**** bu yazı Substack’te yayınlanmıştır ****
24 şubatı severim. Henüz güdük şubat bitmemiştir, ama marta bir hafta değil sadece birkaç gün kalmıştır. Bazı yıllar, bahar havası olur bazı yıllar dondurucu soğuk. Arca İzmir’in gelmiş geçmiş en soğuk 24 şubatlarından birinde doğmuştu, 24 Şubatı en çok oğlumdan ötürü severim.
Sonra Mart gelir, marteniçkamı bağlarım, ve beklerim.
Manolyaların açmasını… Kiraz çiçeklerine nöbeti bırakmadan evvel, Brüksel sokaklarının manolya cümbüşüne dönmesini.
Arca’yı merkezde doktora götürdüğüm gündü, dönüşte mahallelerin ara sokaklarından geçerken bir anda karşıma çıkan manolyalara sevinç çığlığını basıvermişim. Her sene bekliyorum, her sene ilk gördüğümde aynı heyecanı ve hayranlığı yaşıyorum. Ergen göz devirmesini müteakip “anne ya ne abarttın, çiçek işte zaten on güne dökülecek” minvalinde kafa sallamalar… umursamıyorum…
Her Mart olduğu gibi, bu Mart da, İlker’le “güzel ağaç da işte, dökülünce çiçeği ayrı dert, yaprağı ayrı…” istişaresi ile “en güzel manolya komşunun manolyası”na bağlanan sohbetlerimize gülüyorum. Bahçeye manolya dikmemek konusundaki kararımızı teyit ediyoruz, her sene…
Bu Mart’ın diğerlerinden farkı kamelyamızdı. İlker şubat başı İzmir’e giderken tomurcuklar iyice kırmızıya çalmıştı, ha açtı ha açacak derken, meğer muhterem kocamın dönüşünü bekliyormuş.
Belçika’ya ilk geldiğimiz yıldı sanırım, soğuk bir Mart pazarı “çevre kasabaları tanıyalım” etkinliklerinden Machalen’i gezmiştik. Evlerin bahçelerinde gördüğüm kırmızı güle benzeyen çiçeğin fotoğrafını instagrama koymuş, “adını bilen söylesin” deyivermiştim. Bir tanıyan çıkıp da kamelya dediği an, bir gün bahçem olursa kırmızısından dikeceğime karar vermiştim.
(Havanın bok gibi soğuk olduğunu kamelyanın buzlanan yapraklarından anlayabilirsiniz. Mart geldi ama hava hala buzzzz)
3N 1 ben - Mart özel bültenindeki 3N’nin ilk N’si “Ne yapıyorum?” tabii ki manolyalardan, kamelyalardan ibaret değil. Muhterem kocam eve döner de, evde hummalı çalışmalar yapılmaz mı?
Daha İzmir’den uçağı kalkmadan, bahçe kulübesi malzemesi evimizin önüne bırakılmıştı. Bir “do it yourself” insanının boş oturmayacağının hepimiz farkındayız değil mi? Kendi boş oturmadığı gibi bizi de yanında ister ve bahçe kulübesi inşaası bir hafta sonu aile etkinliğine dönüşür.
Ve nihayet içinin rafları ile garajdan taşınan ıvır zıvırın yerleştirilmesiyle tamamlanır.
Öncesi…👇🏻
Ve sonrası 👆🏻
Mart yeni bir egzersize başlama ayı olarak da kayıtlara geçebilir. İlk defa Goldie Hawn’ın instagram reelsinden önüme düştü. Zıplıyordu.
Biraz araştırınca rebounding cardionun yani trambolin üzerinde zıplayarak yapılan egzersizlerin, kırk yaş üstü kadınlar için pek faydalı olduğunu öğrendim. Eklemlere fazla yük bindirmeden lenf drenajı da sağlıyor, kemik sağlığına da iyi geliyor-muş. Bakalım, şimdilik benim ruhuma iyi geliyor, aklımda Gezi zamanı sokaklardaki sloganımız “zıpla zıpla zıplamayan tayyip”
Ne izliyorum?
Bir Türk dizisinin İlker tarafından şahsıma tavsiye edileceği hiç aklıma gelmezdi ama bir annesiyle yaşayınca ister istemez dizinin birine sarmış muhterem: Yeraltı. Ben de birkaç bölüm izledim. Uzak Şehir artık öyle bir noktaya geldi ki, ilişkimizi noktalamanın tam zamanı kanımca. Muhteremin eve intikalini müteakip televizyon kumandasına veda edince yazının “ne izliyorum” kısmı pek güdük kaldı.
Halbuki iyi filmler izlemeye motiveydim, hele de Jeanne Dielman’ın cinayetle nihayete erdirdiği üç günlük ev işlerinin üç buçuk saate sığdırılmış filmini izlerken fark etmeyip de filmden sahnelerin üç gün boyunca aklımdan çıkmaması, ve dolayısıyla sinema sanatının gücü önünde saygı duruşuna geçtiğim düşünülecek olursa…
Televizyonu ele geçireceğim İlker’in bir sonraki seyahatine kadar şimdilik sadece liste yapıyorum.
Poor Things, Hidden Figures gibi… Lütfen varsa yeni iyi filmler, bir dal yorumunuzu alırım 😉
Gelelim 3N’nin “ne okuyorum”una:
Ayfer Tunç’tan “annemin uyurgezer geceleri” Mart’ın ilk yarısında bitti.
Üç hatta dört kuşak kadının yaşamını, öyle ustalıklı bir kurgu ile anlatmış ki yazar, hayran kalmamak mümkün değil. Bazı bazı üzerinize bilgi boca edilmiş gibi hissediyorsunuz ama yorulsanız da elinizden bırakamıyorsunuz. Okurken saatlerin nasıl geçtiğini anlamadığım harika bir okuma keyfini yaşadım, hatta üstüne bir başka yazıma yorum bırakan Banu’nun tavsiyesiyle hemen Kuru Kız’a başladım. Sahi ne vakittir kitaplıkta duran bu kitaba nasıl olmuş da sıra gelmemiş, aklım almıyor. Daha ilk elime alışımda, sürüklenip gittim, böyle böyle birkaç güne kalmaz biter kanımca.
Görselin arkasından bakan İlber Ortaylı söyleşisi de İlber hocanın vefatını haber alınca sayfalarında tekrar gezindiğim bir okuma oldu.
Ayfer Tunç kitapları arasına sıkıştırdığım tek kitap İlber Ortaylı söyleşisi değildi, dediğim gibi televizyon kumandası maç severlerin eline geçince kendimi okumaya verdim, lanet olsun içimdeki entellektüel dürtüye!
Austen Kleon’dan “Show your work” kitabı da var Mart ayında ama onu da başka yazıya bırakalım.
Siz neler okuyorsunuz bu aralar?




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder