıkmıyordu. Maske kıtlığı vardı. Şimdi bar, lokanta, son sıkılaştırılmış önlemlerle kuaför ve giyim mağazaları hariç her yer açık.
Doğru soruları sormayı biliyor muyuz? Kendimizle ilgili, hayatımızla ilgili?
Doğru soruların doğru seçimlere, akıllıca seçimlere götürdüğünü fark ettiğimden beri sormaya çalışıyorum...
Nasıl daha iyi hissedebilirim? Bana ne iyi gelir? Nasıl daha yaratıcı, daha motive, daha verimli olabilirim? Nasıl yardım edebilirim? Nasıl daha olumlu bakabilirim? Nasıl ...
Klasik bir pazar akşamı. Televizyonda derbi maç izleyen çoğunluğu bırakıp yuvama, “ulu koltuk nazmiye”ye gömülmüşüm.
3,5 ay sonra bira açmışım, keyfim yerinde olmalı değil mi? Değil...
Tarihe geçsin.
20 Mart 2021
Gece 02:00
Faşizmin grisi yoktur.
“Aslında hiçbir şey yasadışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu." (George Orwell)
Tarihe geçebilir miyim?
Tarihe Leslie ile walk at home egzersizi sırasında bileği eline almış insan olarak geçebilir miyim?
Evet.
Ne yapıyorum?
Pazar akşamı 18:52 itibariyle 2,5 saatlik fazla mesaimi bitirdim, kendime fıstık ve cin greyfurt hazırladım, keyfediyorum. Kendimle baş başa kalmanın tadını çıkarıyorum.
Penceremden kavak ağaçlarının ve ne ara bittiklerini anlamadığım minik tomurcuklarının çok tatlı olduğunu düşünüyorum. Tomurcuklarını bu saatte görebildiğime göre, günlerin iyice uzadığını fark etmem keyfime keyif katıyor. Hava sıcaklığı hissettirmese de - sahi bu coğrafyaya cemreler be zaman düşüyor- baharın geldiğini müjdeleyen her şeye şükrediyorum.
Bizim departmanda yeni işe başlayan Marco memleketinde ailesini, kız arkadaşını bırakıp buralara gelmiş, bir başına sıkılmasın, ofistekilerle kaynaşsın istiyorum. bir başına çalışmaya geldiğin kimseyi tanımadığın şehirde arkadaş edineceksin ama dil kursları online, barlar kapalı, facebook gruplarından insanlar buluşamıyor... ne fena.
İki haftadır her gün ofise gidiyorum. İşte tam da bu yüzden. Çünkü bir ortamda yeni olmak şimdi diğer her zamandan daha zor.
Hemen bir anda bırakamadım. Yavaş yavaş, azalta azalta... insanın sevdiği bir şeyden kopması kolay değil, kafada bitirmesi, içine sinmesi gerekiyor. Birlikte yaşadıklarının da belli bir takım alışkanları bıraktığını görmek motivasyonu artırıyor elbet ama asıl bunu senin kademe kademe, sindire sindire bitirebilmen mesele... bıraktığında kendine bunun ne kadar faydası olduğunu görmen de çok iyi geliyor, bırakma kararı aldığın güne de, bırakabildiğine de şükrediyorsun.
Sabahtan beri kulağım tıkalı. Ne alaka anlamadım. Hani böyle uçakta basınç farkından tıkanır ya öyle işte.
Bir şey de yapmadım bugün hatta dışarı bile çıkmadım. Arca’ya kek, öğlene çorba yaptım sadece. Birkaç posta çamaşır yani o kadar.
Çok garip zamanların tanığıyız. Tarih yazılıyor.
Bizim bile rolümüz var: kendini korurken, başkalarını da koruyorsun, maske takarak.
Maske ve sosyal mesafeyle tarih yazacak bir kahraman olacağınızı değil on yıl iki yıl önce söyleseler inanır mıydınız?
66 günde 6 kilo challenge biraz iddialıymış, kabul ediyorum. Bloga eklediğim sayaç son 5 günü gösterirken 6 kiloya ulaşamayacağımı biliyorum 5'e de razıydım fakat 4'te takıldım kaldım. Yani bir durum raporu verdiğimden beri hemen hiç gelişme yok. Şu an yaşanan hayalkırıklığına, araya giren iki gün pide (muhterem kocam cenaze evine yaptırır gibi 5 porsiyon söylemiş iki gün yedik) ve bir gün hamburger ile pasta sebep olmuş olabilir. Aman oğlumun doğum günü etkinlikleri çerçevesinde yaptık bir yaramazlık, canımıza değsin.
Vaka sayıları Belçika'da yükselişe geçtiği için açıkça, hiçbir gevşeme beklenmemesi yönünde beyanatlar verildi. Halbuki bu aralar lokantaların açılması bekleniyordu. Yine de eğitimin sürmesi için direniliyor. Belçika'da diğer tüm ülkelerden farklı olarak ilk 2 ay hariç yüz yüze eğitim kesintisiz sürüyor. Lakin ne kadar dayanırlar meçhul.
Bir yandan Türkiye'yi takip ediyorum, açıldıydı açılmadıydı derken açılacak denip açılma kararının açılması planlanan günde alınacağı duyurulmuş. Hani insanların nasıl psikolojisi bozulur diye kafa yormuşlar da uyguluyorlar gibi... Bir bu da değil, cenazelerde kurultaylarda göt göte sosyal mesafeyi hiçe sayanlar dalga geçer gibi hafta sonu insanları ev tıkıyor. Mantık arıyorum bulamıyorum, evet muhtemelen insanlar kafayı yesinler diye uğraşıyorlar.
Gerçi ben niye Türkiye'ye kafa yoruyorum, değil mi? Atmışım kapağı Avrupa'ya bir de batı hayranlığıyla övüyorum şerefsizleri... Halbuki bizim ülkemizin iç dış politikaları enfes, adaleti desen muhteşem, pandemiyi yönetmeleri filan... harika! Ben tabii buradan ahkam kesiyorum, burun kıvırıyorum bana ne ki! Ben ne bilirim ki! Nankörüm işte!
Hayatımın hiçbir döneminde, hayatının merkezine fedakarlığı alanları kendime rol model seçmedim. Benim takdir ettiklerim ve kendime örnek seçtiklerim hep "kendini sevenler" oldu. Pek çokları tarafından bu kendini sevenler, bencillikle, "kendi için yaşamak"la, egoistlikle suçlansalar da, ben hiç oralı olmadım.
Kendini sevmek, kendi için yaşamak...