Yazılar posta kutuna gelsin mi?

11 Kasım 2019 Pazartesi

4 iş günü 3 gün haftasonu tatilini destekliyorum!

Son üç haftanın ikinci "uzun hafta sonu"ndan bildiriyorum, Micrsoft'un "4 gün iş 3 gün tatil" testinin verimliliğin 40% arttırdığı sonucuna gönülden katılıyorum. Buyrun haberi burada.

Dahası ben zaten bunu İzmir'de yaşarken her yaz uyguluyordum.

Gerçekten de verimliliğin artıyor, kendine ayırabildiğin zaman doğrultusunda motivasyonun da...

Vaktiyle Arca küçüktü, yaz okuluna gitmek istemediği ve bakıcısı da olmadığı zamanlar, anneanne babaanneye fazla yük olmasın diye benimsediğim bu yönteme şimdilerde de çok ihtiyaç duyduğumu fark ediyorum. Neden? Çünkü hafta sonu rutininin cumartesi ayağı Arca'yı maça götür, oradan al, kursa götür, arada derede market alışverişi yap, hani en fazla arkadaşlarla takıl şeklinde geçiyor. Pazar, evle ilgili yapılacak dünya kadar işin biriktiği gerçeği ile yüzleştiğin gün oluyor. Ailecek bir şey mi yapalım, haftalık ütü - tencere yemeği işine mi girelim, yoksa sadece yayıp dinlenelim mi, derken gün bitiyor. Kendine ne zaman zaman ayırıyorsun, diye soracak olsan cevabım yok.

Halbuki üç günlük hafta sonu tatili olsa öyle mi olur? Bir günü çocuğuna, bir günü eve-aileye bir gününü de kendi gelişimine ayırırsın. O zaman bir kursa gitmek de, evde hobinle ilgilenmek de zorlamaz.

10 Kasım 2019 Pazar

Kasım

Kasım, Arapçadan geliyormuş ve "bölen, ayıran" demekmiş.
Bu bilgiyi okuduğum twitter hesabında şöyle diyor: "Çünkü halk takviminde yıl, ikiye bölünür. 8 Kasım'da soğukların yani kışın başlangıcı olan "Kasım Günleri" (Rûz-ı Kasım) başlar ve 179 gün sürer. Halk bunun için "Kasım yüz elli yaz belli" der. Yani yaz, kışa göre şekillenir."

Ne kadar da doğru! 7 Kasım akşamıydı, bir anda bir soğuk bastırdı, inanılır gibi değil, sanki bir gecede kış geliverdi. 

4 Kasım 2019 Pazartesi

Haberler, kitaplar falan filan İnter Milan :P

Aynı anda okuduğum kitap sayısını beşe çıkardım bu hafta sonu. Yeni gelenleri sonra anlatırım ama yine de en favorim Harita Metod defteri. Murathan Mungan anlattıkça ben kendi çocukluğuma dönüyorum. Her yazısı, hemen her cümlesi, bendeki bir anıyı yeşertiyor, derinlere gömdüklerimi, yüzeye çıkarıyor.

Murathan Mungan ile aramızda bir kocaman nesil (annem yaşında kendisi), çocukluklarımızın coğrafyaları arasında bin kilometreden fazla var. İşin bu yanından bakarsan, bu kadar benzerlik bulmak ilginç. Diğer taraftan bizimle ebeveynlerimizin çocuklukları arasında, bugün çocuklarımız ile aramızdaki gibi bir uçurum yoktu. Zaman bizim çocukluğumuzda hala bir nebze yavaş akıyordu. Annelerimizinki gibi... Belki de bilemiyorum, bizlerin ebeveynleri ile arasındaki yaş farkı, bz yeni nesil anne-babalar kadar çok değildi. Bırak Arca'yı, benden on yaş genç arkadaşlarımla geçmişimize dair çok az ortak payda var.

2 Kasım 2019 Cumartesi

An itibariyle...

Arca, haftalık playstation dozunu alıyor, muhterem beyin haşlıyor, geçen master şefte gördüydü. Benim göresim yok kaçtım. Birazdan beyinle işim bitti, der çağırır, hünkar beğendi yapacağız kendisiyle..

Arca'nın önce feci batırıp iki gol yememize sebep olduğu, ardından son golü attırmayarak kendini affettirdiği maçla başlayan sıradan bir cumartesinin akşamındayız. Maçtan sonra eve gelindi, yemek yendi. İzmir'deyken her hafta 1-2 dışarıdan yemek söylerken Belçika'da bırak sipariş vermeyi, dışarıya yemeğe bile gitmiyoruz. Düşün yani, önce öğle yemeğine eve geldik, sonra markete çıktık. Küçümsemeyelim, sıradan bir cumartesi demiştim. 

Bu ara feci sebze pişiresim var, ama tabii ki yeni teknik ve yöntemlerle... Çünkü kimse kusura bakmasın, bu yaşa kadar geleneksel yöntemlerle pişirilen bir sebzeyi sevdiysem dibine kadar yerim ama sevmediysem de, başka türlü yemenin yolunu bulmalıyım. Mesela semiz otu yemeğini sevmem, salatasını yiyorum. Bezelyede, taze fasulye ve barbunyada gelenekselciyim lakin karnabahar ile lahana için yeni şeyler düşünmek lazım. Bana göre hava hoş, ben karnabaharı kıymalı yemeğini yerim affetmem ama evde kimse yemeyince koca tencereyi bitiremiyorum. Lahana da saramayacağıma göre kapuskasını ben dahil kimsenin nefret etmeyeceği şekilde pişirebilmeliyim. 

Öyle böyle derken bir de baktım, hepsinden almışım. Yarın sebze pişirme günü, şimdiden belli oldu. Yenilikler kabul görürse paylaşırım, olmazsa denedik der geçeriz. 

Bu hafta, Azizlerin günümüymüş ne, cuma tatildi, uzun bir haftasonu oldu. Uzun haftasonlarının en iyi tarafı, tatilin ikinci gününde olup da hala bir gün daha tatil olacağını bilmek...

Şimdi geldi , çağırdı. Ben hünkar beğendiye kaçar.


1 Kasım 2019 Cuma

Bir "Yeliz san" kolay yetişmiyor

Bu hafta çok yoğun geçti, çünkü ofiste bizim departmandan tek kişiydim. Okulların tatil olması veli çalışanlarına uzun haftasonunu haftaya tamamlattı, ofis neredeyse boşaldı. Bir ben, bir çocuksuzlar, bir de Japonlar tabii ki... Hani zaten eve gidiyorlar mı merak ediyorum. Sabah erken geliyorum, oradalar, akşam geç çıkıyorum yine oradalar. Bir keresinde arabayı alacaktık, hafta sonu uğradım, yine oradalar. Şikayet de etmiyorlar.

Bu bakımdan en boktan millet biziz ofiste. Hem şikayet ediyoruz hem de çalışyoruz. Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça! Ya çalış, işini sevdiğin için çalış, gerekirse Japonlar gibi 24 saat çalış ama şikayet etme, ya da diğerleri (ofisteki diğer 27 milletten çalışan gibi) uzun çalışmaktan şikayet edeceksen, mesai saatleri içinde çalış, sesini çıkarma. Bizim Türkler, ben de dahil, hem çalışıyoruz eşek gibi, hem şikayet ediyoruz. Bizi diğer tüm milletlerden ayıran bu işte, şikayet. (tespitim geldiyse demek)

27 Ekim 2019 Pazar

Sosyal kelebek mi ? Kozasında bir tırtıl mı?

İlker ve Arca için maç, Yeliz için keyif vakti.

Biramı açtım, (bu aralar akşam üzeri hafif içimlerden favorim Brugse Zot, adamlar bira yapıyor abicim ve kendileriyle gurur duymakta o kadar haklılar ki!) tam "içerik üreteceğim" (he ya şimdi moda bu, dötümden salladığımı yazıyorum ama sen yine çaktırma, bloga yazı girdim mi girdim, o kadar) bilgisayar güncellemeye girdi. Te allahım! Boş mu durayım (boş duranı allah sevmez) açtım Harita Metod Defteri'ni birkaç sayfa daha okudum.

22 Ekim 2019 Salı

Görüşmeyeli...

Ben bir yazıya böyle başladıysam bil ki, uzun zamandır bloga yazı yazmamışım. Oldu evet, üç hafta kadar oldu. Çakmak kullanmadan uç uca yaktığın sigaralar gibi tüketiyorum günlerimi. Ne zaman başlıyor ve ne zaman nasıl bitiyor, hiç bilmiyorum, dolu dizgin. Şikayetçi değilim. Hatta dengeyi kurmayı başarabildiğim zamanlar yoğunluktan keyif bile alıyorum (tecavüz kaçınılmazsa...).

3 Ekim 2019 Perşembe

Stres

Geçen sezon aldığım eğitime gelen hocanın muştuladığı stresle başa çıkma workshop'unun duyurusunu aldığım an atladım: "Bizim ofiste de yapacak mısınız?" (Zira eğitimler bizim ofsten ziyade fabrikanın olduğu akademide yapılıyor. Oralara bir eğitim için gitmek istemediğimden her seferinde şansımı deniyorum.)

Bizim şirketin akademisi sağ olsun, beni hiç kırmaz, "tabii" dedi, sen istersin de biz hiç yapmaz mıyız? Lakin o gün bugün ses yok. Stres oldum. Başladım bunların kafasını yemeye "hani yapacaktınız n'oldu? Strese sokmayın adamı!"

Bizim şirketin akademisi sağ olsun, eğitime aç şahsıma hiç dayanamaz, "kimseler başvurmadı, vazgeçecektik ama acaba sen de mi dürtsen arkadaşları? Biz de hatırlatma yapacağız" dedi, bana bir ürperme geldi. Stres is loading :P

24 Eylül 2019 Salı

Yeni sezonda şahsım

Yeni yayın sezonunda şahsımdaki en büyük değişiklik dil oldu.

Fransızcayı park ettim. Bakınız park ettim diyorum, asla bırakmadım, bırakmam. Ayol dil, şiir! Nasıl bırakırsın?

Flamancaya başladım.

23 Eylül 2019 Pazartesi

Çorbacıgillerde yeni yayın dönemi başladı

İzmir'i okul çocuklarına, Çeşme'yi ve Özdere'yi, denizin en güzel zamanının, Eylül'ün tadını çıkarmak üzere, okul çocuklarının bir an evvel şehre dönmesini bekleyen emeklilere bırakıp Brüksel'e döndüğümüzün üzerinden neredeyse üç hafta geçti.

Günün çorbası blog'da da yeni yayın dönemi başlamış oldu.

Belçika'da ilkokul 6 yıl yani, Arca İzmir'deki eski sınıf arkadaşları gibi ortaokula değil 5. sınıfa geçti. Yeni bir öğretmenleri var, sanırım benim yaşımda ama Arca kadına yaşlı diyor, pis cüce!

22 Eylül 2019 Pazar

Kitap yorumu: 4321

Hayatı çok sevdiğim anlarda içime inceden bir sızı oturuyor.
Çok sevdiğim bir şey yer içerken (mesela bira:))
çok sevdiğim bir koku burnuma geldiğinde (kitap, ilker, arca, biçilmiş ot, yağmurdan sonra toprak, deniz, fırından çıkmış ekmek, temiz çarşaf, taze kahve...)
Çok sevdiğim bir şey yaparken (yazmak, yüzmek, okumak, bisiklete binmek...)

Hayat hem mücadele içinde olduğun hem de aşık olduğun hayat...
Hem güzel hem zor.
Belki de sızılar bu yüzden.
Baktığın yerden hayat, nasıl olursa olsun, kısa. Hep kısa ve aslında hepimiz “ölecek yaştayız”.

18 Eylül 2019 Çarşamba

Dumur diyalog #172

Y: Arca kilo vermek için şekerli yiyecekleri kesmen lazım, dondurma dahil.
A: asla olmaz! Dondurma benim kırmızı çizgim. 
——-

5 Eylül 2019 Perşembe

Tatildi, bitti.

Muhteremle sözümüz var, yetmiş yaşımızı geçip hala sağlığımızı muhafaza edebiliyor olur isek, sigaraya tekrar başlayacağız. Senelerce keyifle tüttürdüğümüz, bırakmakla gurur duyduğumuz sigaraya.

Babamın bir lafı vardır, elbet buraya bir yerlere yazmışımdır; "bir kafaya bir duman şart".

22 Ağustos 2019 Perşembe

inziva vakitleri

İnsanın bilmediği ne zaman ve ne sebeple öleceği. Her gün yeniden güneş doğuyor ve biz yeni bir yaşama uyanıyoruz. Her gün yeniden yaşıyoruz ama bir defa öleceğiz. 

Yapılacak çok işin varsa ölüm pek az düşünülüyor.  Çok meşgulsen, hayatın içinde debelenmekten başka bir şey bilmiyor ve sürekli bundan şikayetçi ysen, aklına bile gelmiyor. 

Ve sonra sinyal veriyor bir şeyler. Mesela yıllardır yaptırdığın rutin kontrollerinden birinde verilerde anormalite görülüyor. Yaşlılık, alkolü fazla kaçırma veya çok çalışma gibi bahanelerin ardına sakladığın yorgunluk kronikleşiyor sanıyorsun. Halbuki bir şeylerin iyi gitmediğinin göstergesi olabileceğine ihtimal vermek istemiyorsun. Dahası görmezden geliyorsun. Sonunda sinyal somut verilerle önüne konuyor. Hadi bakalım dötün yiyorsa, umursama! 

4 Ağustos 2019 Pazar

#bahçevanyeliz :)

Bilmem hatırlayanlarınız olur mu ama bizim sitenin kollektif sebze tarhı projesine nasıl gönülllü olduğumu bir ara anlatmıştım.

O gün sulama sorununu çözemediler. Çocukları yaşındaki, kendini tanıtmaktan gayrı Fransızcası olmayan bir kadının neden aralarında olduğunu çözemedikleri gibi...

Sulama Belçika'nın yağışlı iklimine teslim edildi ve çocukları yaşındaki kadına aralarından biri sordu: "bitki yetiştirmeyi seviyor musun, bahçen filan var mıydı memlekette?"

"Bizim İzmir'deki balkonda plastik çiçek yetiştirmeyi beceremedik, evdeki saksıların bitkileri de bizi terk edeli nerden baksan beş sene oluyor", demedim tabii ki! "Ne diyorsun? Bahçecilik benim genlerimde var, toprağa ellerimi sokmak için sabırsızlanıyorum", dedim. (ingilizce tabii lan, heyecanlanma. o kadar Fransızca konuşsam hiçbirinizi tanımam!)

