22 Mart 2026 Pazar

3N 1 ben: Mart

**** bu yazı Substack’te yayınlanmıştır ****

24 şubatı severim. Henüz güdük şubat bitmemiştir, ama marta bir hafta değil sadece birkaç gün kalmıştır. Bazı yıllar, bahar havası olur bazı yıllar dondurucu soğuk. Arca İzmir’in gelmiş geçmiş en soğuk 24 şubatlarından birinde doğmuştu, 24 Şubatı en çok oğlumdan ötürü severim.

Sonra Mart gelir, marteniçkamı bağlarım, ve beklerim.

Manolyaların açmasını… Kiraz çiçeklerine nöbeti bırakmadan evvel, Brüksel sokaklarının manolya cümbüşüne dönmesini. 

Arca’yı merkezde doktora götürdüğüm gündü, dönüşte mahallelerin ara sokaklarından geçerken bir anda karşıma çıkan manolyalara sevinç çığlığını basıvermişim. Her sene bekliyorum, her sene ilk gördüğümde aynı heyecanı ve hayranlığı yaşıyorum. Ergen göz devirmesini müteakip “anne ya ne abarttın, çiçek işte zaten on güne dökülecek” minvalinde kafa sallamalar… umursamıyorum…

Her Mart olduğu gibi, bu Mart da, İlker’le “güzel ağaç da işte, dökülünce çiçeği ayrı dert, yaprağı ayrı…” istişaresi ile “en güzel manolya komşunun manolyası”na bağlanan sohbetlerimize gülüyorum. Bahçeye manolya dikmemek konusundaki kararımızı teyit ediyoruz, her sene… 

Bu Mart’ın diğerlerinden farkı kamelyamızdı. İlker şubat başı İzmir’e giderken tomurcuklar iyice kırmızıya çalmıştı, ha açtı ha açacak derken, meğer muhterem kocamın dönüşünü bekliyormuş. 

Belçika’ya ilk geldiğimiz yıldı sanırım, soğuk bir Mart pazarı “çevre kasabaları tanıyalım” etkinliklerinden Machalen’i gezmiştik. Evlerin bahçelerinde gördüğüm kırmızı güle benzeyen çiçeğin fotoğrafını instagrama koymuş, “adını bilen söylesin” deyivermiştim. Bir tanıyan çıkıp da kamelya dediği an, bir gün bahçem olursa kırmızısından dikeceğime karar vermiştim.

(Havanın bok gibi soğuk olduğunu kamelyanın buzlanan yapraklarından anlayabilirsiniz. Mart geldi ama hava hala buzzzz)

3N 1 ben - Mart özel bültenindeki 3N’nin ilk N’si “Ne yapıyorum?” tabii ki manolyalardan, kamelyalardan ibaret değil. Muhterem kocam eve döner de, evde hummalı çalışmalar yapılmaz mı? 

Daha İzmir’den uçağı kalkmadan, bahçe kulübesi malzemesi evimizin önüne bırakılmıştı. Bir “do it yourself” insanının boş oturmayacağının hepimiz farkındayız değil mi? Kendi boş oturmadığı gibi bizi de yanında ister ve bahçe kulübesi inşaası bir hafta sonu aile etkinliğine dönüşür.

Ve nihayet içinin rafları ile garajdan taşınan ıvır zıvırın yerleştirilmesiyle tamamlanır.

Öncesi…👇🏻

Ve sonrası 👆🏻

Mart yeni bir egzersize başlama ayı olarak da kayıtlara geçebilir. İlk defa Goldie Hawn’ın instagram reelsinden önüme düştü. Zıplıyordu. 

Biraz araştırınca rebounding cardionun yani trambolin üzerinde zıplayarak yapılan egzersizlerin, kırk yaş üstü kadınlar için pek faydalı olduğunu öğrendim. Eklemlere fazla yük bindirmeden lenf drenajı da sağlıyor, kemik sağlığına da iyi geliyor-muş. Bakalım, şimdilik benim ruhuma iyi geliyor, aklımda Gezi zamanı sokaklardaki sloganımız “zıpla zıpla zıplamayan tayyip”

Ne izliyorum?

Bir Türk dizisinin İlker tarafından şahsıma tavsiye edileceği hiç aklıma gelmezdi ama bir annesiyle yaşayınca ister istemez dizinin birine sarmış muhterem: Yeraltı. Ben de birkaç bölüm izledim. Uzak Şehir artık öyle bir noktaya geldi ki, ilişkimizi noktalamanın tam zamanı kanımca. Muhteremin eve intikalini müteakip televizyon kumandasına veda edince yazının “ne izliyorum” kısmı pek güdük kaldı. 

