—— Bu yazı Substack’te yayınlanmıştır ——
“Yaşlandığını nasıl anlarsın?”temalı yazıları sizce artık neden yazmıyorum?
Sebebi basit, nihayet yaşlandığımı anladım 🤪
Çok sevdiğim arkadaşım Deniz, “insan değişir” der. Bütün arkadaşlarımın sözlerine kıymet veririm ama Deniz’in söylediği cümleleri dinlerken, gözlerimi kısıp iyice sindirir, bir kenara not ederim ve katiyen unutmam. Psikolog kadın, okumuş etmiş, ben daha mı iyi bileceğim, der, saygıda kusur etmem.
Evvelden şahsımla sohbetlerimde “neler oluyor kız böyle” diye kaygı krizleri geçiren kendime, şimdilerde bir matra gibi tekrar ediyorum “insan değişir”.
Kendimi değiştirmeye mi çalıştım, yoksa değişim ihtiyacı geldi ve ben akan bir su gibi yolumu mu buldum bilmiyorum.
Bildiğim tek şey,
Bir gecede olmadı, olmuyor.
Yeni sürüm Matrix’teki gibi kafaya bir ekipman takıp helikopter kullanma becerisi yüklenmesi kadar hızlı olamıyor ne yazık ki… ya da neyse ki… Yeni sürüm yüklenmesinin sürece yayılması gerekiyor belki de…
Benim öncelikle 45 yaşı geçmem gerekti. Bu kimilerinde elli olur kimilerinde kırk benim kirkbeşlik olmam lazımmış.
Kabul etmek çok zamanımı aldı. Bedenimin, cildimin, değiştiğini kabul etmek, eski ben olmadığımı kabul etmek. Yaşlandığımı kabul etmek. Evet, artık genç değilim, diyebilmek… Yaşımı hiç göstermediğimi söyleyerek iltifat ettiğini düşünen kibar insanları, bunun bir iltifat olmadığını ikna etmeye çalışmak da çok zamanımı aldı. Artık sadece gülümseyip teşekkür ediyorum, ikna etmeye çalışmayı bıraktım.
Sonra… Eski alışkanlıklarımda, ve bu alışkanlıklar tarafından yaratılan kimliğimde kalmak için inat etmeyi bıraktım. Özellikle de bana iyi gelmeyenlerde.
“Bırakmak”, “bırakabilmek” perimenopozla yüklenen bir kabiliyet bence.
Kadınlar, iyi gelmeyen evliliklerini, arkadaşlarını, işlerini kırkından sonra “bırakıyor”. Bu, bencillik ya da şımarıklık değil. Bu, tam da kendin olabilmek için yapmak gereken bir şey.
Sana kötü gelen her şeyden kendini temize çekmek.
Benim bir şeyi çözmek için hemen eyleme geçmek gibi bir huyum var. Yine eyleme geçtim ama bu defa zamana yaydım. Kendime zaman verdim, aceleye getirmedim. Sakince, dinleyerek, dinlenerek…
Bu süreçte bol bol okumam, sosyal medya algoritmalarına beynimin yıkanmasını istediğim konuları nakşetmem, her önüme gelenle konuşmam, okuyanlara bıkkınlık getirecek kadar çok “yaşlandığını nasıl anlarsın” temalı yazılar yazmam, birkaç yıl boyunca hayatı kendime olduğu kadar evdekilere de zindan etmem ve tüm bu süreçten yara almadan çıkabilen ilişkime iyice sarılmam gerekti.
Ve sonra başladı. Usulca, sanki hep oradaymışçasına öylesine başladı.
Değişim.
Alışkanlıklarım değişti. Eskiden sabah spor yapardım mesela, son bir yıldır bu bana zulüm gelmeye başlamıştı. Mini trambolinde birkaç dakika zıplamaya kadar inmişti hareket sürem. Tüm o okuduklarımdan sonra spor şeklim “evde yürüyüş”ten (Leslie ya da Grow With Jo ) güç antrenmanlarına dönüştü. Malum kas kütlemiz artırmak lazımdı. Benim yaşımda güç antrenmanlarını sabah yapmak, kortizol seviyesine etkisi sebebiyle, önerilmiyordu. Spor saatimi değiştirdim.
Eskiden kilo kontrolü yaptığım zamanlarda kalori sayardım, şimdi protein ve lif sayıyorum. Evde her gün spor salonuna giden on yedi yaşında bir velet olunca, protein ağırlıklı beslenmek zor olmuyor. Hatta süper tüyolar veriyor bana, mesela sayesinde Skyr denen yağsız yüksek proteinli yoğurdumsu bir yiyeceği hayatıma kattım. Artık kahvaltıda 30gr proteinle başlamak için chia ve keten tohumlu skyr yiyorum.
Kahvaltı demişken, yıllardır aralıklı oruç yapacağım diye kahvaltıyı atlardım. Bu yola muhterem kocamla birlikte girmiştik. O, kilo verirken ben almaya devam ettim. Aralıklı orucun da 24 saatlik ritmi olan erkeklere iyi geldiğini ama kırkını geçen kadınlarda iyi sonuç vermeyeceğini öğrenince, sabah kahvaltısı niyetine sadece kahve içmeyi bıraktım.
Magnezyum, omega 3, D vitamini ve kolajen alıyordum zaten, kreatin de almaya başladım.
Bir de tekrar meditasyona başladım. Bunda Hintli arkadaşlarla sohbet ederken, meditasyonun onlar için hayatlarının bir parçası olduğunu öğrenmemin etkisi oldu. Çocukluklarından beri, her gün… Hani meditasyon yapmamak garip gibi. Biri önümüzdeki yıl tatilini kırk günlük inziva ile geçirecekmiş. Bir tatil planı olarak bana biraz garip geldi ama o çok heyecanlıydı. Bizim Türklerin yoga kamplarına Hindistan’a gidip yoga hocası olup geldiklerini anlattım, şaşırmadılar, Hindistan’da Hintliden çok batılı yoga hocası varmış ve evet epey alay konusuymuş.
Kendimi manyak gibi takip etmeyi bıraktım. Kolumdaki saatten sürekli aktivite halkası kapatmaya çalışmayı, uyku verilerimi incelemeyi bıraktım. Ya nasıl bir baskı oluşturuyormuşum ki üzerimde, bırakınca bir rahatladım ki bebekler gibi uyuyorum.
Takip sistemi yerine hissiyat günlüğü tutuyorum. Aklıma geldikçe o anda ne hissettiysem birkaç cümle yazıyorum. Yani kendimi sabah sayfalarıyla sınırlamıyorum. Galiba şimdi bu yazı da, biraz hissiyat günlüğü gibi oldu. Hani geçenlerde demiştim ya,
“Bu aralar, bana artık iyi hissettirmeyen rutinlerimin yerine yenilerini inşa ve inşa ederken de gözlem aşamasındayım. Rutin dediğin de, akışta olmayı dolayısıyla çaba içinde olmamayı gerektirmez mi? Yormaya başladığında, bir bakmak lazım. Değiştirmek, değişmek, dönüşmek, dönüştürmek lazım.”
İşte tam da oralardayım…