28 Temmuz 2019 Pazar

Kulaklıklarımın şarjı dolarken...

Durmaksızın yağan yağmuru dinlerken hava sıcaklığının bir günde yirmi derece birden düşmesine şaşırsam mı, şükretsem mi bilemedim. Belçika'da geçen iki yılın ve üçüncü yazın ardından, sanırım artık şaşırmamalıyım. Yine de hayat, bizi şaşırttığı ölçüde keyifli değil mi?

25 Temmuz 2019 Perşembe

iki yıl olmuş bile

Sıcaklar iki gündür Brüksel'de hayatı felç etti. Yok ya abartıyorum, sadece bugün 40 C olunca kimse sokağa çıkmamış, akşam eve dönerken fark ettim.

An itibariyle hava Belçika normallerine dönmüş bulunmakta: 35 C ama feci yağmur yağıyor. Yine bostanı, çiçekleri sulamaktan kurtuldum. Ay çok affedersin burada kimse bahçem var demesin, iki gün yağmasa üçüncü gün yağıyor. Kıyamam zavallı babam gözü gibi baktığı bahçesini sabah akşam sulamak zorunda kalıyor.

Var ya, şu anda keyfimin zirvesindeyim diyebilirim. Yağmurun yağdığı her geçen saniye biraz daha serinliyor hava, yağmurun sesi, fondaki müziğime karışıyor ve ben ayağımı uzatmış yazıyorum. Bir de cüceyle konuşmuşum. Keyfim yerinde :)

Keyifler! Teker teker gelin!

23 Temmuz 2019 Salı

Mevsimlerin kokusu

Güneşten iyice pişmiş yabani çalıların ve mor çiçeklerin kokusu ve evet biraz da lavanta... Biri bana yaz mevsiminin kokusunu tarif et dese, şu anda bulunduğum coğrafyaya ait bu kokudan başkası aklıma gelmez. 

Lüzumsuz bilgiler vol.3

Nihayet yağmursuz günler geliyor. Kutlamalara terasta yayılarak başladım. Bir yanımda bira, elimde kitap, yanı başımda telefon, kulağımda müzik.

Saat dokuzu geçmiş ve güneş henüz batmamış... Belçika yazını seviyorum. Serinliğini, geç batan güneşini, sakinliğini ve nadir maruz kalınan güzel havaya minnetini cömertçe gösteren insanını...

Başımı bulutların iyice dağıldığı mavi gökyüzüne kaldırıp düşündüm ve bir yargıya vardım: "garip bir insanım". Tuhaf özelliklerim var. Bence bunu beni blogdan tanıyan kimselerin bilmesinde fayda var. Lüzumsuz özelliklerimi okusunlar ve karar versinler, "takip etmeye değer mi?"

Herkes hazırsa başlıyorum:

21 Temmuz 2019 Pazar

Bilmek yetmiyor bazen

Benim ruh ve beden sağlığımın hayrı için ailemin olması büyük nimet. Yalnızken kendimde psikopat semptomlar görüyorum. Ne gibi mi?

Mesela asosyalim. Bütün hafta sonunu evde geçirdim ve bundan hiç rahatsız olmadım. Tehlike! 

Yine bütün hafta sonu, domestiğe (ütü, yemek, temizlik) bağlamadığım zamanlarda çalıştım, hatta çalışmak için yemek davetlerini bile reddettim. Geçenlerde evde çalışırken de akşam yemeği yemeyi unutmuştum. Ben yalnız yaşasam var ya, asosyal, işkolik ve mutsuz kadının teki olurum yeminle!

20 Temmuz 2019 Cumartesi

Cumartesi güzel bir gün olma yolunda ilerliyordu

Dün akşam ofiste son birkaç işimi toparlamaya çalışırken, Melike zoruyla dışarı çıkarılmıştım. Uzunca yürütülmüş, ne zamandır aklımda olan ama bir türlü katılmadığım "Turkish Expats in Belgium" facebook grubunun toplantısına katılmıştım. Laf aramızda, bu grup, hala facebook kullanıcısı olmamın yegane sebebi olabilir. Her ay 3. cuma bir araya geliyorlar. Bir yaz ayı için oldukça kalabalıktı, çok da keyifliydi. Belçika'ya gelmeden önce blogu takip eden, yazıştığımız Derya ile tanışmak da gecenin sürprizi oldu. Kendim gibi insanlarla sohbet etmek çok iyi geldi.

Sabah güzel uyandım. Çünkü muhteremin telefonuyla uyandırıldım, ve çünkü güzel bir rüya görmekteydim. Tüm aile yemek masasında sohbet ediyorduk ve rahmetli anneannem de bizimleydi. Ki bu iyidir, anneannemi görmek demek güzel haberler demektir. Ve aldım. Benim rüyalarım araştırma konusu olabilir. İlker rüya görmez, görse de hatırlamaz, benimkiler HD kalitesinde mübarek.