Halbuki iyi filmler izlemeye motiveydim, hele de Jeanne Dielman’ın cinayetle nihayete erdirdiği üç günlük ev işlerinin üç buçuk saate sığdırılmış filmini izlerken fark etmeyip de filmden sahnelerin üç gün boyunca aklımdan çıkmaması, ve dolayısıyla sinema sanatının gücü önünde saygı duruşuna geçtiğim düşünülecek olursa… 

Televizyonu ele geçireceğim İlker’in bir sonraki seyahatine kadar şimdilik sadece liste yapıyorum. 

Poor Things, Hidden Figures gibi… Lütfen varsa yeni iyi filmler, bir dal yorumunuzu alırım 😉

Gelelim 3N’nin “ne okuyorum”una: 

Ayfer Tunç’tan “annemin uyurgezer geceleri” Mart’ın ilk yarısında bitti.

Üç hatta dört kuşak kadının yaşamını, öyle ustalıklı bir kurgu ile anlatmış ki yazar, hayran kalmamak mümkün değil. Bazı bazı üzerinize bilgi boca edilmiş gibi hissediyorsunuz ama yorulsanız da elinizden bırakamıyorsunuz. Okurken saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığım harika bir okuma keyfini yaşadım, hatta üstüne bir başka yazıma yorum bırakan Banu’nun tavsiyesiyle hemen Kuru Kız’a başladım. Sahi ne vakittir kitaplıkta duran bu kitaba nasıl olmuş da sıra gelmemiş, aklım almıyor. Daha ilk elime alışımda, sürüklenip gittim, böyle böyle birkaç güne kalmaz biter kanımca.

Görselin arkasından bakan İlber Ortaylı söyleşisi de İlber hocanın vefatını haber alınca sayfalarında tekrar gezindiğim bir okuma oldu. 

Ayfer Tunç kitapları arasına sıkıştırdığım tek kitap İlber Ortaylı söyleşisi değildi, dediğim gibi televizyon kumandası maç severlerin eline geçince kendimi okumaya verdim, lanet olsun içimdeki entellektüel dürtüye!

Austen Kleon’dan “Show your work” kitabı da var Mart ayında ama onu da başka yazıya bırakalım.

Siz neler okuyorsunuz bu aralar?

5 Aralık 2025 Cuma

Bir hobi ve terapi olarak yemek yapmak

—- Bu yazı substack’te yayınlanmıştır. —-

 Bu satırları bir tepsi İzmir köfteyi fırına koymamın akabinde yazıyorum. Türk marketinden aldığımız yeşil biberleri boylamasına keserken aklıma geldi. Neden beni müthiş sakinleştiren ve iyileştiren bir şeyler hakkında yazmıyorum ki, dedim ve işte buradayım.

Muhterem kocamı İzmir’e uğurladığımın ertesi, geçen haftadan, muhtelif marketlere gide gele stokladığımız malzemeleri tüm hafta sonuna yayılan bir terapiyle önümüzdeki haftanın öğünlerine dönüştürmemi tek başıma değil, birlikte kutlayalım istedim, çok şey mi istedim?

Annemin ömrümün sonuna kadar hep gülümseyerek hatta ufaktan kahkaha atarak hatırlayacağım birkaç anektodu var. Biri gün yüzü görmemiş feci cinsel içerikli “lafı gediğine koyan vecizeleri” (bu, bırak blog yazısını, lügat olur, roman olur ama vakti var daha…) diğeri tüketim çılgınlığına bilgece yaklaşımı olan “ne gereği var” sorusu, ve nihayet asla hiçbir şeyi atmamak üzerine nakşettiği “değerlendirelim” mottosu…

Bu hafta sonu bolca Zahide sultanın “değerlendirelim” mottosuna atıfta bulundum, kulakları çınlamıştır. Tek çöp atmadım, anamın kızıyım diyebiliriz.

Buyrun başlayalım;

İndirimden alınan mevsim dışı çilekler… 

Yarım su bardağı sütü bir yumurtayla çırpınız, üzerine bir su bardağından bir parmak az unu ekleyiniz ve çırpmaya devam ediniz. Kabartma tozu ve vanilyayı katmanın akabinde tavayı ısıtıp tereyağını ilave ediniz. Bir kepçe yardımıyla hamur karışımını tavaya koyduktan sonra tavanın kapağını kapatınız ki, pan cakeleriniz puf puf olsun.

Çilekler bir ergen oğlanın kahvaltısında tüketilir… Mutlu son.

(Tam burada annemin tarif defterini hatırlayarak gülümsüyorum. Baking powder da neymiş? O tariflerdeki “pekin povder” … sen bizim bebeğimizsin…)

Nedeni bilinmeden buzdolabına istiflenmiş kestane ve shitake mantarları…

sabah kahvaltısına omlet: ince kıyılır zeytinyağında sotelenir, kırmızı biberler eklenir, çırpılmış iki yumurta ve tuz karabiber, yanına yeşilliklerle yüksek protein kahvaltısı olarak servis edilir, afiyet olsun…

Fakat o da ne? Mantarlar bitmemiştir, ne yapılabilir? Evet…

Mantarlar kalın şeritler halinde kıyılır, shallot soğanların ve ezilmiş sarımsakların sotelenmesinin akabinde, tavaya alınır, aman sakın tuz konmaz -vaktinden evvel suyunu salmasını istemeyiz - , sadece karabiber… öyle bir kokar ki, iki lokma atarsın ağzına. Ötede yıkadığın basmati pirincini de mantarlarla birlikte kavurdun mu, bir, bilemedin iki çay kaşığı soya sosu ekle, uzak doğu havaları… bire iki ölçek tavuk suyunu (ah unuttum! Üç tavuk budunu soğan sarımsak, tane karabiber, limon kabuğu havuç, oregan, biberiye ve defne yaprağı ile haşlamıştın - mercimek çorbasına suyunu, haşlanan butları da tavuklu pilav yapacaktın, ne ara unuttun? ) katarsın, on beş dakikaya mantarlı pilavın hazır, ince kıyılmış maydonoz katılması şiddetle önerilir artık yanına salata mı yaparsın, senin bileceğin iş.

Uzun saplı brokolinin akibetini hepimiz biliyoruz. 

Hızlı bir buharda haşlama derken buzlu suda şoklama, limon sarımsak zeytinyağı tuz karabiber sosuyla hemhal olacak, bu kadar. 

Sahi biz o brokolileri İlker yesin de bünyesine az sebze girsin diye almamış mıydık? Görüyor musun bak, yemeden kaçtı. Abicim sen o lezzetli brokolileri İzmir’de nerde bulacaksın? (Soruyu sorarken bile bana bir gülme geldi! Ayol adam otun çöpün alasını bulur oralarda yeter ki istesin! İstiyor mu? Hiç sanmıyorum ama buralarda kocamın beslenmesini irdeleyecek değilim)

Bu arada İzmir köftenin üzerindeki ıslak fırın kağıdını çıkardım, patateslerin fırında üstü kızararak pişmesini istiyorum, zira o salçalı sos, suyunu çekti mi lezzetini verir, yoksa at tencereye pişsin, değil mi ya? Değil, fırında pişecek, pişerken hafif kızaracak ki, coşalım!

Evdeki tüketilesi malzemelere dönecek olursak…

Muz alınmış hepsi tüketilememiş, iki tanesi kimsenin yemek istemeyeceği ve lakin biri kurabiye olacak kadar diğeri uzun vadede dondurulmuş ananaslarla smoothie yapılmak üzere buzluğa atılmak üzere olgunlaşmış. Bu durumda ne yapacağız? Tahinli, muzlu kakaolu kurabiye. 

Allah biliyor ya orijinal tarifinden şahsım adına çok memnunum, lakin bizim ergen şeker ister… Göz kararı kattık nitekim, ne yapalım, önümüz iki hafta Arca’nın bitirme sınavları, önümüz iki hafta evde sütün yanına atıştırmalık istenir, şerit dilimlenmiş havuç ve salatalığın sütün yanında işi ne? yüksek proteinli bol şekerli atıştırmalık lazım gelir… 

O tavuk butlarından bahsetmiştim, suyuna mercimek çorbası demiştim. Hava buz, sınav sonrası eve gelen ergen bir sıcacık tavuk suyuna mercimek çorbasına ekmek doğramasın mı? Ana yüreği der ki: Evet! 