16 Temmuz 2019 Salı

Küçük mutlu anlar biriktirmek

Karabiber ağaçlarını bilir misiniz? Gerçek karabiber ağacı değil aslında, yalancı ama avucunuza yapraklarını alıp ovuşturduğunuzda karabiber kokusu elinize siner. Bunu babamdan öğrendim.Yazlıktaki bahçeyi gezerken karabiber ağaçlarını yapraklarından bir tutam koparıp avucunda ovuşturup koklattığında.

Ve karabiberin kendisi, ağacın yapraklarından ya da tanelerinden elde edilmez. Yine de koku yapraklarından bile hissedilir. En çok top top pembe meyveye durduğu zamanı severim, kızarıp üzerinden kabuğu atmaya yakın zamanı.

7 Temmuz 2019 Pazar

İşini sevmek üzerine...

Bugün Melike'yle The Hague diye bir şehre gittik. Hollanda'nın aristokrat bir şehri miymiş ne? Bana hepsi benzer geliyor ama tatlı bir yerdi. Dötümüz donmasa deniz kıyısına da gidecektik de, yemedi, merkezde kaldık.

Aristokrasi derken abartmıyorum ha, bir bit pazarı var, biz, müşterilerin ve satıcıların arasında dilenci kılıklı kaldık.

Biraz etrafı gezdik, dükkanlar çıktı, girdik çıktık. Artık dönmeye yakın karşımıza peynirci çıktı. Hollanda'ya gelmişsin, peynir almadan dönülür mü?

6 Temmuz 2019 Cumartesi

Canım kendim

"Evde tek başına" filminin tekrar çevrimine hoş geldiniz :)

Evet dostlar, bugün itibariyle bir ay süresince, kendimle baş başayım. Canım kendim.

Özlüyorum kendimi, kendimle vakit geçirmeyi ve hep dediğim gibi, yalnız değilim ki, bence ben çok iyi bir arkadaşım.

İlker'in uçaktayken izlediği bölümleri izleyip yetişeyim, sonra birlikte devam edelim diye dün akşam Dark'ı açtım. Bir defa daha anladım ki, ben dizi izlemeyi İlker'le seviyorum, birlikte karakterlere saydırmak filan eğlenceli. Nitekim yalnızken hiç keyif almadığım için uyuyakaldım ve tabii ki sabahın altısında kalktım.

27 Haziran 2019 Perşembe

Dumur diyalog #171

Öğretmen sınıfta hamile olduğunu açıklamış.
Arca şok! Zira konseptin dışında bir olay. İtiraz etmiş.
A: hamile olmanız mümkün değil. Emin misiniz?
Ö: elbette. Ama neden olamazmışım?
A: çünkü evli değilsiniz. Evlenmeden olmaz.
Ö: aslında haklısın. Ben şimdi sana erkek arkadaşımın telefonunu vereyim, sen bir ara söyle ona, olur mu?
A: !?!?!
—-
İşe elbise giydiğim bir gün “ohooo olmaz ki sen de işe kraliçe gibi gidiyorsun!”

——
Y: Yiğit abinin kaburgası kırılmış, geldiklerinde dikkat et sarılırken sakin davran tamam mı?
A: aaa pirzolası mı kırılmış?

——-
Kodlama kursundan kaytarmak istediği bir gün  kendimce hayat dersi vermeye giriştim ama ifade etmek istediklerimin türkçe karşılığını o anda bulamadım: “yani işte Arca bütün olay şu: don’t give in don’t give up türkçesini bulamadım şimdi...”
“Ha yani teslim olma, pes etme demek istiyorsun” 
?!??!


17 Haziran 2019 Pazartesi

Kitap yorumu: Sekizinci Hayat

Sekizinci Hayat, tam da okuyamıyorum dediğim zamanlarda, "sırtı kalın, çok hayatlı, çok katmanlı bir roman okumalıyım ancak okumaya böyle bağlanırım" dediğimde çıktı karşıma.

Nereden buldun dersen, tavsiyelerinde hiç ıskalamayan Leylak Dalı'ndan.

16 Haziran 2019 Pazar

Haberler ve hava durumu

Burada hava yalan dolan! En üst düzey teknoloji ürünü uygulamalar bile çaresiz, yetersiz! Bugün güya güneş yüzünü gösterecek, akabinde günlerce bizden ayrılmayacaktı. Tabii bulutların arasından görürsem söylerim. Nitekim tam terasa çıkıp pazar akşamı keyfi yapacağım, yağmur patlattı. Allahtan Arca ile bahçede frizbi oynamamıza müsaade etti. Günün markete yürümek dışındaki tek aktivitesi. O da yalvar yakar. Bu cücenin tembel hayvanlığı ne olacak a dostlar? Aklı fikri yaymakta. Dün yine zorla havuza götürebildim. On yaşında bir çocuk için bu nasıl bir durağanlık? Şimdi playstation’ı kim oynayacak kavgası yapıyorlar, babası ne ki oğlu ne olsun? Çok yalnızım çok! 

22 Mayıs 2019 Çarşamba

Belçika usülü çelişkiler silsilesi

Eski köye yeni adet geldi: Single permit.

Aslında adet, EU'da eskiymiş de Belçika her zamanki ağırkanlılığı ile sekiz senede kanunu yürürlüğe ancak koyabilmiş. Geç olsun güç olmasın, diyeceğim de, diyemiyorum zira ucu fena halde bana dokunuyor.

Şöyle anlatayım. Evvelden her yıl işveren çalışma iznini yenilerdi, sen de o izin ile belediyene gider, kimlik kartının yani oturma izninin yenilemesini yaptırırdın. Oturma izni demek, Avrupa ve Türkiye'ye vizesiz girip çıkmak demek, kanunen Avrupa'da ikamet edebilmek demek. Şimdi bu prosedürü biraz değiştirmişler, çalışma iznini oturma izni ile birleştirmişler. Sen sadece çalışma iznine başvuruyorsun, çalışma ve içişleri bakanlıkları seni araştırıp tek bir izin (Annex 46) çıkarıyorlar, sen de o izinle belediyeye gidiyor, kartını yeniliyorsun. Teoride şahane bir değişim, lakin bu geçiş döneminde hemen hiçbir devlet birimi olaya hakim olmadığı için uygulamalarda aksaklıklar oluyor.

19 Mayıs 2019 Pazar

Bu ara...

Bu ara az okuduğumu fark ediyorum ve hiç hoşlanmıyorum bu durumdan. 

Geçen gece gözlerim kapanırken, itiraf ettim, "ARTIK KİTAP OKUYAMIYORUM!" diye acılar içinde haykırdım! İçimden bir şeyler koptu gitti.

Çok üzgünüm çok. Ne oldu nasıl oldu bilmiyorum, o iki arada bir derede kitap okuyan, çantasından da dilinden de okuduğu kitaplar düşmeyen kadın gitti, yerine kitap kuleleri üzerine yıkılan bir kadın geldi. Kim bu kadın? Ben tanımıyorum!

13 Mayıs 2019 Pazartesi

Kalbim sızlıyor

Bazı bazı kalbim sızlıyor. Bir kötü habere, bir acı hikayeye... Kendimizi hayatın korkunç girdabına o kadar kaptırıyoruz ki, hayatın kendisini ıskalıyoruz gibi geliyor. Vaktimizi doldurmak için oyalanıyor muyuz yoksa?

Çok eskiden, Alsancak'ta, şimdi Lacoste mağazasının olduğu yerde Asburger diye bir hamburgerci vardı. Daha McDonalds İzmir'e gelmemiş, öyle eski zamanlar. Asburger'in önünde bir kafeste sincap yaşardı ve sürekli bir çarkı döndürürdü. Koşar koşar bir yere varamazdı. O sincap gibi hissediyorum bazen. Deli gibi koşuyorum, ben bir yere varamazken, benim koşmam sadece çarkı döndürmeye yarıyor.

Kalbim biraz sızlıyor.

Sabaha karşı İzmir'den gelip, yoğun bir cumartesi geçiren ve pazarın tamamını yaymaya ayıran İlker, doğum gününün son saatlerini uyuyarak geçirmeye karar verdi. Arca uykuya direndi ama sonunda pes etti. Ara sıra kafamı kitaptan kaldırıp uyuyan cüceye sarılmak ve koklamak suretiyle onu rahatsız ediyorum. Kalbim niye sızlıyor bilmiyorum. Belki de Sekizinci Hayat'ta okuduğum tüm o acı yüklü hayatların hikayeleri bana ağır geldi, bilmiyorum.

Belki de bir papatya çayı içip sakinleşmem, sakinleşip uykuya hazırlanmam gerekiyordur. Belki de... bilmiyorum. O son kahveyi içmeyecektim.

8 Mayıs 2019 Çarşamba

Yorgunum dostlarım yorgunum...

Çok kompleks proje için çok sayıda departmanı / kişiyi bir araya getirip, projede ciddi bir yol almamızı sağladığım için mutluyum lakin, Ostend'deki bu iki günlük yoğun toplantı programının ardından kendimi tükenmiş hissediyorum. Brüksel'e beraber dönmeyi planladığım arkadaşım son dakika başka bir toplantıya kalmak zorunda kalınca, apar topar trene bindim. Şans ve teknoloji benden yanaydı. Taksideyken tren biletini online aldım, sadece trene koşmak kaldı. 

5 Mayıs 2019 Pazar

Tembel pazar, merhaba Hıdrellez

Plansız daha doğrusu planların tamamen bozulduğu bir pazar, hem de hava da en az senin kadar kararsız ise, ne yaparsın? Tabii ki tembellik!