İşin sırrı, bir yandan tencerede soğandı, havuçtu sotelenirken, mercimeği suda çırpa çırpa kirini akıtmakta… Sonra kavur mercimeği soğanla havuçla, kat üzerine tavuk suyunu ve elbet bolcana karabiber ile iki defne yaprağı… aman yarabbi yarım saate kalmadan küçülsem de o tencereye balıklama dalsam dersin şerefsizim! Rakı şişesinde balık olsam misali… Fark ettiysen un yok, un mercimek çorbasına girmez, girerse olmaz, çok rica ediyorum, mercimeğin dokusunu bozmayalım.

Ötede küflene yazmış karnabahar ile iki kabak sana boynu bükük bakmaktadır, nedir yani geri dönüşüme mi gideceklerdir? Katiyen! Değerlendirelim mi? Elbette! 

Karnabahar minik çiçeklerine ayrılır, aman diyeyim biraz öyle bırakıver, nerden hatırlamıyorum, karnabahar böyle bir süre bekledi mi içindeki besin değerleri ortaya çıkıyormuş, benim işime geliyor , o arada kabakları rendeliyorum.

Zeytinyağı, acı tozbiber, zerdeçal, sarımsak tozu ile tuz karabiber çırptığım sosu, fırın tepsisine serdiğim karnabahar çiçeklerine buluyorum, fırın 200 C 3D havalandırma moduna ayarlanmış, yaklaşık otuz dakika içinde sarımsaklı yoğurda banmalık karnabaharlarım hazır, hatta bir küçük saklama kabı arttı da, sefer tası yapıveririm. 

Kabaklarım canım…

Suyunu iyice sıkınca içinde rendelenmiş havuç, ince kıyılmış taze soğan, nane, maydonoz, tuz karabiber, iki yumurta, kırmızı biber ve aldığı kadar un (ay en sevdiğim tarif tabiri - tabii ki kulak memesi kıvamından sonra!) Fırın tepsisine pay ettikten sonra ve 180 derece 3D fırına vermeden önce, üzerlerine susam ekliyorum, aman yarabbi, lezzetin doruklarında seyrediyoruz. Sarımsaklı yoğurt bu fırında pişirilmiş sebzelerin pezevengidir, demedi deme! 

Derken…

İzmir köfte pişti yanına pilavı da yaptım. Bizde pilav kavrulmuş şehriyeyle, illa ki et suyuyla, olmazsa olmaz suyuna şeker ve limonla hazırlanır. Demlenirken İzmir köfte de ötede bekledi, tabağa servise hazır oldu. 

Buzdolabındaki her bir malzemenin önümüzdeki hafta içi tüketilecek öğünlere “değerlendirilmesine” on puan, bunları yaparken yazarken ve de çok muhtemel yerken yaşayacağım kişisel tatmine onyüzbin puan! 

Terapi değil de ne?!

17 Ekim 2025 Cuma

Ne vakittir…

Blogda bir şeyler yazmamışım. Ya da substack yazılarımdan kopyalamamışım. 
Haller haberlerde bu aralar diyelim…

Evren’le buluştuk. Yıllardır bir araya gelemeyen eski blog dostları. Belçika’ya gezmeye gelmişler, merkezdeki işlerimi denk getirdim, kısacık da olsa sarıldım. Hala yazıyoruz ve hala blogların o eski paylaşımlarının olduğu samimi zamanları özlüyoruz. Bak mesela şimdi belki bu yazıya yorumlar gelecek ve ben yine onları adamakıllı cevaplayamacağım ya da bir başka blog yazarının yazılarına anonim yorum yapmaya uğraşacağım. Benim galiba en büyük sıkıntım bu teknik zorluklarla uğraşmak istememem. Ama biliyorum ki, yazılarım bloga düşmeye devam edecek, ne zamana kadar onu bilmiyorum işte ;) 

Substack’te Elif’in konuğu oldum. Öncesinde yazıştık ve hiç yüz yüze tanışmadan nasıl arkadaşmışız gibi hissettiğimizden bahsettik, biraz da bu blog - substack ayrımından… O yazıda yayınlanmadı bu kısım, ben burada yayınlayayım :)

Bence birisiyle arkadaş olduğunu hissetmek için yüz yüze tanışmaya gerek yok, yani ben yıllar içinde blog sayesinde tanıştığım kadınlarla arkadaş olduğumu hissedince gerek olmadığını fark ettim.

İnternet üzerinden birisine arkadaş demek bazılarına garip geliyor ama yeri geliyor, en büyük yakınlığı ve anlayışı o çevrimiçi insanlardan görüyorsun, ve bir bakmışsın “arkadaşım” diyebilmişsin. 

Blogla substack ayrımını henüz düzgünce yapamadım. Aslında amacım tamamen substack’e geçmekti, fakat sık sık blogun sıkı takipçilerinden substack’e alışamadıkları yorumunu alınca, son aylarda bazı yazılarımı iki platforma da kopyalamaya başladım. Bir yerde blog koca bir yaşam arşivi, bırakamıyorum, hala dönüp dönüp kendi yazılarıma dalıyorum, çıkamıyorum, yani blogdan bir türlü vazgeçemiyorum. 

Dediğim gibi hala el yordamıyla blog-substack ayrımını yapmaya çalışıyorum. Galiba tek amaç yazmak olunca, nerede yayınladığım kısmını önceliğimden çıkarmışım. Bırak dağınık kalsın, diyelim 🙃

Demiştim.

Neyse biz haller haberlerden devam edelim.

İlker’i İzmir’e yolcu ettik, neredeyse on gün olmuş. Yokluğunu iliklerime kadar hissediyorum özellikle de Arca cücesinin hasta olduğu bu günlerde. Evden çalışmak zorunda kalıyorum, öğle tatilimde çorba yapmak, ve mızmız oğlanı doktora götürmek. Genelde böyle zamanların kurtarıcısı İlker olunca yokluğu dokunuyor.

Bir de Arca eşşeğini bir temiz paylamamız gerektiğinde yalnız olmayı sevmiyorum. Evet silkelenmesi lazım. İki hafta üst üste hem futbol kulübünden hem de okuldan davranışları ile ilgili uyarı aldı. Hatta ceza! Az önce elime geçen ara karnesi için öğretmenlerin ortak paydası “notlar iyi davranışlar değil!” 

Sınıfı kışkırtmak, ukalalık yapmak, itlik piçlik hepsi ve daha fazlası. Arkadaşları da ceza almış ama hepsi efendi çocuklar, bizimkinden şüpheleniyorum, ve asla “benim çocuğum yapmaz” diyemiyorum. Ayol en başta benim çocuğum yapar. Evde ne ki, sınıfta ne olsun…

Sonra kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum. Kötü arkadaşları veya alışkanlıkları yok, terbiyesiz değil (herhangi bir yetişkine sorsanız efendi bile derler!) diyerek teselli bulmaya çalışıyorum ama allah aşkına okul gezisinde gırgır şamata ve birbirini dürtüklemek nedir ya?! 16 yaşında bir insan da böyle bir sebepten ceza almamalı! 

Neyse…

Ben ne yapıyorum? Bu akşam için bir doğumgünü partisi vesilesiyle üzerimden geçen haftayı uğurlamak niyetindeydim ama doğumgünü çocuğu rahatsızlanınca program iptal oldu. Bu akşamın sosyalleşmesine çok ihtiyacım varmış. Şimdi fark ediyorum. 

İş ortamında hissiyatım aynı anda birkaç cephede birden savaşan askerin hissettikleriyle aynı kanımca. Yoruldum. 

Şimdiden iki ay sonraki noel tatilini iple çekiyorum. 

Bu arada bol bol okuyorum. Son okuduğum kitabı şiddetle tavsiye ediyorum. Yüzümde bir gülümseme ile okudum, ihtiyacım olan buymuş diyerek… Leonard ve Hevesli Paul

Bugünlerde elimden bırakamadığım muhteşem bir kitap var, nasıl oldu da kitaplığımda bunca yıldır dururken okumamışım? Aslında başka bir kitabı okuyordum, Sütçü. Çok da keyifle okuyordum. Birden ne olduysa, dedim ki, bu aralar hiç memleketimden bir şeyler okumuyorum, Sütçü tam da başka bir ülke gerçeği… Bizim gerçeğimize ihtiyacım var. Göçmen psikolojisi midir nedir? İnce Memedlerden devam edecektim ama Kindle okuyasım gelmedi, kitaplık raflarını kurcaladım, kucağıma düşüverdi: Hakkari’de bir mevsim. Hayatımda hiç bu kadar şiirli bir anlatıma denk gelmemiştim, şiirsellik romanlarda aradığım bir özellik bile değil. Ama bu roman… içime dokundu.


Okumadığım ve çalışmadığım zamanlarda sosyal medya dayatmalarına sorgulamalar çektim. Sahi 5 a.m. club kadınlar için gerçekten uygulanabilir bir şey miydi? 

İşte böyle… 

Önümde bomboş iki günüm var. Sıfır plan, sıfır yapılacaklar listesi… Hiç benlik değil biliyorum 😏