Belçika'da yaşayıp da spontan hafta sonu geçirmek birbirine zıt iki şey. Hiçbir şey yapılmasa bile "hafta sonunu evde geçirme planı" yapılır. Yeşim'le "özledik, görüşelim" sohbeti sırasında önümüzdeki 3-4 hafta sonu için takvimime bakınca, hah demiştim, iyice Belçikalı olduk. Hele Melike'nin Antakya usulü kısır daveti için 20 temmuzu takvimimize kaydetmemize ne demeli? İşte böyle böyle asimile oluyoruz:)

Belçikalılar çizgi romana neden bu kadar takıntılı ?

Sıradan bir okul sonrası market alışverişi, yine bir "kaç adet Kiekeboe alacağız" pazarlığı ile şenlendi.


Kiekeboe, yüzlerce Belçikalı çizgi romandan biri.
                         Image result for kiekeboe

Arca'nın çizgi roman çılgınlığını duyan Marijke, çocukluğundan kalma bir koli Kiekeboe'yu getirmişti de, bu bıyıklı komik adam takıntısı o zaman başlamıştı.

1 Mayıs 2019 Çarşamba

41 kere maşallah

"41 kere maşallah" demek için bugünü bekliyordum, doğum günümü :)

Arca'yı playstation'a kilitledim (@korkunçanne hesabı henüz alınmadıysa kaçırmayayım:P) açtım eski doğumgünü yazılarımı okuyorum.(sağdaki eski yazılara gidiyorsunuz, Mayıs aylarının ilk yazılarına tıklıyorsunuz, işte hepsi orada. boş vaktiniz varsa, ya da benim kadar manyaksanız okuyun ama 2009'u tavsiye etmem. Iyyy Arca'nın doğduğu yıl, sadece emdi uyudu sıçtı anlatmışım, ben tahammül edemedim. Sadece en son Emekçi Memeler esprisi fena değil, gerisi tırt!) Adet edinmişim, her yıl doğumgünümde bir yazı bırakmışım bloga, canım blog. İnsan olsan, sana sıkı sıkı sarılırdım, bana . İnsan gibisin, dost gibisin...

Dost demişken ... ne güzel dostlarım oldu benim, nasıl mutluyum anlatamam.

Sabahtan beri arayanlar, mesaj atanlar... 

Tatilden ayağının tozuyla döner dönmez, arayan, "kalk parka gidelim" diyen Melike... Güzel sesiyle şarkılar söyleyip parkta buluşalım diyen Özra... Park, dedim, beni çağırıyor. Vallaha epeydir çağırıyor da benim pipililer totolarını kaldıramıyorlardı. Halbuki ağaç, yeşil orman, beni çağırıyor!

Arca top oynarken biz Melike'yle rejisör koltuklarımızda (evet onlar sadece Çeşme sahilini şenlendirmiyor, bu sefil Avrupa köyünde de nazik götlerimizi yere komaktan kurtarıyor bizi) açtık biralarımızı, muhabbet ettik. Tam da Arca'nın bize sardığı anlarda Özra'lar imdadımıza yetişti, oğlanlar topa devam, kızlar muhabbete :)

"Bu yaşta arkadaş edinmek zor", derler. Hadi ordan! İnsanın sevgi, hoşgörü dolu yüreği olduktan sonra oraya hem çocukluktan beri can dostlarını, ailesini, hem de kırkından sonra canlarını sığdırıcak kadar yer bulunur.

Bu da bana 41. doğumgünü yazısı olsun. Hadi kalın sağlıcakla...



29 Nisan 2019 Pazartesi

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret...

Az önce bir yazıyı daha kontrol panelinin taslaklar çöplüğüne gönderdim. Neden? Çünkü diğerleriyle hemen hemen aynıydı. Ben sıkıldım kendimden, okuyan ne yapsın? Yok çok yoğunmuşum, yok hiçbir şeye yetişemiyormuşum...

Bu vesile ile son yazdığım yazıları tek tek okudum ve kendimden utandım, yazmış atmışım yorumları okumuş lakin bir cevap bile vermemişim, tüh yazıklar  olsun Yeliz sana! Ufak ufak cevaplamaya başladım, yüzüm hafif kızarık :) ama ne yani? bu da bir şeydir.

Bu hafta yine eğitim vardı. Daha az yoğun olduğum, eğitimin keyifle tadını çıkardığım bir döneme denk gelmesi şeklindeki temennim, yine yerine ulaşmadı. Öncesine, sonrasına toplantı koymak suretiyle piç ettim diyebilirim. Olsun. Yine de keyifli bir modüldü, her şeyden önce Stephen Covey'in "Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı" kitabı üzerinden egzersizler yaptık. Bak okumadıysan bacım, mutlaka oku, sonra bana dua edersin. Düşün ki, koskoca self management - advanced communication eğitmeni müfredatına almış.


Dersin bir bölümünde bizi en çok rahatsız eden şeyleri tanımlamamız, sonra da onlar üzerinde etkimiz olup olamayacağını tartmamız istendi. Kimi trafik, kimi havadan şikayetçiydi.

Hani bir Hitit duası vardır, der ki:





TANRIM, beni yavaşlat.

Aklımı sakinleştirerek, kalbimi dinlendir.

Zamanın sonsuzluğunu göstererek, bu telaşlı hızımı dengele.

Günün karmaşası içinde, bana, sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver.

Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belliğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.

Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol.

Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret. 

Bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kedi okşayabilmek için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret.

Her gün bana kaplumbağa ve tavşan masalını hatırlat.

Hatırlat ki, yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı artırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim.

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.

Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması, yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır.

Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.

Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlam olarak yükseleyim.

Ve hepsinden önemlisi... 

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için sabır, ikisi arasındaki farkı bilmek için akıl ve beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak dostlar ver.

Benim şikayetlerimin büyük kısmını etkileyebileceğim, değiştirebileceğim şeyler oluşturuyordu. En önemlisi de dağınıklıktı. Ama evdeki ya da çalışma masasındaki değil, kafadaki dağınıklık. Düşüncelerin, ifadelerin dağınıklığı. Ki bu ara bende bundan çok var. Aynı anda çok şey düşünmekten mi kaynaklanıyor, sürekli bir şeylere yetişmekten mi, bilemiyorum. Bildiğim tek şey, içinde bulunduğum bu her ne  ise, beni çok  yo-ru-yor!

Belki de sık sık yukarıdaki Hitit duasından etmeliyim. Ve demeliyim ki, "allah zihin açıklığı versin."



8 Nisan 2019 Pazartesi

Türkiye ve Belçika arasındaki farklar, tespitler Vol.7 => Ecdad özel

Belçika bir krallık. Parlemento ve kral ülkeyi yönetiyor. Kral, diğer monarşilere göre daha sembolik burada. Yani yönetimde ciddi bir yetkisi yok. Ortalama bir Belçikalı için kral şöyle tanımlanıyor: "Maaşı çok yüksek,çoğu zaman bu kadar para ödediğimize kızıyorum, lakin bugünkü kralın işini iyi yaptığını düşünüyorum, zira Avrupa'daki diğer monarşi temsilcilerle (krallar filan) iyi anlaşıyor, ülkeyi iyi temsil ediyor. 18 yaşındaki kızı (çocuklar bu arada her Belçikalı gibi devlet okulunda okudu) yıllık yüksek bir meblağa hak kazandığında (götümden atmamayayım ama yıllık 1o milyon euro gibi bir şey) okulunu bitirip layıkıyla memlektini temsil edecek zaman ve birikime sahip oluncaya kadar hakkının ertelenmesine karar verdi. Dolayısıyla halktan sempati kazandı. Tek sorun iki krala maaş ödüyoruz, bu da biraz fazla!"

"Neay?!" deyivermişim! "iki kral mı? Ayol birinin kral olması için evvelkinin ölmesi gerekmiyor mu?" Hani bizimkiler baba - kardaş herkesleri boğduruyorlardı ya padişah olabilmek için, o hesap. Meğer bugünkü kralın babası biraz hovardaymış, paraları har vurup harman savuruyormuş. artık baskı mı yedi, ne olduysa bir vakit sonra oğlana bırakmak zorunda kalmış tahtı. Bu oğlan şimdi işte yukarıda bahsettiğim, hizmetinden memnunmuş halk.

Ay bana bir gülme geldi. Bizimki de güya cumhurun reisi, - demokratik geleneklere göre - bugün var, yarın yok ama kendini kanuni sülüman sanıyor, varrraklı koltuğuna kurulup damadı bakan tayin ediyor,  kızına maaş bağlansın diye, danışman ediyor kendine. Sülaleden hakkı olan Belçika prensesi üniversiteden mezun olup devlete hizmet etmeyi hak etmeyi bekleyedursun :)

Ama diyor ki Belçikalı "kral ne ki allasen? Belçika dediğin yapay bir memleket, Cermenlerle (Flamanlar) Latinlerin (Fransızlar) ortasına koyuvermişler. Fransız mıyız? Hayır. Hollandalı mıyız? Yoo... E ne yani? Gururlanacak neyimiz var? Ne diye tapalım kral dediğimiz adama, o da senin benim gibi işini yapıyor."

He yavrum bizim ecdadımız var övündüğümüz. Anaları padişahların, Avrupa'nın dört bir yanından artık ne kadar türkseler... Gururlanacak neyimiz var? Altın varraklı koltuklarımızdan gayrı. Onu da bir ısıtmışız ki, ayıramıyoruz nazik totomuzu.


6 Nisan 2019 Cumartesi

Özgürlük. Kime göre? neye göre?

Hani annenler dışarı çıkıp seni evde yalnız bırakacaklardır, hani o özgürlük hissi daha onlar sokak kapısını arkalarından kapatmadan senin bütün benliğini sarar. İçin içine sığmaz ama sevincini de çaktırmamaya çalışırsın. Ev sana kalacak, her istediğini yapabileceksindir.

Galatasaray maçı... İşte öyle bir şey.

Kapısını kapattığın çalışma odası, şimdi sana sonsuz bir özgürlük kapısı açıyor.